TAHSİN BUMİN

0
70

 

TAHSİN BUMİN

269 MOSKOF TAHSİN

1931-1939

    

Biz göçmeniz. Rumeli göçmeni. 1920 Üsküp, Köprülü doğumluyum. Bizim yaşadığımız yerlerin işgali esnasında ailem çok sıkıntı çekiyor. Bu yüzden her şeylerini bırakıp Türkiye’ye göçüyorlar. Önce İzmir’de yerleşiyorlar. Fakat İzmir’de diğer göçmen aileler babama sahip çıkmıyor, yer göstermiyorlar. Bu sıkıntılar arasında ben o sıralarda okula gidemiyorum. Daha sonra İstanbul’a geliyoruz. O arada bir tamim yayımlanıyor ve benim ilkokula başlamam gerekiyor. Beni Beyazıt’ta üniversitenin tam yanında 5. İlkokul’a veriyorlar. Fakat okullar önceden başladığı için benim altı ay kadar gecikmem gerekiyor. Bu altı aylık bekleme zamanında da beni mahalle mektebine yani medreseye veriyorlar.

Medrese, Beyazıt’ta, Şehzadebaşı’ndaki caminin içinde eski bir medreseydi. Fakat medresedeki hoca çok iyi ve çok akıllı bir insandı. Atatürk devrimlerini ve mümkün mertebe her şeyi öğretirdi. Elifba okuturdu fakat yeni çıkan Türkçe alfabeyi, hesabı falan da öğretiyordu. Toplama çıkarma, çarpma… Ben medreseye altı ay devam ettim. Ertesi sene 5. İlkokul’da birinci sınıftan başladım. Sınıfta öğretmenim bakıyor, ben okumayı biliyorum; hesap gösteriyor, ben onları da biliyorum. Çarpmayı bölmeyi filan da yapıyorum. Müdüre gidiyor. “Bu çocuk birinci sınıfın bütün becerilerini biliyor; çarpmayı, bölmeyi de yapıyor” deyince müdür, “O zaman onu ikinci sınıfa alalım” diyor. Beni ikinci sınıfa geçirdiler. Böylece okula gidemediğim ve kaybettiğim seneyi bu şekilde kazanmış oluyorum.

Fakat evimiz kiraydı. Bizi taşıdılar, Aksaray’da bir yere götürdüler. Orada 45. Okul’a yazıldım. Okulda bir arkadaş edindim. Aziz isminde bir çocuk. Üçüncü sınıfın sonunda bizi Darüşşafaka’ya imtihana götürdüler. İmtihanı kazandım, kurayı da kazandım. Darüşşafaka’da dördüncü sınıfa başladım. Aaa… Aziz de orada! Aziz Çöl! İkimiz çok iyi arkadaş olduk. Okuldan sonra da vefatına kadar her zaman görüştük.

 

*****

 

 

“Haydin, aşşak devam et”

 

Ben iyi bir öğrenciydim, hiç sınıfta kalmadım. İzinsiz de kalmadım. Bir keresinde matematik hocamız ‘Sıfırcı Mustafa’yla ortaokul ikideyken münakaşa etmiştim. Basit denklem yaptı tahtaya. Biz o zamanlar denklem demiyoruz, ‘muadele’ diyoruz. Ben hocaya yanlış olduğunu söyledim.  “Benim anladığıma göre doğru olması lazım” dedi. Ben de “Vallahi hocam bana göre doğru değil” dedim. Hoca kabul etti. (Burada keyifle kahkahayı basıyor Tahsin Ağabey.)

 

Ama ‘Sıfırcı Mustafa’ bilgisinde çok iyi bir hocaydı. Aslında Darüşşafaka’daki hocaların çoğu yardımsever olarak gelirler maaş almazlardı ve hepsi fevkalade güzel hocalardı.

 

Hocalarımızdan bir tanesi de Celal Hoca’ydı. Sosyal bilgiler hocasıdır. Orta kısımda ‘medeni bilgiler’ diye bir kitap okutulurdu, devlet işlerinin nasıl yapıldığını filan yazardı. Celal Hoca bunları anlatırdı. Dokuzuncu sınıfa geçtik, Celal Hoca sosyal bilgilere giriyor. Çok hoşsohbetti. Şimdi derste imtihan var. Kopya çekenler de var. Hoca bir görse ödleri patlayacak ama Celal Hoca kopya çekildiğinin farkında bile değil. Sınıfta dolaşırken gelir çocuğun sırtına paaaattt diye vurur. Ama takılmak için. Sonra da “Haydin, aşşak (eşşek) devam et!” derdi. Kopya yapan şaşırır ve kopyası da ortaya çıkar. (Bu arada Tahsin ağabey elini havaya kaldırmış, hayali birinin sırtına şaaakkk diye vuruyor.)

 

Orta sondayken sınıf mevcudumuz kırk sekize yakındı. Fakat liseye ben de dahil on dokuz kişi geçtik. Aziz de kalanlardandı. Çünkü ‘Mantık Lütfü’ kimsenin gözünün yaşına bakmazdı. Eğer aklının matematiğe erdiğini anlarsa yanlış yapsan da geçirirdi. Notu verirdi ama işte liseye bu kadar kişi geçebildik. Lisede bizim sınıf yedi kişiydi diğer on iki kişi edebiyat şubesindeydiler.

 

Lise kısmında matematik hocamız Lütfü Bey’di: Lütfü Atalık. ‘Mantık Lütfü’ namıyla maruftu. Bizlerden başka Pertevniyal ve İstanbul Liseliler de çok iyi bilirler bu hocamızı. O zamanda Osmanlıcadan Türkçeye geçildiği için yeni Türkçe tabirler çıkıyordu. Hendeseden matematiğe yeni Türkçe tabirleri çeviren ‘Mantık Lütfü’dür. Mesela; ‘müsellesatta’ trigonometri, ‘hesap’ aritmetik, ‘irtisam- hendese ve çizim’ geometri, ‘zıl’ tanjant, ‘zillüt-temam’ kotanjant gibi. Müselles üçgen demekti.

 

*****

 

 

Florya’da denize girerken gördüm.

 

            (Pek çok ağabeyimiz gibi Tahsin ağabeyin Atatürk’le ilgili anıları da unutulmaz anıları içinde yer alıyor.)

 

10 Kasım 1938 günü dersimiz kimya idi. Reşat Alasya Hocamız dersimize gelmek için kapıdan çıktı. Tam kimyaneye gelmişti ki bayrak yarıya indi. Hiç unutamıyorum, Perşembe günüydü.

 

Ertesi günü bizi mekteple Dolmabahçe’ye götürdüler. Katafalk bayrağa sarılıydı. Etrafında askerler bekliyordu. Mektep olarak önünden geçtik. Bir müddet sonra bizi yine mektep olarak Yeni Cami’ye götürdüler. Yeni Cami’nin merdivenlerinde durduk. Çok büyük bir devlet merasimi vardı. Dolmabahçe’den yaya getiriyorlardı. Devlet erkânı giysileri fraklar, silindir şapkalarla belli oluyordu. En önde Celal Bayar, sonra bakanlar kurulu, Genelkurmay Başkanı falan vardı. Çok kalabalıktı. Merasim taburu tam bizim önümüzden gelip geçti. Gülhane Parkı’na gittiler. Oradan Celal Bayar ile birlikte ‘Yavuz Zırhlısı’na alındı. İzmit Körfezi’nden gene merasimle Celal Bayar’la birlikte Ankara’ya götürüldü.

 

Atatürk’ü bir kere de Florya’da denize girerken gördüm. Plaj herkese açıktı, biz de denize girmeye gitmiştik. Atatürk omuzundan askılı mayo ile yanında çok sevdiği o küçük kız (Ülkü) beraber denize giriyorlardı.

 

Ben Atatürk devrini yaşadığım için çok mutluyum. O devir, o yıllar ve o yıllardaki Darüşşafaka bambaşkaydı.

 

*****

 

 

 

“Tahsin, sen ne yapmışsın yahu!”

 

 

Son sınıfın fen derslerinin yanında bir de edebiyat dersi görürdük. Edebiyat hocamız da zamanın en büyük şairlerinden Servet-i Fünun’cu Hüseyin Siret. Birinci dönemdeyiz. Hüseyin Siret’ten imtihan var, edebiyata da kafam pek yatkın değil. Na’pıcam? Na’pıcam? Düşünüyorum.

 

Edebiyattan da meşhur edebiyat hocası İsmail Habib’in kitabını okuyoruz. İmtihandan önce ben tuttum, İsmail Habib’in kitabından çook büyük bir özet çıkardım. Hüseyin Siret de çok dalgın bir adam, hepimiz biliriz. Hatta tatil gününde bile mektebe geldiği olmuştur. Öyle dalgın! İmtihan günü geldi. Sıralarda tek tek oturuyoruz. “Herkes dağılsın” dedi. Sıraları sınıfta oraya buraya çektik. Ben sıramı tam sınıf kapısının önüne çektim. Biliyorum ya, hoca kapıyla pencere arasında gidip gelir her zaman. Hoca elleri arkasında gidip gelirken bir şeyler yazdırdı bize. Ben, o cama giderken özetimden bakıyorum, hoca bana doğru gelirken yazıyorum. Cama giderken bakıyorum, gelirken yazıyorum. İmtihan bitti. Öteki hafta elinde kâğıtlarla geldi sınıfa. Kütüphaneye bakan bir arkadaşımız var: Haldun. Onu çağırdı. Başladı kâğıtları okutmaya. Sıra benim kâğıda geldi. Haldun okudu, okudu.. Hoca şaşırdı, şaşırdı, sonunda dayanamadı patladı. “Şeöö deerr! Şeedöörr! Şeedööörrr! İsmail Habib’den daha güzel yazmış, on” dedi.

 

Ammaaa.. Bu benim kafamda patladı. Her şeyi bıraktım, artık edebiyat çalışıyorum. Çünkü her hafta beni kaldırıyor. Edebiyat sınıfına gidiyor orada beni anlatıyor, fevkalade yazmış diye. Ama ben kimseye kopya çektiğimi söyleyemiyorum.

 

Nisan ayında çok büyük bir hastalık geçirdim. Gureba Hastanesi’ne kaldırdılar beni. Orada tedavi gördüm. Hüseyin Siret hastaneye beni ziyarete geldi. Bu kadar hisli bir adamdı. Hastalığım bir buçuk ay sürdü, ölümden döndüm. Belimden su alındı, tahliller falan yapıldı. O zamanlarda teknik bu kadar ileri değildi. Hastalığımın ne olduğunu bilmiyorum. Hastaneden çıktıktan bir buçuk ay sonra da olgunluk imtihanları başladı. Bir yazılı, bir sözlü oluyorsun. Önce yazılıya giriyorsun, birkaç gün sonra da sözlüye giriliyor. Vefa Lisesi’nden olgunluğa çağırdılar. O halimle çalışabildiğim kadarıyla imtihanlara girdim. İdare ettim. Matematiğim de iyiydi. Kimya yazılı imtihanından çıktık. Mektebe döndük. Akşam üstü Reşat Alasya nefes nefese mektebe geldi. Perşembe günüydü. “Tahsin, sen ne yapmışsın yahu!” dedi. Ki ben kimyayı çok iyi biliyorum. Reşat Bey’in notlarıyla komşulara filan ders veriyordum. Ama imtihanda çakmışım!

 

Cumartesi-Pazar Reşat Bey mektebe geldi, bana bütün kimyayı yeni baştan geçti. Pazartesi sözlü imtihan vardı, sözlüde on aldım. Geçtim.

 

Bunlar bizim hocaların babacanlığı, sevgisi… Nasıl ki Hüseyin Siret de beni hastanede ziyarete gelmişti. Bu devirde böyle şeyler oluyor mu bilmem?

 

*****

 

1937 senesinde ‘Hatay Meselesi’ vardı. Hüseyin Siret’in Suriyelilere yazdığı bir şiir vardır, onu okuyayım size.

 

(Hüseyin Siret öylesine derin izler bırakmış ki, en değerli hazine gibi saklanan dosyadan tek tek şiirlerini okuyoruz, sanki ruhunu yâdediyoruz birlikte. Ne kadar güzel ve hoş bir duygu insanın hayatında gurur duyduğu insanlardan bahsetmesi.)

 

            SURİYELİLERE

 

Ağyara değil, dosta güven; varlığına ancak

Türkün ebedi gölgesi altında barınmak.

Dört bin senedir Türkün o yer mehdi, mezarı;

Güller kanatır toprağının kanlı baharı.

Davamızı isbata ne hacet. Şu dakika

Vur kazmayı; her parça kemik elde vesika.

Taabi olamaz emrine; amir ona kendi;

Türkün oku tarihini, her yerde efendi.

Sahillere her dalga gelip çarptı mı güm güm;

Enginlerin avazesi der göklere: Türküm!

Vermiş ona dağlar deviren kudreti Tanrı;

Haksızlığa isyan eder iman dolu bağrı.

Hakkın koludur Türk kolu; uğraşma bükülmez;

Yalçın kayanın parçası tırnakla sökülmez.

Tarihimi şahit tutarım, sanma masaldır;

Mazi denilen tozlu, siyah perdeyi kaldır,

Bak orda görürsün: bir avuç Türkü cihansuz

Bir dahiye-i harbi kaçırmıştı pabuçsuz.

 

Vardır biliriz kavmimizin şanlı gazası;

Çöllerde zafer kartalıdır kanlı livası.

Bir yandan çocuklarla, kadınlarla beş on er,

Bir yanda alev yüzlü yezid ordusu mahşer.

Kurtlar gibi saldırdı, homurdandı, savaştı;

Yetmiş yiğitin kellesi mızraklara bastı.

Bir böyle savaş, böyle zafer görmedi Mirrih;

Bir böyle civanmerdliği kaydetmedi tarih.

 

İskenderun, Antakya mıdır sizlere ülkü?

İlk hamlede karşında bulursun Atatürk’ü.

 

 HÜSEYİN SİRET

                      04.01.1937

 

*****

 

 

“Olmıcaktı, olmıcaktı”

 

 

            (Laf yine dönüp dolaşıp hocalara geliyor. Tahsin Ağabey o kadar çok seviyor ve saygı duyuyor ki, en çok hocalarından bahsediyor sohbetimizde…)

 

Rıkfı Bey Boşnaktır, Balkanlı şivesiyle konuşurdu. Çok hızlı ve anlaşılmaz! “Olmıcaktı, olmıcaktı!” der hemen kulağını çekerdi. O devirde yo-yo diye bir şey çıkmıştı, yuvarlak bir makaraya ipi sarıyorsunuz, sonra sallıyorsunuz. Amaaa nereden? Üst kattan aşağıya! Hem de merdiven boşluğundan! Rıfkı Bey gelir, “Olmıcaktı, olmıcaktı” der, toplardı makaralarımızı. Fakat biz gene yapardık!

 

Ali Kami Bey fevkalade bir insandı. Darüşşafaka’nın gelmiş geçmiş en büyük müdürüdür. Cumartesi günleri öğleden sonra tatil olurdu. Saat 12.00’de merdivenden çıkınca büyük salon vardır, orada toplanıp tabur olurduk. Ali Kami Bey gelir herkesi gözden geçirir, kıyafetlerimize bakar sonra da “Darüşşafakalı gibi hareket edin! İyi tatiller!” diler, bizi bırakırdı.

 

(Ağabeylerimizin hem sanat ve edebiyatla hem de aynı zamanda sporla uğraşmaları beni oldukça şaşırtıyor. Günümüz sporcuları neredeyse günlük gazete bile okumuyorlar.)

 

Ben mektepte bekâr kalıyordum. Akşam üzeri dönerdim. Arkadaşlarla Kadıköy’e Fenerbahçe maçına giderdik. Fenerbahçe Kulübü’nde bizim mektepten oynayan çok büyük oyuncular vardı. Gideriz, girişte bekleriz. Biletliler girdikten sonra kapıyı açarlar, hepimizi stada alırlardı. Üzerimizde harici elbiselerimiz var. Her yerde tanınırdık. Bizi maça parasız alırlardı.

 

Maçtan çıkınca mektebe akşam yemeğine yetişeceğiz. O zamanlar maçlar gündüz oynanıyor! Fenerbahçe Stadı’ndan iskeleye kadar koşarım. Oradan vapurla karşıya geçince yine iskeleden koşarak Küçükpazar, Zeyrek, Derebeyi Ortaokulu’nun yanından mektebe yemeğe yetişirdim. Atletizmciydik yaa!

 

Ne günlerdi o günler, anlatmakla bitmez ki. O zamanlarda Darüşşafaka’nın hemen hemen bütün öğrencileri İstanbul’u koşarak dolaşırdık! Tramvay üç kuruş. Binecek para yok ki!

 

Mektepte duvardan kaçanlardan değildim! Ama bir-iki defa ben de kaçtım. Aziz’le beraber. Gece Şehzadebaşı’ndaki tiyatroya giderdik. İkimiz de tiyatro meraklısıydık. Şehir Tiyatroları’nda paradis’ye! Paradis, cennet demek! Paradis elli bir kuruştu. Ses Tiyatrosu diye eski bir Fransız tiyatrosu vardı. Orada oynayan bütün operetleri seyrederdik.

 

Paradis’de ne mi izlerdik? Ooooo…. O zamanların en meşhur oyunu! ‘Lüküs Hayat’ opereti, ‘Deli Dolu’ opereti… Kimler oynamazdı ki. Hazım Körmükçü, Bedia Muvahhit, Muammer Karaca, Feriha Tevfik (Türkiye güzeli), Cahide Sonku… Cahide o zaman baledeydi. Sonra başrollerde çıkmaya başladı.

 

(Tahsin Ağabey zevk ve neşeyle Lüküs Hayat operetini söylemeye başlıyor. Ne sözleri unutmuş ne de melodisini. Müziği çok sevdiği hemen belli oluyor. Masada oturuyoruz ama elleriyle yaptığı dans hareketlerine sanki ayakları da katılıyor. Onu kafasında kırmızı kep ve Darüşşafaka üniformasıyla Lüküs Hayat operetini oynarken hayal ediyorum.)

 

Şişli’de bir apartıman

Yoksa eğer halin yaman

Nikel-kübik mobilyalar,

Duvarda yağlı boyalar

 

İki tane otomobil

Biri açık, biri değil

Aşçı, uşak, hizmetçiler

Dolu mutfak, dolu kiler

 

Hanım gider, sen gidersin

Gündüzleri çaydan çaya

Gece olur, davetlisin

Ya dineye ya baloya

 

Hey

Lüküs hayat, lüküs hayat

Bak keyfine yan gel de yat

Ne güzel şey

Oh ne rahat

Yoktur eşin lüküs hayat

……………….

………………….

 

Sinemaya da giderdik. Beyoğlu sinemaları birinci vizyon otuz beş kuruştu ama biz Şehzadebaşı’na giderdik. Çünkü ertesi hafta Beyoğlu’nda oynayan filmlerden iki tanesi bir arada on beş kuruş olurdu. İstanbul’un en ilginç sinemaları Şehzadebaşı’ndaydı. Osmanlı devrinde ‘Direklerarası’ denilen yerdeydi bu sinemalar. Saraçhane’den Beyazıt’a uzanan yolun sol tarafında, yan yana üç sinema vardı: Kulüp, Turan ve Ferah. Biz Ferah’a giderdik. Film aralarında her türlü yiyecek ve içecek satılırdı; simitçi, börekçi, şekerci, tatlıcı… Ne ararsanız vardı. Oysa diğer sinemalarda sadece dondurma ve gazoz satılırdı.

 

*****

           

Valide Bendi

 

Bir gün biyoloji öğretmenimiz Selahattin Bey bizi Terkos’a, Belgrad Ormanı’ndaki Valide Bendi’ne götürdü, yayan! Bu Valide Bendi ve diğer bentler İstanbul’un su ihtiyacını karşılıyormuş.

 

  1. yüzyılda, Sultan I. Mahmut döneminde kentin kuzeyindeki Bahçeköy’den Haliç çevresine, Beyoğlu, Galata, Beşiktaş yöresine su sağlayan Taksim şebekesi yapılmış. Valide, Topuzlu, Sultan Mahmud bentleri ve Bahçeköy, Sultan Kemeri ile kente getirilen su, Taksim’deki dağıtım merkeziyle İstanbul’un bazı bölgelerinin su ihtiyacını karşılamaktaymış.

 

Mektepte atletizme katıldım, uzun mesafe takımı yapıldı. Uzun mesafe bin beş yüz metre koşuyordum. Sabahleyin erkenden kalkar, mektebin etrafında on tur atardım. Tabii kahvaltıdan önce. Sonra kır koşusu da yapardık. Mektepten çıkamıyoruz ya… Bize bahane olurdu. Grup halinde koşarak çıkardık, Edirnekapı’nın oralarda dolaşır, mektebe dönerdik.

 

Mektebin alt katı; geniş, dümdüz taşlıktı, tekerlekli paten kayardık. Orhan’la pinpon oynardık. İlk ve orta kısmda futbola da merakım vardı. Aziz Çöl’le birlikte, ikimiz de Fenerbahçeliydik. Fenerbahçe’nin beki vardı: Yaşar. Ben Yaşar olurdum, Aziz de kaleci Hüsamettin rolündeydi. Zil çalar çalmaz hemen koşardık küçük sahayı kapmaya! Çünkü sahayı kim kaparsa onun olurdu. Darüşşafaka’da çok güzel günlerimiz geçti.

 

*****

 

 

Kademe kademe yükseldim.

 

Darüşşafaka’dan 1939’da mezun oldum. Kimsem yoktu. Biraz bana yakınlık gösterenlerin yanında kaldım ama çok uzun olmadı bu. Annemi babamdan önce kaybetmiştim. Babamı kaybettiğim zaman ise ikinci annem vardı. Bana maddi olarak yardım edebilecek, destek olacak kimse yoktu. Dolayısıyla çalışmak zorundaydım. Mektebi bitirince önce kimya fakültesine yazıldım. Serbestti o zamanlar. Ama yüksek kimyada bir sene kalabildim. Foxy Arnt diye birisi vardı. Laboratuvar masrafı istedi bizden. Benim param yoktu, veremedim. Bu yüzden fakülteden ayrılmaya mecbur oldum. Kimya fakültesinin rozetini ancak bir ay takabildim.

 

Tan gazetesi Zekeriya Sertel’lerindi, Nâzım da oradaydı. Fakat Zekeriya Sertel’lerle beraber bir müddet sağcılar da yazmıştı. Beni önce ücretsiz çalıştırdılar, adliye polis muhabiri olarak birisinin yanına verdiler. Yanında çalıştığım arkadaş “Seni bir yere götüreceğim, kimseye söylemeyeceksin” dedi. Eminönü’nde, şimdi Milli Piyango’nun bulunduğu bir yer var, Hacı Bekir’in karşısında. 4. Vakıf Han. Orada büyük bir kıraathane vardı. Kıraathanenin içindeki yan merdivenlerden çıkılınca bir asma kat var. Beni oraya götürdü. Bir girdik, bütün gazeteciler orada! Prafa oynuyorlar!

 

Arkadaşım anlattı; “Gazeteye 11.00-11.30’da gidersin, sekreterler ‘Şunu şunu yapacaksın’ diye görev verir, sonra da buraya gelirsin. Her gün birisi nöbetçidir. Dolaşır, akşam üstü 17.00’de buraya gelir, haberleri verir sen de alır gidersin” dedi.

 

Baktım, bütün adliye, vilayet muhabirleri orada. Ve baktım gazetelere, hepsinde aynı haberler çıkıyor. Ben de öyle yaptım. Polisten sonra vilayete sonra da ekonomiye baktım. Kademe kademe yükseldim.

 

Daha sonra Ahmet Emin Yalman’ın Vatan gazetesi kuruluyordu, hepimiz oraya geçtik. Yani Vatan’ın açılışında oradaydım. Bana da bir asker verdiler, işi biliyorum ya! Faruk Ferit diye bir çocuk. Ekonomideydim o sıralar. Yalnız, Faruk gazetecilerin merdiven üstüne gitmedi hiç, yalnız başına çalıştı ve zamanla çok meşhur oldu. Sonra Amerika’ya gitti.

 

*****

 

 

“Tahsin Bumin duman attırıyor!”

 

 

Ben gazetede çalışırken hukuk fakültesine kayıt yaptırmıştım ama yine fakülteye gitmiyorum. O sıralarda Ticaret Bakanlığı İstanbul Fiyat Murakebe Kurulu kurulacakmış. İmtihan açıldı, girdim kazandım. İmtihanı kazanınca teşkilata geçtim. İstanbul Fiyat Murakebe Komisyonu’nda hem murakıplık hem de raportörlük yaptım. O zamanlar bütün ithal mallar o komisyondan geçiyordu. Komisyon karar alıyor, şu kadar mal satılacak, şu kadar mal tevzi edilecek falan diye. Her işlemi ben yapıyordum.

 

Kaç yaşındayım biliyor musun? 21 yaşındayım! Birden dünya âleme meşhur oldum. Bütün piyasada benim resimlerim vardı; “Tahsin Bumin duman attırıyor!” diye. Ama ben kimseye haksızlık da yapmadım.

 

O şekilde çalışırken müddetim doldu askere gittim. Harp içinde Kars’ta 2.5 sene yedek subay olarak askerlik yaptım. Orhan Pamuk’un ‘Kar’ kitabını da okudum. O kitapta bir şey yok. Ben ordaydım o zamanlar..

 

Askerlik dönüşü iktisat fakültesine başladım. Maalesef üçüncü sınıfta bıraktım. Neden? Çok sıkıntı çektim, o kadar sıkıntı çektim ki mesela para kazanmak için ecza depolarına falan zarf yaptım. Tanesi bir kuruş, bin tane yapıyordum on lira alıyordum. O zamanlar baskı filan yoktu.

 

Fakülte birinci sınıftaydım. Bir gün tanımadığımız birileri geldiler ama talebeydiler. “Hadi Bâb-ı Âli’ye gidiyoruz” dediler. Kapılar açıldı, koşarak Bâb-ı Âli’ye gittik. Aşağı indik ki bir de ne görelim; Tan gazetesinin önünde öhöööö… kâğıtlar, rulolar… Bütün rulolar denize kadar sallanmış, daktilo makineleri sokakta yerlerde. Sonra biz dağıldık oradan. Onlar yürümüşler. Dört sene önce orada çalışmıştım. Biz öğrenciydik, olayların farkında değildik. Ne için gittiğimizi de bilmiyoruz. Sonradan gazeteden okuduk olayları.

 

 

Yuvaya Dönüş

 

O arada üniversiteye giderken arkadaşım Mukadder vardı. Onunla ikimiz Darüşşafaka’da muallim muavinliğine talip olduk. Bizi aldılar. Rıfkı Bey vardı, hep beraber muallim muavinliği yapıyoruz. Çocuklar da beni tanıyordu zaten.

 

Üniversitede de mektepteki işim de gayet güzel gidiyor. İkinci sınıftayken münazara ekibindeyim. Çünkü orada da tanındım. Son sınıflarla münazaraya çıkıyorum. Onlar liberaldi ben devletçiydim. Kendi görüşlerim liberal olmasına rağmen. Bu arada Darüşşafaka’ya Vasfi Mahir Kocatürk müdür oldu. Eski Darüşşafakalı abimizdir. Bir müddet sonra tutturdu “Mektepte altı gün devamlı kalacaksınız” diye. “Abi biz fakülteye gidiyoruz, yapma etme! Ben üçüncü sınıftayım. Ne yapacağız?” Dinlemedi bizi. Mukadder’le beraber mecbur olduk istifa etmeye. Darüşşafaka’dan ayrıldık. Kaldık mı açıkta!

 

Tesadüfen bir yılbaşı gecesi Doğan Sigorta’nın şeflerinden bir tanesiyle arkadaş olmuştum. Yabancı bir adam ama Türkleşmiş. Ahbaplık etmiştik. Benim fakültede olduğumu, durumumu falan anlatmıştım. Böyle böyle oldu diye. “Benim bir arkadaşa ihtiyacım var, matematiğe kafası yatkın. Benimle beraber çalışır mısın?” dedi ve böylece 47 senesinde Doğan Sigorta’da reasürans bölümünde çalışmaya başladım. Şimdi ya işe devam edeceğim ya da fakülteye. Karar veremiyorum. Bahriyeli bir arkadaşım vardı, ona sordum;

 

– Bana bu kadar para veriyorlar. Beni de tuttular, sevdiler. Ne yapayım?

 

– “Yav sen benden fazla para alıyorsun” dedi.

 

O zaman bırakacağım fakülteyi dedim kendime. Çünkü gece yarısına kadar çalışıyorum bu işin başında. O zamanlar elle, fasit makinelerle çalışıyoruz. Böylece fakülteyi bırakmaya mecbur kaldım ve altı ay sonra o servise şef oldum. Emekli oluncaya kadar da sigorta işinde çalıştım.

 

*****

 

 

Hayatının her döneminde Darüşşafaka’ya hizmet etmiş.

 

Darüşşafaka ile ilşkilerim hiç kopmadı. Okuldan sonra Darüşşafaka’nın hem derneğinde çalıştım hem de spor kulübünde sekreterlik yaptım. Eski Cemiyet-i Tedrisi İslamiyye, Türk Okutma Kurulu Vakfı oldu, sonra Darüşşafaka Cemiyeti oldu. Hepsinde de üyeydim.

 

(Özenle sakladığı eski belgeleri çıkarıyor masaya. Birlikte bakıyoruz. Okuyamıyorum. Gülüyor.)

 

Bu eski Türkçe. Cemiyet-i İslami, kuruluşu 1332. Benim doğumumdan dört sene evvel. Burada cemiyetin üyelerinin isimleri yazıyor.

 

(Tahsin Ağabey tamamen o günleri yaşamaya başlıyor. Coşku ve sevinçle eski resimleri getiriyor, bakıyoruz birlikte. Her fotoğrafı uzun uzun anlatıyor, kişileri tanıtıyor. Yeşil siyah logoların olduğu kâğıtlar, Darüşşafaka haberlerinin yer aldığı gazete kupürleri. Darüşşafaka’dan gelen davetiyeler. Yeni kampusun resimleri, planları. Hepsi önümüzde.)

 

Bu davetiye de hayatımın davetiyesidir. 17 Temmuz 1992, Darüşşafaka’nın temel atma töreni davetiyesi.

 

Darüşşafaka’nın yeni binası açıldı, ben mektebi ziyarete gittim. Sınıflara çıktım, dolaşıyorum. Sıranın bir tanesinin kapağını açtım bunu buldum.

 

            OKUL

 

            Şu okul bir meyhane olsa

Öğrenciler garson, öğretmenler müşteri olsa

Şu çalan zil tango, içtiğimiz su viski olsa

Kitaplar roman, sıralar koltuk olsa

Okul müdürü memur, öğretmenler şahit olsa

Bütün sevenler bahtiyar olsa

Ne olur Allahım

Bütün bu hayaller gerçek olsa!

            19.05.1996

Hazırlık 2D

 

 

Yenilerin hayalleri… Bizim böyle hayallerimiz yoktu okumaktan başka. Bir hata ettim, imtihanda kopya çektim; ondan sonra da gazeteci oldum. Darüşşafaka Marşı’nı yazan kim biliyor musun? Ali Kami. (Ve marşı da söylüyor.)

 

Spor kulübünde Süreyya ile birlikte çalıştık. Voleybolcularımız vardı. Şampiyon olduk.

 

(Hemen bir gazete kupürünü açıyor ‘Muhteşem Türkler Sporda’. Birlikte okuyoruz. Sanki sadece ben okursam ya yanlış okuyacağım ya da atlayacağım gibi birlikte sesli okuyoruz haberi: Süper Basket Dergisi Avrupa’da haftanın panoramasını yayımladı. Haftanın en iyi takımı Daçka!)

 

Bir gün bir mektup geldi, “Darüşşafaka logosunu müsabaka açıp, değiştireceğiz” diye. “Müsabakaya katılan eserleri sergileyeceğiz, en çok hangisi beğenilirse onu Darüşşafaka logosu yapacağız.” Ben karşı çıktım. “Şöyle olacak, böyle olacak falan filan. Peki yapın bakalım”. Yaptılar. Logoya epeyce katılan olmuş. Ama değiştirilmesi için on kişi bile oy vermemiş. Kimse değiştirilmesini istemiyor. Toplantı günü konuşma yaptım. “Katiyen bu logo değişemez!” dedim. Oylandı, ittifakla eski logomuz katileştirildi. Bir daha değiştirilemeyecek. Bu, benim için çok büyük bir hatıradır.

 

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here