VEDAT UÇUK

0
207

 

VEDAT UÇUK

289 GORİL (MONKEY) VEDAT

1946-1956

        Trakya’da Pehlivan Köy’de doğmuşum. Üsküdarlıyım. Annem ebe hemşireydi, babam alaylı subaydı. Ben 2.5 yaşımdayken İstanbul’a gelmişler. Ablam benden 13 yaş, abim 10 yaş büyük. Onlar Edirne Lisesi’nde okumuşlar. 1943’te babamı kaybettim. 46’da Darüşşafaka’nın imtihanına girdim ve kazandım. Darüşşafaka’da 4. sınıftan başladım.

Okula yeni başlamıştım, sınıf hocamız Halil Bey güneş doğar, batar falan anlattıktan sonra bir sual sordu: “Güneş ne taraftan doğar?” Herkes bir tarafı söyledi. Ben de parmak kaldırdım “Şu taraftan doğar hocam” dedim. “Neden o taraftan?” “Çünkü bizim köyde o taraftan doğar da ondan” dedim.

İşte Darüşşafaka’ya geldiğimizde böyleydik. Yıllar geçti. Benim bilgi sahibi olduğum her şeyi Darüşşafaka kazandırdı.

      

Zeytin nasıl yenir?

Rıfkı Bey’den çok şey öğrendik. Mesela zeytinin nasıl yeneceğini… Rıfkı Bey hiç üşenmeden sofralara teker teker gelir bütün acemi talebelere gösterirdi. Zeytini çatalla alır “Çocuklar zeytin böyle yenir” diyerek ağzında çekirdeğini ayırdıktan sonra çatalı yavaşça dudağının altına tutar, çekirdeği çatalın üstüne çıkarır ve çatalla tabağın kenarına bırakırdı. Bunu bize Rıfkı Bey öğretti.

            Bizim dönemimizde bir okul aile birliği toplantısında müdür muavinlerinden birisi cimnastik derslerinin kaldırılmasını düşündüklerini söylemişti. Ablam Ziraat Fakültesi’nde okuyordu o zaman. “Neden” diye sordu. Müdür muavini, “Çocuklar cimnastikte çok enerji sarf ediyor. Biz çocuklara o kadar enerji muhtevili yiyecekler veremiyoruz. Bu yüzden çocuklar zayıflayıp kötü hastalıklara düçar olabilirler” deyince ablam itiraz etmişti. “Böyle saçma şey olur mu hiç? Siz doğaya karşı mı geleceksiniz? Onlar enerji topu, tabii ki hareket edecekler, böyle şey olmaz. Gelişmeleri için cimnastik dersi gereklidir. Nasıl kaldırabilirsiniz?” demiş ve münakaşa etmişlerdi.

 

İlkokul bölümünde çok değerli bir başöğretmenimiz vardı: Necmi Özbingöl. İlk bölümde iki tane sınıf vardı ama bir başöğretmen gerekliydi. Necmi Bey’in hususiyetlerinden bir tanesi, kendisi müthiş bir matematik zihnine sahipti. Öyle ki üniversitede matematik fakültesi bölümündeki öğrencilere para karşılığı problem çözerdi. Yani bu kadar üstattı. Başka bir özelliği de şair ruhlu biri olmasıydı. Karısı ile ablam arkadaştı. Dolayısıyla ailecek de yakınlığımız vardı. Kendisi müthiş alkolikti, bunu okulda belli etmemeye çalışsa da ne mümkün! Mızrak çuvala sığar mı? Yine de arada bir belli olurdu. Artık onun alkole düşkünlüğü müptela dercesine geldiği için Necmi Hoca okulda nöbetçi olduğu zamanlarda Rıfkı Bey pardösüsünün altında ona şarap getirip sunarmış. Bunu söyleyen direkt olarak başöğretmenimizdir. Rıfkı Bey Nakşibendiydi. Kendisi son derece dinine bağlı bir insandı ama bu davranışı ne kadar aydın bir dindar olduğunun ispatıdır. Tabii ki Necmi Bey’in alkolden vazgeçmesi için elinden geleni mutlak yapmıştır ama vazgeçemeyeceğini anladığı için de ona alkolü bir nevi ilaç olarak getirmiştir. Rıfkı Bey harika bir insandı. Nur içinde yatsın.

 

*****

 

 

Necmi Hoca ile Orhan Veli

 

Necmi Bey’in karısı Edebiyat Fakültesi’nde öğrenciyken kendisi de Orhan Veli ile iyi arkadaştılar. Darüşşafaka’ya ilk girdiğim senenin 22 Martında benim doğum günüm vardı. On yaşındayım. O gece bir süpriz oldu: Necmi Hoca ailesi ve yanlarında ince, uzun boylu, pardösülü bir bey ile beraber bize geldiler. Necmi Bey anneme, “Anneciğim, arkadaşımı da getirdim bizimle beraber. Bize gelmişlerdi, tanıştırayım; Orhan Veli Kanık. Şair” dedi. Annem, “Memnun oldum evladım” diyerek içeri buyur etti. Tabii ablam da bu arada sevincinden havalara uçuyor. Orhan Veli’den benim pek haberim yok. Gerçi adını duyuyordum ama on yaşındaki çocuk ne kadar idrak ederse o kadar işte. Gerçi sağımız solumuz edebiyat fakültelilerle doluydu; ablamın arkadaşları gelir-giderlerdi. Kulak dolgunluğu vardı. Hatta ben de ilk şiirimi o yaşlarda yazmıştım.

 

Akşam yedik içtik. Fakat malum ya, nöbet tutuyor onları; “Biz biraz müsaade istirham etsek, biraz dolaşmaya çıksak müsaade eder misiniz valide hanım” deyince annem de “Aaa.. Tabii evladım” dedi ve Necmi Hoca, Orhan Veli ve abim çıktılar. Abim o zamanlarda tam yirmi yaşındaydı ve onlara çömez olarak katılmıştı. O gece olanları abimden dinledim.

 

Dışarı çıkınca bunlar meyhane aramışlar. Laleli’nin yukarılarında bir yer bulmuşlar ve orada Orhan Veli ile Necmi Hoca epeyce içtikten sonra bize gelmek için gerisin geriye dönüyorlar. Bizim ev de ana caddeden aşağı inen yokuşların bir tanesinin üzerindeydi. Yokuşun köşesinde fırın vardı ve o zamanlar ekmekler ekmek arabası dediğimiz el arabalarıyla getirilirdi. Üç tekerlekli arabalar… Bizimkiler gelirken yokuşun başında boş bir ekmek arabasını görüverince Necmi Hoca mı, Orhan Veli mi ne “Aman atla şu arabaya seni taşıyacağım! Diğeri “Olur mu abi, ben seni taşıyacağım!” Ve sen taşıyacaksın, ben  taşıyacağım derken abim “İçinizde en genciniz benim, ikiniz de atlayın arabaya” demiş. Binmişler arabaya… Sene 46… Gecenin o sessizliğinde parke taşlar üzerinde demir tekerlekli bir araba yokuş aşağı gidiyor.. İçinde iki tane sarhoş… Paldıırr küldüürr, tangıırr tunguurr… Ortalık ayağa kalkmış. Bunlar o hızla yokuştan aşağı inmişler, o sırada bir gece bekçisi peşlerinde düüütttt… Koşuyor arkalarından, bir yandan da “Bu ne kepazelik, utanmıyor musunuz? Yaşlı başlı adamlarsınız böyle şey olur mu” diye bağırıyor. Özür dilemişler. Bekçi tutturmuş, “Bu arabayı aldığınız yere bırakacaksınız” diye. Annem de çıkmış gürültüye. Bekçiye hemencecik acele tarafından köyde yapılmış tarhanadan bir torbaya koyup vermiş, “Evladım şöyle sıcak sıcak bir çorba içersiniz” demiş. Dolayısıyla bekçinin adı o olaydan sonra ‘tarhana’ kalmıştı.

 

Orhan Veli bana o yoklukta Tobler çikolata getirmişti, böyle üçgen şeklinde bir çikolata…

 

*****

 

“Alo… Mustafa..”

 

Darüşşafaka ile ilgili bazı acı anılarım da var. 157 Mustafa Karellays isminde bir sınıf arkadaşım vardı. Herkül gibi kuvvetli bir çocuktu. Derslerde o kadar başarılı olmasa da İngilizcede sınıfın birincisiydi, hep on numara alırdı. Fakat bu arkadaşımın bir hastalığı vardı: Sara. Kemal Zeybekoğlu isminde bir tıp talebesi gelir bizim yatakhanede kalırdı. Bir gün Mustafa sınıfta değilken Kemal Abi’yle konuştum, Mustafa’nın hastalığının nasıl iyi olacağını veya bu hastalığın bir çözümünün olup olmadığını sordum. “İlerde belki iyi olabilir evladım ama evlendiği zaman nispeten bu gibi şeyler azalır, sara nöbeti tutmaz” dedi. Aradan zaman geçti; Mustafa, Üsküdar’da bir hanımla akadaşlığa başlamış. Lise son sınıftayız. Mustafa’nın sırdaşıyım. Çarşamba günleri yarım gün çarşı izinlerimiz vardı. Bir Çarşamba Mustafa izine çıkacak “Aman, sakın geç kalma yoklamada burada bulun” dedim. Fakat gel gelelim yoklamada bulunamadı. İçim içimi yiyor, eyvah ne yapabiliriz diye. Yoklamaya Müdür Muavini Hakkı Bicioğlu geldi. Sıra 157’ye gelince: Mustafa!… Mustafa!… İsmini iki kere söyledi. Ben de “Efendim izinden geldi, yukarıda üstünü değiştiriyor” dedim. Fakat yanımda da benim numaram 289, 288 numaralı bir arkadaşım var: İsmail Sayıner. Dünyada belki en son yanımda olmasını arzu edeceğim bir kişilikti. Onunla akla kara gibiydik. Hemen fırladı ayağa, “Efendim orada yok, en son ben çıktım oradan, Mustafa orada değil” dedi. Hakkı Bey bana şöyle bir baktı sonra yoklamaya devam etti.

 

Aradan biraz zaman geçti, beni idareye çağırdılar. Telefon varmış… “Alllah Allah.. Hayırdır inşallah” diyerek gittim telefona. “Alo…  Mustafa…” Odada kimsecikler de yok, çekilmişler. Mahsustan, sanırım ben rahat konuşayım diye. Halbuki telefon paralel, öbür tarafta başmuavin dinliyor. Mustafa telefonda: “Vedat, ben kavga ettim ve uyku haplarını aldım yuttum!” “İyi halt ettin. Eee sonra?” “Sonra da istifra ettim. Şimdi de okula geç kaldım. Beni idare et!” “Ben seni nasıl idare edeyim? Yoklama oldu bile. Sen süratle buraya gel! Ama gelmeden önce mutlaka bir hastaneye git ve mideni yıkat! Birkaç tanesi kanına karışmış olabilir, çok tehlikeli hastaneye git…” Böyle bir konuşma oldu aramızda. O sırada baktım kapıdan ayak sesleri geliyor, “Kapatıyorum” dedim Mustafa’ya ve telefonu kapattım.

 

Başmuavin beni çağırdı, “Gel bakalım, otur şuraya” diyerek hazırladığı kâğıt ve kalemi bana uzattı. “Sen kiminle konuştun, al kalemi eline yaz” dedi. Beni sorguya çekiyor. “Ablamla konuştum” dedim. “Yaz o zaman ablanla ne konuştun!” “Hocam niye yazayım, konuştuk işte!” Bana inanmıyor bir türlü, bastırıyor: “Yaz, kiminle konuştuysan!” Bu sorgulama aşağı yukarı bir saat falan sürdü. Sonunda söyledim, “Evet ben arkadaşımla konuştum. Arkadaşım hap içtiğini söyledi, ben de ona hastaneye gitmesini söyledim. Daha sonrasını bilmiyorum” dedim. Çünkü konuşmalarımızı dinlemişlerdi ve hepsini biliyorlardı. Bu sorgulama esnasında Rıfkı Bey revirde vefat etmişti. Tarih: 26 Mart 1954.

 

Mustafa okula döndü ama ancak Cumartesi günü gelebildi. Benim ısrarım sonucu hastaneye gitmiş ve hastanede “Oğlum eğer on dakika daha geç kalsaydın sen ölmüştün” demişler. Sonuçta Mustafa okuldan atıldı. Ben ‘tard-ı muvakkat’ aldım. Bu da şöyle oldu: “Müdür seni çağırıyor” dediler, gittim. Bana, “Sen ne yaptın, arkadaşın için okulu sattın! Yarın askerde de vatanı satarsın” deyince ben de dayanamayıp “Efendim arkadaşını satan vatanını da satar. Arkadaşını satmayan vatanını hiç satmaz” dedim. Müdür, “Yıkıl karşımdan” dedi, ben böyle hüzünlenmiş bir vaziyette giderken ‘Lebib Hoca’ yakaladı kolumdan, başımı okşadı; “Sen doğrusunu yaptın” dedi. Mustafa’yı o son görüşüm oldu.

 

 

Rıfkı Beyin cenazesi

 

Kıştı. Rıfkı Bey, Beylerbeyi İskelesi’nde kayıp düşmüş. Kalçası kırılmış. Çok yaşlı değildi. Çocuk olduğum için yaşını çok iyi tahmin edemiyorum ama altmışın üzerindeydi herhalde. Ama çok zinde bir insandı.

 

(Rıfkı Bey’in cenazesinin kaldırılmasını Vedat Ağabey o yıllarda tuttuğu günlüğünden okudu.)

 

“Ben sorgudayken Rıfkı Bey ölmüştü. O mübarek adamın öldüğünü imtihandan ancak üç saat sonra yatağıma yattığımda düşünebilmiştim. Ertesi gün çamaşırhanede büyük bir faaliyet göze çarpıyordu. Rıfkı Bey’i yıkamak için su hazırlanıyor olmalıydı. Başmuavin hiç yerinde durmadan sağa sola ödevler veriyor fakat bütün işleri kendisi yapıyordu. Sabah ders zili çaldı. Derse girdik. Hocalar matemli olduğu için edebiyat dersimiz boş geçti. Her tarafta Rıfkı Bey’den bahsediliyor, acı-tatlı bir çok hatıra yâdediliyordu. Üçüncü derste bize giyinmemizi söylediler. Giyinip merasim yerinde toplandık. Darüşşafaka flamasıyla örtülmüş bir masa vardı. Tabut buraya konacaktı herhalde ve öyle oldu. Başmuavin yine talimatlar yağdırıyordu. Tabutun masaya konmasına nezaret etti. Bu iş de bittikten sonra Müdür Bey öne doğru ilerleyip Rıfkı Bey’in Darüşşafaka’ya hizmetlerini, sevgisini anlatarak “O talebeleri çok severdi, hatta mezun olduktan sonra bile hayatlarını dikkatle takip eder kıymetli nasihatlerde bulunurdu” dedi.

 

Bu konuşmayı müteakip Fatih Camii’ne gittik. Öğlen ezanı okunup namaz kılındıktan sonra cenazeyi eller üzerinde Fatih’teki Edirnekapı Mezarlığı’na kadar götürdük. Rıfkı Bey’i toprağa teslim ettikten sonra güzel sesli bir hafız Kuran okudu. Biz Kuran’ı servilerin altındaki çimenlere oturup büyük dikkatle ve derin bir sessizlik içinde dinledik.”

 

*****

 

“Sen oynayacaksın”

           

Bizim dönemimizde kız öğrenciler yoktu. Bizler tamamen cinsel açıdan tecrit edilmiş insanlardık. Kızlar bize göre acayip mahlukatlardı, onlar insan falan değillerdi. İnsan bizdik!

 

Efendim şimdi son sınıfta bir âdet vardır, müsamere yapılır. Müsamerede ne olur? Bir piyes oynanır. Müzikal etkinlikler, konuşmalar, şiirler falan filan bu şekilde geçiştirilir. Son sınıftayız, artık okul bitiyor. Hazırlanmaya başladık. Sahneye koyacağımız piyesin adı ‘Paydos’, Cevat Fehmi Başkurt’un malum eseri. Dilaver abimiz de bizim rejisörlüğümüzü yapıyor. Rıdvan rolü sarışın, yakışıklı bir arkadaşımıza verilmişti. Jönprömiye! Ben yedek oyuncuydum, eğer bir şey olursa falan diye ikinci oyuncuyum. Eee… Tabii ki primadonna da Ayşe isimli muhtarın kızı. Vayyy… Kız acayip bir mahlukat! Esasında görünüşü kaba, güzel olmayan bir kızdı. Yavuzselim’den geliyorlar. Ama bizim gözümüzde tabii o zaman müthiş bir mahlukattı ve herkes tabii ki Ayşe’ye âşıktı.

 

Piyesi sahneye koyma günü yaklaştığında ne olduysa başrolü alan arkadaşımız birdenbire müthiş bir ishale tutuldu. Çocuğun ishali bir türlü durmak bilmiyor. Ve ‘Paydos’ geldi çattı kapıya. Dilaver Abi hemen beni çağırdı, “Sen oynayacaksın” emri verdi. “Etme abi, ben nasıl yaparım?” “Yaparsın, haydi bir prova geçelim!” Derken provayı yaptık. Dilaver Abi “Tamam, oldu bu iş; biz zaten sana süfle ederiz gerekli şeyleri” dedi. İşte bu şekilde ‘Paydos’ piyesinde Ayşe ile beraber jönprömiye olarak oynadım.

 

 

Çamlıca Kız Lisesi’ndeyim…

 

Ben okulda edebiyat kolu başkanıydım. Aynı zamanda izciydim de. Ve o zamanlarda edebiyat matineleri çok revaçtaydı. Bir gün izcilikte bir merasim dönüşü liselere edebiyat matinemizin davetiyelerini dağıtıyoruz. Çamlıca Kız Lisesi’ne götürmek de bana kaldı. Müdüranıma çıktım. Davetiyeyi takdim ettim. Beni şöyle bir süzdü, tabii üzerimde izci kıyafeti var… “Siz buradan geri döneceksiniz okulunuza değil mi?” “Evet”. “Öyleyse kardeşlerinizle beraber Üsküdar’a kadar gidebilirsiniz” dedi. Ooo… Allah!!! Nasıl seviniyorum nasıl! İçimden yüreğim patlayacak sanki. “Peki efendim, teşekkür ederim” diyerek sevinçle kızların arasına girdim.

 

Aman efendim! Ben arı kovanına düşmüş bir sinek gibi olmayayım mı orada? “Ay fuları da ne güzelmiş”, “Ay şurası da kırmızıymış”, “Ay şapkanızı alabilir miyim?” Yarabbi, ya Resulallah! O yol bitmedi ve ben Üsküdar’a gelince kendimi vapur iskelesine zor attım. Tabii bizimkiler beni heyecanla bekliyorlar, ne oldu falan diye. Otobüsü gördüler, ooo… falan. “Hiç de bildiğiniz gibi değil, kovana düşmüş böcek oldum” diye anlattım, epeyce gülüştük arkadaşlarla.

 

Kızların benimle dalga geçmesi müthişti. Çok garibime gitmişti. Öyle dışarıdan hoş gibi görünen şey hiç de öyle değil. Yani tuz çok lezzetlidir ama bir avuç tuzu birden yutmak nasılsa bu da öyle bir şeydi.

 

 

Sait Faik

 

Edebiyat matinemiz öyle bir matine olsun ki diğer okulların yaptıklarından daha üstün ve farklı bir tarafı olsun. Peki ne yapalım? O zamanlar şairler bu matinelere katılıyorlardı. “Sait Faik’i çağıralım” dedim. Ama Sait Faik bu matinelere hiç katılmıyor, “Yav çağıralım da nasıl çağıralım? Gelmez ki” dediler. O sırada bir Darüşşafakalı kardeşimizin aklına geldi: “Heyecan Başaran’ın kardeşi Darüşşafaka’da talebe. Onun vasıtasıyla Sait Faik’e edebiyat matinemiz için bir davet çıkarabiliriz!” Olur mu, olur ve bu şekilde Sait Faik edebiyat metinemize geldi.

 

Darüşşafaka’nın loş konferans salonunda yapılan matinede Sait Faik en ön sırada oturuyordu.

 

Sait Faik’in ‘Martı’ isimli hikâyesini Heyecan Başaran okudu. Sırada Nejat Şen vardı. En önde Sait Faik, kürsüde Orhan Veli’nin ‘İstanbul’u Dinliyorum’ adlı şiirini okuyan kardeşim Nejat Şen, kardeşim Erhan Demirok’un sahne genişliğinde çizdiği ‘Günbatımında İstanbul’ manzarası ve kendisini göstermeden perde arkasında keman ile Schuman’ın ‘Rüya’sını seslendiren kardeşim Mesut Üldaş geldiler.

 

Şiir okuma sırası bana geldiğinde Mesut, Bach’ın aryasını çalmaya başladı. Belki de farkında olmadan yazar şair Sait Faik’in Darüşşafakalı abimiz olmasına sebep olacak şu şiirini okudum:

 

GÜVERCİNLER

 

Kubbeler karla kaplandı da

Sizleri hatırladım yine

Cami avlularının evsiz barksız yavruları

 

Sizlere acıdım ama

Benim sizden farkım ne?

 

Sizin eviniz yok,

Benim de yok.

 

Benim günde tek sigaram

Sizin birkaç mısırınız

 

Velhasıl,

Farksız mahluklarız…

 

 

Ve sonuçta Sait Faik o kadar duygulandı ki. Bizim Darüşşafakalı abimiz oluverdi.

 

*****

 

 

            Yanlış teşhis…

 

Annem geçinemediğimiz için Sağlık Bakanlığı’na müracaat etti ve kendisini Niğde’nin Bor kazasına tayin ettiler. Annem Niğde’ye gidince ben tek başıma kalıverdim. Abim ve ablam zaten okuyorlardı. O sene sınıfta kaldığım seneydi. Bir soğuk algınlığı geçirmiştim. Müthiş sırtım ağrıyordu. Ağzımdan da muazzam ifrazat geliyordu. Adonopati teşhisi koydular ama mektep biterken son muayenede hastalığımın adonopati olmayıp kuru zatülcenp olduğunu, ciğerimin sırtıma yapışık olduğunu bana ilk teşhisi koyan doktor söyledi. Kendisi aynı zamanda Sultanahmet Mühendis Mastırı başhekimiydi. O zaman bana “Biz bu çocuğa ne yapmışız? Biz sana adonopati teşhisi koymuşuz ama senin ciğerin iktisatlı!” Eee… ne olacak şimdi? “Sana deniz yasak, sakın haa! Denize girmeyeceksin! Girersen ölürsün!” Bana böyle söylendi. Deniz benim canım gibiydi, ben denizden nasıl uzak durabilirdim ki. Tabii eve bundan hiç bahsetmedim. Denize girmeye devam ettim ve Rumelihisarı’nın bir numaralı dalgıcı oldum.

 

Her neyse, annem Niğde’deyken ben orta mektebi yeni bitirmişim ve sınıfta kaldığım seneydi. Üç dersten ikmale kalmıştım, iki dersi verdim ama fiziği veremediğim için sınıfta kalmıştım. Bir tabiat kanunu ve gençlik yılları, insan bir taraflara meylediyor farkında olmadan. En yakınında kim varsa ona karşı bir şerare oluşuveriyor ve siz o an için kendinizi dünyanın en güzel insanı yapıveriyorsunuz.

 

Yani bir kıza meylettim. Babası Niğde’nin Bor kazasında uzatmalı çavuştu. Esasında kız odun gibiydi. Ama gel gör ki o zamanki yaşta.. İşte annemi görmeye gittiğim zaman o kıza âşık olmuştum. Bir de kiracısı olduğumuz evde İsmail isminde bir çocuk vardı, onunla mektuplaşıyorduk. Bu mektuplardan birinde ben o kızla ilgili bir şeyler yazdım. Fakat çocuğun okulunda benim mektubu açmışlar ve okumuşlar, kıyametler kopmuş. İsmail’i okuldan atmaya kalkmışlar. Annemi falan çağırmışlar. “Bu mektubu yazan kim” diye. Annem de “Siz çocukların mahremiyetine girmeye utanmıyor musunuz? İki arkadaş birbirlerine bazı duygularını aktarmışlar. Burada adı geçen kız önemli değil. Sizler nasıl öğretmenlersiniz? Çocukların özel yaşantılarına istibdat yapıyorsunuz” şeklinde onlara kızmış. Annem çok aydın bir insandı. Bu olayı ben haber aldım ama bu arada bir mektubum daha oraya gitmek üzere yoldaydı. Eyvah! O mektup oraya giderse İsmail mahvolacak! Ne yapayım? Yarabbim… Lise 1’deyim. Çözüm bulmalıyım!

 

Herkesin okuldan kaçmak için atladığı yere gittim. Çıktım duvara, aşağı atladım. PTT müdürüne gittim. “Buyur evladım” dedi bana. “Efendim ben Darüşşafakalıyım. Başıma bir iş geldi. Beni bundan kurtarmanız için sizi rahatsız ettim. Yardımınızı istiyorum!” “Nedir evladım?” “Mesele şu: Ben bir mektup yazdım, eğer o mektup yerine ulaşacak olursa büyük bir felaket olacak. Bir aydın felaketi. Bu mektup oraya varmamalı. Mektup geri dönmeli. Mektubun arkasında benim ismim yazılı. Bunun için her ne gerekiyorsa yapmanızı rica ediyorum”.

 

Müdür bey çok iyi bir insandı, bana “Tamam evladım sana başka bir şey sormayacağım. Anladım ve sana inandım. Yaz şuraya ismini, adresini, giden yeri falan. İçin rahat olsun. Hadi evladım git okuluna” dedi.

 

Okula döndüm. Yine duvardan girdim. Nasıl olduysa kaçtığımı hissetmemişlerdi. Ve o mektup İsmail’e ulaşmadı.

 

Lisede okuldan kaçmak bir nevi gelenek haline gelmişti. Delikanlılığı kanıtlamak gibi bir şeydi. Bir defasında kaçtığımızda Gülhane Parkı’na gitmiştik.

 

*****

 

 

Tahir Sevenay

 

Tahir Sevenay müthiş şık bir insandı.

 

Tahir Hoca müzik dersimize girerdi. Kendisi Almanya’da okumuş, 2. Dünya Savaşı yıllarında Berlin’den gelmiş, hayatımda gördüğüm en temiz giyinen insandır. Belki Atatürk şıklıkta ondan ileridedir ama her derse gelişinde pırıl pırıl ayakkabıları, cetvel gibi ütülü elbisesiyle hayranlık uyandırırdı. İpek mendilini alır, yakasına takar, sonra kemanını alır ve başlardı çalmaya. Tahir Bey’in özelliği bize klasik müziği sevdirmesiydi. Anadolu’nun uçsuz bucaksız yörelerinden kırsal alanlarından gelen çocuklar bırakın melodiyi, klasik müziği, müzikten ne anlar ki. Sadece şaşkın şaşkın bakar. Bizler ormana salınmış vahşi hayvanlarla beraber yaşayan insan evlatları gibiydik.

 

Darüşşafaka’da medeniyeti öğrendik. Mesela bu adam bize Saint-Seans’ın ‘İskeletlerin Dansı’nı koyardı. “Bakın çocuklar, dann… vuruyor… Saat gecenin 12’si yavaş yavaş iskeletler bulundukları köşelerden çıkıyorlar ve dans etmeye başlıyorlar, coşuyorlar derken bir horoz ötüyor; üüüü… gibi bir melodi, sabah oluyor ve tekrar iskeletler geldikleri yere gidiyorlar” şeklinde resim çizerdi. Klasik müziği bize bu şekilde anlatırdı. Tanınmış eserlerin hepsini. Mesela Paganini’nin ‘Şeytani Kahkahalar’ı vardır. Hem bestecinin hayatında olmuş vakıaları nakleder hem de Şetani Kahkahalar’da hâlâ hatırlarım; kemanla çalınmış hakikaten bir kahkaha atar gibi nanaaaniii… nani… nana… nanananan… daram… daram…

 

Paganini çok meşhur bir virtüoz ve konserler veriyor. Bir gün saraydan tanınmış bir elçi geliyor kendisine “Kralımız sizi dinlemek istiyorlar acaba saraya ne zaman gelirsiniz” diyor. Paganini “Gelirim, zaten şu zamanlarda boşum, kralımız emrettiği zaman gelirim”. “Peki size ne takdim edeceğiz” diye sorunca elçiye öyle bir rakam söylüyor ki inanılmaz korkunç bir para. Elçi “Na’pıyorsunuz bir servet bu! Bir konser için bu para ödenir mi, ben bunu krala nasıl söylerim?” “Söyleyin, söyleyin. Ama ardından şunu da söyleyin; şayet bu rakam kralımıza pahalı gelirse şu tarihte fakir çocuklar yararına şurada bir konserim var, gelsinler orada dinlesinler” diyor. Biz bunları hep Tahir Sevenay’dan öğrendik. Daha neler neler…

 

Şunu söyleyeyim: Bizi öyle bir motive etti ki biz klasik müziğe âşık olduk. Bulmaca çözer gibi klasik müzik çalışırdık. Gün geldi, hocamız “Size ben elimden geldiği kadar klasik müziği sevdirmeye çalıştım. Bundan sonra klasik müzik dinleme saatlerinde burada bulunmaya mecbur değilsiniz. İsteyen gitsin bahçede oynasın ya da başka şeyler yapsın”. İnanır mısınız, kimse yerinden kalkmadı. O kadar sevmiştik müziği.

 

 

Tahir Nejat Gencal

 

Edebiyat öğretmenimizdi. Yüzü gülerdi, çok sempatikti; bize şiir okumayı, şiir yazmayı sevdirdi. Ödevler verirdi, mesela sonbahar için şiir yazın gibi. Herkes yazardı. Aruzla da yazardık, serbest de yazardık. Ayrıca büyük bir kütüphanemiz vardı, isteyen rahat rahat oradaki eserleri okuyabilirdi. O dönemde serbest şiirin coşkusu vardı. Yanardağın ilk patlamaları gibi. Orhan Veli, Cahit Sıtkı, Oktay Rifat… Fakat eski kalıplaşmış kafalar onları anlamakta güçlük çekiyorlardı ve alay etmeye başlamışlardı.

 

Bir gün okulda skeç gibi bir şey oynanmıştı, abilerden bir tanesi serbest şiiri yermek için şu dizeleri okumuştu:

 

“Evimin önünde yoğurt ağacı

Dalında biter çizme

Madem yüzmek bilmiyordun

Neden çıktın minareye

 

Üşüdüysen sok pabuçlarını koynuna

Allah ananı babana bağışlasın!”

 

Çok acıdır ki, benim doğum günümün olduğu 1946 yılında da abim bu şiiri Orhan Veli’ye okudu, “Bu sizin mi efendim” diye sordu. Ablam tabii ki utancından yer yarıldı içine girdi. Abim son derece densiz bir adamdı. Fakat efendiliğe bakın; Orhan Veli, tuttu şöyle bir düşündü “Efendim böyle bir şiir yazdığımı hatırlamıyorum” diye abime cevap vermişti.

 

Coğrafya hocamız sınıfa girince başının arkasına bir takke giyer yerine otururdu. Başlardı anlatmaya. “İşte dünya çık tepesine bak engebesine! Ne gördüysen söyle” dedikten sonra bizi kaldırır, “Anlat bakalım Çin’i” derdi. Çin’in nüfusu, siyasi durumu, coğrafi yapısı, iktisadi yapısı hepsini anlatırdık. Eğer bir hata yapacak olursak hemen düzeltirdi. Mesleğine egemen birisiydi.

 

Reşat Heparı (Uzay Heparı’nın babası) Darüşşafakalı bir pedagogdu. Kalın gözlükleri vardı. Bizimle bir abi gibi değil de dışarıdan biri gibi kontrollü bir şekilde konuşurdu.

 

Biyoloji öğretmenimiz çok değerli bir bilim adamıydı ve derste de çok çok güçlüydü. Avrupa’da bilimsel araştırmalar yapmıştı. Bize biyolojiyi sevdirdi. Hatta sınıfın en pasaklı en berbat adamına on numara vermişti. Biz hiçbir zaman o on numarayı alamadık. Neden? Çünkü o zaman Ar-Ge diye bir şey bilmiyorduk. Arkadaşımız korkunç bir araştırmacıydı. Gider bahçede böcekleri, çiçekleri karıştırır; değişik bir şeyler bulur, kuruturdu. Bu yüzden ona hocamız hep on verirdi.

 

*****

 

 

“Türkiye şampiyonu Darüşşafaka!”

 

Lise bitince üniversiteye gidişimiz hiç bilinçli değildi. Bir yönlendirme falan yoktu. Bizden önceki abilerimiz nereye giderse diğerleri de koyun sürüsü gibi peşinden hurra giderdi. O dönemde jeoloji akımı vardı. Benim üniversiteye girme işim şans-kader-kısmet diyelim, şöyle oldu: Ben matematikten çok iyi değildim. Zaten edebiyat bölümü mezunuydum. Bu yüzden Teknik Üniversite sınavında Aytekin bana iyi kopya veremediği için başarılı olamadım. Bu yüzden çalışmaya başladım. Yalova ile Karamürsel arasında Amerikalıların olan bir şirkette çalışmaya başladım. Ama bu arada da Fen Fakültesi Astronomi Bölümü’ne kaydoldum. Maksat askerliği ertelemek. Ama bölümde öğrenci de yoktu, hoca da yoktu. Lise sondan da takıntılıydım, o intihar eden arkadaşımla beraber bütün derslerimizi verip bir ders bırakmıştık. Sırf okulu uzatmak için. Mezun olmamıştım ama yine de mezun olmadan üniversiteye gidilebiliyordu.

 

Girdiğim işte ilk önce depo memuru yardımcısı olarak çalışmaya başladım. On beş gün sonra benim müdürüm hırsızlık yaptığı için işten atıldı, onun yerine ben depo müdürü oldum. Ama çok da zorlandım. Üçüncü ayda satış memuru, oldum dokuzuncu ayda da mağaza müdürü oldum. Tabii bu arada liseyi de bitirdim.

 

Abim o sıralarda Almanya’da okuyordu, okumasını bitirince “Hadi gel, sıra sende; tahsilini yap” deyince işteki on birinci ayımda istifamı verdim. Bonservisimi aldım, Almanya’ya gittim. Orada Alman Devlet Mimarlık Mühendislik Okulu’ndan (toprak üstü yapılardan) mezun oldum. Okurken hem okudum hem çalıştım. Baca temizliğinden sıvacılık, duvarcılık her şeye kadar. Almanya’da okumamın şu faydası oldu: O zamanlar otostop çok muteberdi, otostopla her yere gidebiliyordunuz, böylece Avrupa’yı görme fırsatım oldu. İsveç, Danimarka, Fransa.. O dönemlerde biz de muteberdik. Sene 1959. Türk işçileri daha sonra geldiler Almanya’ya.

 

Bir gün Hannofer Fuarı’nda dolaşırken gökten bir ses geliyor: ‘Vedat Abi!’ Bakıyorum sağa-sola, kimse yok; ses yine ‘Vedat Abi’ diyor. Eyfel Kulesi gibi bir adam, yukarıya baktım, aa… Bizim Nedret, Nedret Akşit! Adam iki metre boyunda. Ooo… Kucaklaştık falan. “Ne işiniz var burada ya Nedret?” “Abi biz Türkiye şampiyonu olduk!” Darüşşafaka takımının Türkiye basketbol şampiyonu olması nedeniyle çocuklara mükafat olarak Almanya gezisi verilmiş, onları görünce çok mutlu oldum. Kürt Dursun, Nedret falan hepsi oradaydılar. Çocuklarla sarıldık, kucaklaştık. Ne kadar mutluluk verici bir olay. Üstelik Darüşşafaka’nın Türkiye şampiyonu olması!

 

*****

 

 

‘Büyük Birader Bizi Gözetliyor’

 

Darüşşafaka çok aziz, çok güzel bir yer. Ama kendi kendilerini aldatıyorlar. Orada bizim hüviyetimiz iğdiş edildi ya da edilmeye çalışıldı. Son derece içine kapanık son derece kendisine özgüveni olmayan insanlar olarak orada okuduk. Ve sonuna kadar bu devam etti. Son dersimizde tarih hocamız Niyazi Akşit’in söylediklerini hiç unutamam. “Sakın bundan sonraki hayatınızda güzel şeyler olacağını beklemeyin. Sizin şansınız olsaydı, babanız ölmezdi” dedi!

 

Bakın işte liseyi bitirirken yazdığım bir şiir:

 

BUNDAN ÖTESİ

 

Bundan ötesi korkunç

Bundan ötesi karanlık

Bundan ötesi ya sonuç ya başlangıç

 

Ben okuldan kesinlikle mezun olmak yani okuldan ayrılmak istemiyordum. Benim gibi düşünen Birsen Özsaraç diye bir arkadaşım da vardı, herkes harıl harıl lise bitirmelere çalışırdı; biz, sıranın altına girip çizgi roman okurduk. Birsen de ben de mezun olduk sonuçta ama Birsen arkadaşımız kimsesizdi. Mezun olduktan sonra kimse el uzatmadı. Hiçbir şekilde abilerimizce yardım edilmedi. Sonuçta içine kapanık bir şekilde yetiştirilmenin eseri olarak Birsen intihar etti.

 

Birisi bana sorsa “Darüşşafaka’da mı okumak isterdin yoksa sana hiç olanak tanınmasa bile serbest hayatta mı hayatını kazanmaya çalışırdın” diye, ben ikincisini tercih ederdim. ‘Büyük Birader Bizi Gözetliyor’ diye bir film vardı, bizim Darüşşafaka’daki hayatımız da öyle geçti. Tuttuğumuz günlüklerin bile okunması ihtimali vardı.

 

 

Mezun olamayanlar…

 

157 Mustafa’yı yıllar sonra aradım buldum, emekli olmuş. Ölüsünü saklayan cins kediler gibi hiç ortalığa çıkmadı. Maçka’daki derneğimize davet ettim, bir kere geldi. Ama sonra yine uzaklaştı bizden. Bizi hiç aramadı, biz de onu hiç sorgulamadık zaten. O olay sonucunda arkadaşlarından da oldu, böyle bir insanı küstürdüler. Düşünün… Neredeyse on yıla yakın bir süre tüm çocukluğunu, gençliğini bir arada geçiriyorsun, orası bir aile oluyor senin için ve sonra okuldan atılıyorsun ya da mezun olamıyorsun ve o aileden kendini dışlanmış hissediyorsun. Bu, çok, çok kötü bir durum.

 

Bundan on beş sene kadar evveldi. Şu anda Ortaköy’deki Vakıflar Bankası benim mağazamdı. Bir gün muazzam bir Mercedes geldi, tam böyle camekânın önünde durdu. “Koşun” falan dedim çocuklara, herhalde bir müşteri falan geliyor diye. Arabanın içerisinden sınıf arkadaşımız Nazmi Söker çıktı. Almanya’dan gelmiş, Berlin’de Mercedes’te çalışıyordu. Ooo nasılsınız falan derken Nazmi, “Ben geri döndüm, dönüş yaptım” dedi. “İyi hoş, bugün günlerden Çarşamba, hadi derneğe gidelim; seni de üyeliğe kaydedelim” deyince Nazmi, “Ben derneğe üye olamam”, “Neden?” Verdiği cevap çok iç acıtıcıydı: “Çünkü ben Darüşşafaka’yı bitiremedim!” Hayır dedim; “Ne ilgisi var, sen benim kardeşimsin ve Darüşşafakalısın. Pek az kişi senin kadar Darüşşafakalı olabilir. Bütün arkadaşlarımızı dolaşıyorsun, bizden daha çok arkadaşlarımızla temas ediyorsun” diyerek Nazmi’yi derneğe götürdüm ve kaydını yaptırttım.

 

Bakın böyle şeyler olabilir, hiç ehemmiyeti yok. Bir diploma nedir ki? Önemli olan orada geçen günler, yıllar, müşterek hatıralardır. Okul arkadaşlığı budur. Kardeşlik!

 

*****

 

 

Günümüzde Darüşşafaka…

 

1960-1964 yılları arasında Hakkâri dağlarındaydım. Benim on iki talebem ellerinde kitapları, kardan başka hiçbir şey görünmeyen bir doğada yürüyerek okula gelirlerdi. Ben şunu isterdim: Darüşşafaka bütün enerjisini eğitim için sarf etmeli. Haaa.. o yaşlılar için yapılan işe karşı değilim ama o bir amaç olmamalı. Huzurevi de açılabilir, o da güzel bir şey ama bu, bir hesap-kitap meselesidir. Çoğunluk da benim gibi düşünenler var. Darüşşafaka en büyük geliri oradan mı sağlıyor? Acaba… Orada durmak gerekiyor. Bütün kafası çalışan Darüşşafakalılar “Nedir bu iş” diyorlar. Darüşşafaka’nın vâsileri yaşlılar yurdu veya Hilal-i Ahmer veya Darülaceze kurmak için başlatmadılar bu işi. Darüşşafaka eğitim amacıyla kuruldu yani bizim temelimizde, kökümüzde eğitim var. Dolayısıyla biz bütün çabamızı eğitim için sarf etmeliyiz.

 

Eskiden İstanbul Osmanlı için hem payitaht hem de ne bileyim işte Türkiye’nin en birinci şehriydi. İstanbul’da böyle bir şeyin yeşermesi, olgunlaşması tamam ama artık meyveleri Türkiye’nin her yerinde filizlenmeli diye düşünüyorum. Benim gibi düşünenler de çoğunlukta.

 

Darüşşafaka’yı nerede irtica varsa orada açmalıyız. Hakkâri’de, Muş’ta, Samsun’da vs her yerde. Hançer gibi girmeliyiz oralara. Ve öğrencilerimizi Atatürk devrimlerini anlamış ve Atatürkçü bireyler olarak yetiştirmeliyiz.

 

Kendi şiirimde yazdığım gibi her zaman Darüşşafaka’ya layık olmaya çalıştım. Beni, haberim olmadan Cemiyete üye yapmışlar. Aslında Cemiyete üye olmak çok zor. Bu üyelik konusunda da söylenecek çok şey var ve üyelik işlemlerindeki uygulama bence çok yanlış. Darüşşafaka bizim yuvamız ve her zaman yuvamız için savaşacağız. Sanıyorum Darüşşafaka’nın mozaik çimentosu bozuldu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here