ORHAN GÜRELİ

0
70

 

4 ORHAN GÜRELİ

1930-1937

            İstanbulluyum, Tarabya’da, 8 Aralık 1916’da cuma günü saat 08.00’de doğmuşum, babamın bir resminin arkasında böyle yazıyordu. Nüfus kaydımda şöyle bir problem var: 25 Teşrini Sani 1332 tarihinde doğmuşum; bunu yeni takvime çevirdiğimiz zaman 8 Aralık 1916 eder, fakat babam nüfus kâğıdımı çıkartırken 1333 diye çıkartmış ve ondan sonra ben resmi işlemlerimi daima 1917 tarihi itibariyle yürüttüm.

Babam Tarabya’da telgraf müdürüymüş. İttihatçılarla çok yakınlığı varmış; Enver Paşa, Sadrazam Talat Paşa’larla falan.. Hatta benim doğumumda Sadrazam Talat Paşa gelmiş ve bir altın hediye etmiş. ‘Milli Mücadele’ başlayınca babam bizleri de alarak 1920-21 falan, gizlice Anadolu’ya geçiyor. İlkokula 1925’te Eskişehir’de başladım. O zaman babam yanımızdaydı, sonra ikinci sınıfı Adapazarı’nda okudum. Babam oraya da geldi ama 1926’da babam hastalanınca İstanbul’a döndük. O sene babamı kaybettik.

Dokuz yaşlarındayken… Selimiye’de oturuyorduk; anneannemler Bandırma’daydı o zamanlar. Babam ölünce zaman zaman oraya gidiyorduk, bir ara orada kaldık. Sonra annem Bandırma’da kalmak istemedi. Sonbaharda İstanbul’a döndük, 1928’e kadar Selimiye’de oturduk. Eee.. ne yapacaksın, o zamanlar okuma imkânlarımız sınırlıydı. Balmumcu’da Dumlupınar Yatılı Mektebi vardı. İlk mektebi orada okuyarak beşi bitirdim. Kız kardeşim de Gazipaşa Şehir Yatılı Mektebi’ne gitti.

 

Yatılı bir okula girmek icap edince muhtelif okullar vardı. Zaten bir tanesi Trabzon’da ‘Muallim Mektebi’ydi; annem oraya göndermek istemedi. İstanbul’da Kabataş vardı, fakat ona da durumumuz müsait değildi. Onun üzerine Darüşşafaka’ya müracaat ettik; 1929 Ekimi’ydi, imtihanı kazandım, sıra kuraya geldi. Kurada 7 numaralı namzet çıktı. “Biz sizi çağırırız” dediler fakat çağırmadılar. O seneyi dışarıda boş geçirdim. Ertesi sene tekrar Darüşşafaka’ya müracaat ettim. Tekrar imtihanı kazandım, bu sefer kurada 4 numara çektim.

 

*****

 

 

Nihayet Darüşşafaka’ya giriyor Orhan Ağabey…

 

Darüşşafaka’ya 1930’da girdim, evvela 4. sınıfa aldılar bizi. Bir hafta sonra Kazım Uz Bey bize bir imtihan yaptı ve 5. sınıfa geçirdiler. Biz zaten 5’i bitirerek gelmiştik; “Biz 6. sınıfa da geçebiliriz” deyince bizi tekrar imtihana aldılar, kâğıtları falan dağıttılar. Ama ben Fransızca bilmiyordum. O sırada bizim sınıf mümessili ‘110 Ahmet’ vardı; “Efendim onlar Fransızca okumadılar, başaramazlar” deyince Kazım Uz Bey, Ali Kami Bey’e gitti. Görüştü sonra döndü geldi, topladı kâğıtları; “Tamam 5’te kalacaksınız” dedi. Öylece 5’ten devam ettim.

 

Darüşşafaka’da bekâr kaldım. Annem evvela Selimiye’de idi. Kızkardeşim de ‘Muallim Mektebi’nde idi. Annem yalnız başına hayatını kazanıyordu. Sonra Fatih’e geldi. 932’de evlenince tekrar Selimiye’ye geçti. O zaman evci çıkmaya başladım.

 

Darüşşafaka’da bir aralık bana şair filan diyecek oldular ama tutmadı, bana hep ‘4 Orhan’ dediler.

 

*****

 

Darüşşafaka’nın en zor yıllarıymış o yıllar…

 

O zamanları bayağı zor şartlar altında geçirmişiz. En çok hatırladığım, bir kere soba yoktu. Küçücük çocuğuz, donardık. Bir süre sonra yalnız sınıflara soba kondu ama üst kattaki yatakhanelerde yoktu. Sabahleyin herkes karanlıkta erkenden kalkar sobaların başına üşüşürdük. Sobalar tüter, dumanlar içinde ısınmaya çalışırdık. Sonra yine soba olmayan üst kattaki yemekhaneye giderdik.

 

Okulumuz tek bir binaydı. Dıştan iki taraflı dış merdivenlerden girilince o katta iki tarafta da geniş salonlar vardır. O salonlardan Haliç tarafındaki merdivenlerden çıkınca sol tarafta idare muavinlerinin odaları vardı. Sağ taraftaki koridora girince orada da odalar vardır. Bu odalardan bir tanesi de cami idi. Daha ilerisinde de fizik laboratuvarı vardı. Oradaki salondan büyük geniş merdivenlerle üst kata çıkılırdı. En üst katta da yemekhane vardı.

 

Özel salonumuz olarak bir musiki odamız vardı. Hafız Zekai Dede’nin oğlu meşhur Hafız Ahmet Efendi bizim musiki hocamızdı ve onun musiki odası vardı.

 

Bir de fizik laboratuvarımız vardı, fizik tatbikatı yapardık. Hocamız Yakup Nasubi (Tatar) idi. Daha evvelki hocamız Nami Bey’di ama fiziği 9. sınıftan sonra okuduk. Ondan evvel başka şeyler okuduk. Sonra özel oda olarak bahçede cimnastik salonunun yanında kimya laboratuvarımız vardı. Hocamız Reşat Alasya idi.

 

Bir de özel oda olarak yukarıda büyük bir resimhane ve müze vardı. Resim hocamız Agâh Bey’di. Resim odasının başında bulunanlar da İhsan Devrim, Farisi, İhsan Güzey ve ‘149 Seyfi’ydi. Onlar güzel resim yapardı, aynı zamanda da müzeydi orası.

 

Alt katta camimiz vardı; mescit ama biz ona cami derdik. Namazımızı orada kılardık. Bizim zamanımızda namaz mecburiyeti yoktu, ben Darüşşafaka’ya girdiğimde 30’da kalkmıştı ama biz; Ahmet, ben, İlyas, Mehmet namaza devam ederdik, oruç tutardık. Hatta  merdivenlerin sahanlığında cami varken ezan okunurdu; o boşlukta ben de ezan okurdum zaman zaman. (Gülümsüyor.)

 

Sonra camiyi 34’te falan kapattılar ama o sırada Ali Kami Bey kütüphaneyi bana vermişti. Kütüphanenin başında da çok yaşlı Arif Bey adında hoca değildi de bir zat vardı. Ali Kami Bey bana; “Sen Arif Bey’e yardımcı ol” dedi ve kütüphanenin anahtarını bana verdi. Kütüphanenin bütün kayıtlarını ben tuttum. Arif Bey’le beraber otururduk. O bana Arapça falan gösterirdi. Kütüphane halı döşeliydi. Köşede kıbleye uygun bir yer vardı. Ahmet de gelirdi, biz namazımızı orada kılardık. Yani caminin kapatılması bizi etkilemedi.

 

Bu cami işi kalkınca yemekhaneden akşam yemeklerimizden kaplara ayırır, yukarıya çıkarırdık. Gece birbirimizi uyandırıp sahur yemeğini yerdik. Bir defasında zeytinyağlı pırasa yemeği vardı; gece kalktık, açtık kabı, soba filan olmadığı için yemek şıkır şıkır buz tutmuş. Yemeği buzlu buzlu yedik. (Gülüyordu Orhan Ağabey, ağzında çıtır çıtır buzlu pırasanın tadıyla.)

 

(Bizim öğrencilik yıllarımzda okulda yediğimiz yemekler mükemmeldi. Dayanamayıp  Orhan Ağabey’e o yıllardaki yemeklerin nasıl olduğunu soruyorum.)

 

Yemekler çok bolluk değildi. En çok üzüm hoşafı olurdu. Masalar altı kişilikti. Karavanayı tencereden bir kişi dağıtırdı. O tabaklara koyarken bir kişi de sofraya arkası dönük ayakta durur, yemeği dağıtan sorardı;

 

– Bu kime kime?

 

Ayaktaki arkadaş da bir ad söyler, o yemek ona verilirdi, iltimas geçmesin diye. Aramızda “Bu kime kime” yapılırdı.

 

Okul o yıllarda üç dönemdi: İptidai (4 ve 5’ler), Tali (6, 7, 8’ler) ve Âli (9, 10, 11’ler). Her bölüm öteki kısmın önünden geçemezdi. Böyle bir hiyerarşi vardı aramızda. Ve bu durum bir ahlak motive ederdi: Çok enteresan bir disiplin meselesiydi.

Mesela; ilk iki sınıfa iptidai bölüme 7 numara verirlerdi. Tali bölüme 10 numara, âli bölüme 10 numara. Yaptığınız her hatadan, kabahatten dolayı idare muavinlerinin veya ders hocalarının verdikleri raporlara göre notumuz kırılırdı. Bir ahlak numarası, yarım ahlak numarası ve dörtte bir ahlak numarası gibi numaralar verilir, her çarşamba günü divanhanede büyük camlı levhaya listeler asılırdı. Cezalar verilirdi: İhtar, tenbih, tekdir!

Eğer bir dönem içerisinde numaranızı bitirirseniz okuldan atılırdınız.

 

(“Ne tür olaylardan notunuz kırılırdı” diye soruyorum.)

 

Koridorda hızlı koştunuz, idare muavini elinde kâğıt, lap yazar! Yemekhaneye sıraya girmeden girdiniz, muavin lap yazar! Bahçede top oynarken camı kırdınız, muavin lap yazar! Veya disiplin kuruluna gittiniz -ki bu berbat bir durumdur-, o zaman ahlak numaranızdan bir numarayı kaybettiniz demektir.

 

(Biraz da derslerden ve sınıf ortamından bahsetmesini istiyorum Orhan Ağabey’den. Gururla öğreniyorum ki, ispiyonculuk Darüşşafakalıların mayasında hiçbir zaman bulunmamış.)

 

  1. sınıftaydık; sınıfımız amfi şeklindeydi. Birer kişilik kapaklı sıralarımız vardı. Kapakların içine eşyalarımızı koyardık. Kapaklar menteşeliydi, kilitleri vardı ve biz onları devamlı cilalatırdık. Bir gün Fransızca dersindeydik. Later Şefik Bey (Later; arz, dünya demek) eski bir konsolostu. ‘Lateeeerrr’ diye seslendiği için bu adı takmıştık.

 

İşte Later Şefik Bey derse gelince bizi pek disipline edemez, önde oturan bir arkadaşa tembih eder; “Gürültü falan olursa hemen not et, bana ver” derdi.O gün en önde oturan ‘169 Ziya’ya (Doktor Ziya Gürsan) verdi o görevi. Later derse başladı. En arkada pencerenin yanında oturuyorum. Benim yanımda da tam sağ tarafta uzun boylu ‘197 Cemal’ (Doktor oldu sonra) oturuyordu. ‘Karafi’ derdik biz ona. Fransızca kitabımızda bir Karafi vardı, arkadaşlarına şeker, karamela filan satardı. 197 Cemal de gider toptan şeker alır, tanesi bir kuruşa bize satardı. O şekerleri de sırasında saklardı. Ondan dolayı biz ona Karafi derdik.

 

Şimdi dersteyiz; Cemal’in, sırasının kapağını değiştirmesi icap etmiş. Bunu da derste yapmayı düşünmüş. Elinde keser var. Sıranın kapağını kaldırmaya kalktı, tabii kaldırınca paslı çiviler gaaaaaarrçç, etti. Bütün sınıf bize baktı. Ziya da baktı fakat bir şey göremedi. Çünkü Cemal hemen keseri bırakmıştı. Herkes önüne dönünce Cemal bir defa daha yaptı; gaaaaaarrçç. Tekrar döndüler baktılar. Later de baktı ama bir şey göremediler. Fakat ben gülmeye başladığım için Ziya, ben yapıyorum zannetmiş. Ders bitip çıkınca bir baktım ki dörtte bir numaranın karşısında benim ismim yazıyor. Hemen koştum Ziya’ya;

 

– “Eeeee.. Sınıftaki gürültüyü sen yaptın” dedi.

 

– “Ziya ben yapmadım” desem de anlaşamadık.

 

Ben de Rıfkı Bey’e gittim; o sırada da Rıfkı Bey beni çağırmıştı;

 

– Orhan sen ceza almışsın, ne oldu?

 

– Hocam ben de size söyleyecektim zaten. Ziya’nın söylediği şeyi yapan ben değilim. O yanlış zannetti.

 

– Peki kim yaptı?

 

– Sormayın hocam, arkadaşlar arasında ihbar bize yakışmaz. Ama bana güvenirseniz ben yapmadım.

 

– “Peki” dedi, Rıfkı Bey. Bana güvendi ve o notu sildiler.

 

*****

 

 

“Hocam ayakkabım yok”

 

 

Bizim bu lacivert elbiseler harici kıyafetlerimizdi, onları izinli çıkarken giyerdik. (Fotoğraflardan bakıyoruz.) Bir de dahili elbisemiz vardı; boz renkli şayaktan yapılmıştı. Şayak; kalın aba gibi bir şey, boz renkliydi, yani kirli deve tüyü rengi.

 

İki türlü ayakkabı verirlerdi bize. Ayakkabılarımız makosenler gibiydi, fakat üstü iki taraftan lastikliydi. Esneyerek rahat giyilmesi için. O lastikler okulda namaz kılındığı dönemlerde aptes almak ve camiye girip çıkarken kolay giyilip çıkarılması içindi. Harici ayakkabılarımız boyalıydı.

 

Hocalarıma karşı durumum iyiydi. Hatta Ali Kami Bey bana Salı günleri izin verirdi. Çünkü Beyazıt Camii’nde ikindi namazından sonra çok enteresan bir Kur’an-ı Kerim tefsir dersleri vardı. Meşhur Vanlı Abdülhakim Efendi verirdi bu dersi. Ben de onu öğrenmeye giderdim.

 

Bir gün yine gitmiştim; ders bitti, çıktım okula döneceğim… Baktım ayakkabım yok! Ben camide yalınayak kaldım. O sırada camide Rıfkı Bey de varmış, beni gördü. “Hocam ayakkabım yok” dedim. Gitti bana okuldan ayakkabı getirdi. Ayakkabıları giydim, okula döndüm. Beni severdi.

 

Abilik konusunda şöyle bir şey oldu: O zamanlar böyle durumları herkes bilmezdi, bu özel durumlar okulda mahrem kalırdı. 10. sınıftaydık. ‘101 Cemal’ diye çok iyi bir arkadaşımız vardı. Fakat çok canlı bir çocuktu. Notlarını bitirmiş, sadece 2.5 numarası kalmış. İki sene bu numarayı idare etmesi lazım. Ali Kami Bey beni odasına çağırdı (çok muhterem bir insandı), “Cemal’in notları böyle, bundan sonra sen hep Cemal’le birlikte olacaksın, Cemal’i hiç bırakmayacaksın” dedi.

 

Tabii ben hep Cemal’in yanında oldum. Aslında bunu fazla rijit uygulayacak tabiatlı insanlar değildik ama gene bir gün son sınıfa gelmiştik. En alttaki yemekhaneye sıra olunup ondan sonra sırayla içeri girilirdi. O gün Cemal erken girmiş, sırasız. Ama bu arada beraber olmamıza rağmen Cemal’in notu biraz daha azalmış. Cemal’in yemekhaneye erken girdiğini gören Hilmi Bey yazmış. Ben hemen gittim, Hilmi Bey’e, “O bendim” falan dedim ama kabul etmedi. Onun üzerine Ali Kami Bey’e gittim, “bendim” diye anlattım. Ali Kami Bey durumu anladı. Belli ki bir dayanışma var Cemal’in notunu sildiler.

 

Cemal subay oldu, Kuleli Askeri Lisesi’nin komutanlığına kadar yükseldi. Hareketli, çok sevimli bir arkadaşımızdı.

 

*****

 

“İşte ben bu oyunu buradaki gençlere oynuyorum”  

 

 

(İhsan Devrim Ağabey’den dinlediğim, sanat, edebiyat ve kültür faaliyetlerini bir kez de Orhan Ağabey’in anlatmasını rica ediyorum.)

 

İhsan Devrim ile birlikte ‘Gündüz’ diye bir dergi çıkarıyorduk. Ben de yardımcı olarak gidip yazarlardan makaleler, yazılar, şiirler alırdım. Cahit Sıtkı, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Peyami Sefa’lardan.

 

Sonra piyasadan Gündüz dergisine ilan verirlerdi, o ilan paralarını toplardım. Yazarların paralarını öderdim. Hatırlıyorum; bizim Gündüz, Osmanbey Site binasındaki Osmanbey Matbaası’nda basılırdı. Fazıl Hüsnü Dağlarca o zaman üsteğmendi, oraya gelirdi. Fazıl Hüsnü bize şiir verirdi. Ben de ona şiir başına 7.5 lira parayı matbaada verirdim. Yani benim kaçmama gerek yoktu, dışarıya izinli çıkabilirdim. Bu çıkmalarda da İhsan’la genellikle Tepebaşı’ndaki Darülbedai’ye (Şehir Tiyatrosu) giderdik. Darülbedai’de hemen kapının girişinde ‘paradi’ dediğimiz en ucuz yerde, en öne otururduk.

 

Bir gün tiyatro izlerken Muhsin Ertuğrul bütün oyunu durdurdu. Tiyatroda sessizlik.. Eliyle bizi gösterdi; “İşte ben bu oyunu buradaki gençlere oynuyorum” dedi.

 

Bizim devamlı geldiğimizi görmüş meğerse. Bu olay tiyatro tarihine geçecek enteresan bir olaydı.

 

Bâb-ı Âli’den kütüphaneye parayla kitap alırdım. Tahir-ül Mevlevi adında bir edebiyat hocamız vardı; her sabah bir kese kâğıdı şekerle okula gelir herkese birer tane dağıtırdı. Tahir-ül Mevlevi, Mehmet Akif’in yakın arkadaşıydı. Fatih Camii’nde Mehmet Akif ile beraber mesnevi okutmuşlar. Taşkasap’ta (o zaman Gureba’nın üstü yangın yeriydi) iki katlı bir evi vardı, bazı arkadaşlarla; Fethi Sezai (Bizden büyük abimizdi), Ahmet, Kemal falan beraber hafta sonlarında akşam üzerleri evine giderdik. Bize Şeyh Sadi’nin ‘Gülistan’ isimli eserini Farsça okuturdu. Yani bize Farsça öğretirdi. Tahir-ül Mevlevi okulda bize cilt yapmayı öğretirdi. Cilt tezgâhlarımız vardı. Karton, yapışkan falan, cilt malzemelerinin çoğunu kendisi getirir, kitapları cilt yapardık.

 

Hüseyin Siret Servet-i Fünun şairlerindendi. Bize 10’uncu  sınıfta gelmeye başladı. Çok dalgın bir hocaydı. Ali Kami Bey’in damadının bir oğlu vardı, bir gün onu bizim derse getirdi. Sonra o çocuğu öğrenci zannedip derse kaldırmıştı. Çok enteresan bir hocaydı. Bize tahrir (kompozisyon) yazdırırdı. Osmanbey’de otururdu. O hocanın da evine gitmiştim birkaç kere. Bana Servet-i Fünun edebiyatı üzerine ders verirdi. Yazdığım kompozisyonlardan “Bu çocukta imajinasyon kreatis (yaratıcı muhayyile) var” derdi.

 

Edebiyatım çok iyiydi. Buna mukabil matematik ve cebir tarafım da çok iyiydi. 9. sınıftaki ‘Mantık Lütfi’ hocamız baraj hocasıydı. Herkesi kırar geçirir, ondan geçmek çok zor olurdu. Ben onun en iyi talebelerinden birisiydim. 10. sınıfta Hasan Fehmi falan derse geldiği zaman tahtaya ya beni kaldırır yahut Seyfi’yi kaldırıp dersi bize verdirirdi. Sonra herkes aşağıda top filan oynarken biz sınıfta Seyfi ile beş parmak kalınlığındaki ‘FGM’den (Fransızca cebir) oyun oynar gibi cebir çözerdik.

 

Son sınıfta şubelere ayrılacağımız zaman edebiyat mı, fen mi diye hocalar arasında ihtilaf çıktı. ‘Mantık Lütfi’ ile fen hocaları fen şubesine istediler. Tahir Bey ile Siret Bey de “Olmaz, bu çocuk edebiyat okuyacak” dediler. Sonuçta edebiyatı bitirdim.

 

*****

 

Sen atletizm yapacaksın

 

Ben okulun tüm üç döneminde de ahlak notu kırdırmadan çıktığım için mezun olduğumda bana 25 lira mükâfat verdiler. Demek ki mıymıntı bir öğrenci imişim ben.

 

Darüşşafaka’da Galip Haktanır’larla Baki’lerle filan futbol oynamaya, güreş yapmaya başladım. O sıralarda ağırlık filan da kaldırıyorum. Darüşşafaka’ya Herr Frank adında bir cimnastik antrenörü geldi. Bir çalışma yaptı, hepimizi kontrolden geçirdi ve bana “Sen katiyen futbol oynamayacaksın. Ağırlık da kaldırmayacaksın, güreş de yapmayacaksın. Sen atletizm yapacaksın” dedi ve ben ondan sonra koşuya, atletizme başladım.

 

Mülkiye’ye gittiğim zaman orada da devam ettirdim bu atletizm çalışmalarımı. Macar bir antrenör vardı, onunla 100 metre 200 metre ve engelli çalışıyorduk. 19 Mayıs Stadyumu’nda Mülkiye takımına bayağı puanlar alırdık. Hatta hafta sonlarında falan arkadaşlarla beraber Fenerbahçe Stadyumu’na giderdik ve oradaki Red Louis adındaki atletizm antrenörü bize 100 metre 200 metre çalıştırırdı.

 

Darüşşafaka’da daha çok pinpon oynardık arkadaşlarla alt katta. Hatta ben çok iyi oynardım, Darüşşafaka’yı temsil ederdim. Darüşşafakalı arkadaşların çoğu beni pinpon oynuyorum diye hatırlarlar.

 

Sonra o geniş alt katta tekerlekli patenle kayardık. Patenler okulda vardı. Cimnastikhanedeydi. Enver’lerle filan birlikte taburenin üstünden atlayacak şekilde akrobasiler yapardık patenle.

 

*****

 

Cizvit bir hayatım oldu     

 

 

Hayatın çok zorluklarını yaşadık, bu yüzden daima aklımı kullandım. Aksamamak, bir arızaya varmamak için düzgün olmaya çalıştım. Zaten ben yapım itibariyle de prensiplere, ilkelere bağlı kalan bir insanım. Bana da Mülkiye’de ‘Prensiplere sadık Orhan’ derlerdi. Cizvit bir hayatım oldu, daima aklımı kullandım.

 

Okumayı çok severdim, Darüşşafaka’da 35 kuruş aylık verirlerdi. Okula Harem’den gelirdim. Vapurdan indikten sonra tramvaya binmez, okula yürüyerek gelirdim. Veya Darüşşafaka’dan vapura gelmek için tramvaya bir kuruşu vermeden Fatih, Zeyrek, Balıkpazarı derken köprüye kadar yürürdük. Ama ‘Sahaflar’a gider artırdığım paramla kitap alırdım.

 

(Kitap tutkusu çok üst seviyedeydi Orhan Ağabey’in. Çok zengin bir kütüphanesi vardı. Sohbetimizin bundan sonraki bölümü o zengin kütüphanede devam etti.)

 

 

*****

 

 

 

 

 

 

 

Orada gördüm Atatürk’ü.

 

 

            (Sohbetimiz sırasında söz dönüp dolaşıp Atatürk’e geliyor. Fettah Aytaç ve Fazıl Erciyaş ağabeyler Atatürk’ü görme şansına sahip olmuşlar. Acaba Orhan Güreli Ağabeyimiz de görmüş müydü o muhteşem kişiyi?)

 

Ahhh efendim… (Nasıl da derin bir iç çekişti) Atatürk’ü üç defa görme şansına nail oldum.

 

1926 senesi Haziran ayında kendisine İzmir suikastı yapılmadan bir gün evvel beyaz bir vapurla Bandırma’ya geldi. Babam ölmemişti henüz, biz de oradaydık. O zamanlar Bandırma’nın en zengin bir adamı vardı; iki katlı tek ev onundu. Atatürk vapurdan çıktı. Üzerinde gri bir elbise vardı. Bir de köpeği vardı yanında. Yürüyerek çarşıdan geçti, Mülki Bey’in evine misafir oldu. Çarşıdan geçerken insanlar biriktik ve baktık. Orada gördüm Atatürk’ü.

 

(Yine iç geçiriyor.) Darüşşafaka’da idim, sanırım 932 idi. Haydarpaşa Garı’nın oradaydık. “Atatürk geliyor” dediler. Hemen koşarak toplandık, durduk ve karşıdan Atatürk’ün gelişini gördük. Haydarpaşa Garı’nın büyük kapısından çıktı, merdivenlerden aşağı iniyordu; rıhtımda ‘Söğütlü Yatı’ vardı. Ona binecekti.

 

Son görüşüm ise 19 Mayıs 1938’de Ankara’daki stadyumun şeref tribününde idi. O zaman Mülkiye’de kayak takımındaydım. Geçit resminde önünden geçtik. Sonra gösteri için aletler kuruldu. Biz de Mülkiyeliler olarak şeref tribününün önünde akrobasi hareketleri yaptık. Atatürk’ün şeref tribününden bize bakarkenki resmi var bende.

 

(Orhan Ağabey albümlerden hemen bulup çıkarıyor Atatürk’ün şeref tribünündeki resmini. Siyah-beyaz fotoğraf.. Atatürk ülkesini emanet edeceği gençlerini seyrediyor.)

 

Atatürk’e o zaman stadyumda şeref tribününe çıkmak için asansör yaptılar. Sondu işte…

 

Ondan sonra hastalığı iyice arttı ve İstanbul’a geldi. Atatürk, o son görüşümüzden sonra rahatsızlandı. Ben o zaman Mülkiye 2. sınıftayım. Aşağı katta bir müzik salonumuz vardı. Radyo, plak çalar falan vardı müzik odamızda. Arkadaşlar akşam yemeğinden sonra toplanırlar; radyo dinlenir, hatta müzik çalar dans ederlerdi kendi aralarında.

 

Fakat Atatürk hastalanınca her akşam radyoda sağlığı hakkında bir tebliğ yayımlanmaya başladı. Derken bir gece evvel, yani 9 Kasım’da tebliğ yayımlanmadı. Tebliğ yayımlanmayınca biz Mülkiyeli arkadaşlar telaşlandık. Ne oldu falan filan diye sağa sola telefon ettik ama bir şey öğrenemedik. O zaman arkadaşlar “Radyo Evi’ne gidip ne olduğunu soruşturalım” dediler. Radyo Evi’ne girmek için benimle Kenan Belbes’i seçtiler; “Gidin Radyo Evi’nden bilgi alın, gelin” dediler. Biz Cebeci’den çıktık, Ankara’nın gece soğuğunda yürüyerek Radyo Evi’ne gittik. Kapı kapalı… Kapıları vurduk, vurduk jandarmalar açtılar. İçeri girdik ve bize “Bu akşam tebliğ yayımlanmayacak” dediler. Biz soruyoruz: “Neden?” Ama bize bir şey söylemediler. Döndük, geldik. Ertesi sabah radyodan haberi aldık.

 

Sonra Atatürk, Ankara’ya geldi; geldiği zaman Ulus Meydanı’nda Birinci Meclis ile Sayıştay arasındaki bir yere katafalk kondu. O gece hepimiz sırayla önünden geçtik. Ertesi gün de Etnografya Müzesi’ne götürüldü. O gün de Etnografya Müzesi’nin karşısındaki köşede, tepede yer aldım ve bütün korteji baştan aşağıya takip ettim.

 

  1. Yıl Bayramı’nda, 33 senesinde bizden bir grubu Ankara’ya götürecekler… “Nasıl seçelim” dediler ve bizi bir sıra yaptılar. Sonra belli bir boya kadar olanları geldiler, kestiler. Benim boyum tutmadı. Hatta iki üç kişi geride kaldım. Gidenler yüz kişi kadar vardı. Seçilenler Ankara’ya gittiler. Biz de onları geçirmeye istasyona gittik. Vagonun arkasında trenin kalkmasını bekliyoruz. O sırada Ankara’ya giden, Rusya’nın Hariciye Vekili ile Milli Savunma Bakanı olan Varoşurof ile Litfunof’u gördük. Onlar da 10. yıl dolayısıyla Atatürk’e gidiyorlarmış. Onlar da bizi gördüler ve gelip ellerimizi sıktılar.

 

*****

 

 

Tıbbiye’ye kaydımı yaptırmıştım.

 

 

Efendim; yıllarca yatılı olarak hep devlet sırtında okuduk. O zamanlar başka seçenekler yoktu ki. Darüşşafaka bitince Ankara’da yatılı olarak Siyasal Bilgiler’de Mülkiye’ye girdim.

Biz Darüşşafaka’yı bitirdiğimiz zaman sene 37. İmtihanla girilen üç tane yüksekokul vardı: Birisi Yüksek Mühendis Mektebi, birisi Mülkiye (Mülkiye’nin Ankara’ya gitmesinin ikinci senesiydi), bir de İstanbul’da Sanayii Nefise Mektebi’nin mimarlık bölümü. (Önce Güzel Sanatlar Akademisi oldu şimdi de Mimar Sinan Üniversitesi).

 

Arkadaşların bir kısmı Yüksek Mühendis Mektebi’ne gittiler ki orası da Teknik Üniversite oldu. O sırada annem; eniştem ve kardeşimle Ankara’daydı. Ben de onların yanına gitmiştim; liseler üzerinden Avrupa’ya talebe göndermek üzere Ankara’da açılan imtihana girmek üzere. Sonra o imtihanı kaldırdılar, dediler ki “Yüksekokul mezunlarını göndereceğiz.” Bunun üzerine eniştem de Mülkiye imtihanına girmem için bana ısrar ediyordu. Halbuki ben mimar olmak istiyordum. Fakat bu arada Ankara’ya gitmeden evvel Tıbbiye’ye kaydımı yaptırmıştım. Tıp talebe yurtlarına falan. Eğer hiçbir yere gidemezsem oraya gidecektim. Çünkü tıbbiye imtihansızdı ve yatılıydı. Yani o garantiydi.

 

Fakat bana ısrar ettiler. Ben mimar olmak için İstanbul’a gelecekken beni istasyonda trenden indirdiler. İstemeye istemeye Mülkiye imtihanına girdim, kazandım ve Mülkiye’yi bitirdim.

 

Mülkiye’yi Mayısta bitirmiştim. Sonra Maliye Vekâleti’nde stajyer olarak çalışmaya başladım, 1 Kasım 1941’de yedek subay okuluna gittim. O zamanlar harp içindeyiz ki harbin en ateşli zamanları… 42 Mayısı’nda 16. dönem yedek subay okulunu Ankara’da bitirdim, kurayı Balıkesir’e çektim. Bandırma’ya bir uçaksavar bataryasına tayinim çıktı. Tesadüf annemin memleketi de Bandırma idi ve 44 senesi nisan ayına kadar Bandırma’da askerlik yaptım.

 

Askerlik dönüşü İstanbul’da Defterdarlık’ta göreve başladım. Sonra Hesap Uzmanları Kurulu teşkil edildi 45’te. İmtihan açtılar, imtihanı kazandım. Hesap uzmanlığına tayinim çıktı. Kademe kademe ilerleyerek devam ettik. 65 yaşına gelinceye kadar ve yaş haddinden emekli oluncaya kadar çalıştım. Son çalışma alanım ‘Vergi Reformu’ konusu idi. 82 Temmuzu’nda emekli oldum.

 

(Mezuniyet sonrası Darüşşafakalılarla ilişkisinin nasıl devam ettiğini soruyorum Orhan Ağabey’e;)

 

İş hayatında çalışırken Darüşşafakalılarla tabii ki görüşüyordum. Hatta Ankara’da bulunduğum zamanlarda da Ankara’daki genel kurul toplantılarına katılıyordum ve oradaki Darüşşafakalılarla devamlı temaslarım vardı. Atatürk Orman Çiftliği’nde yapılan Darüşşafaka yemeklerine giderdim.

 

İstanbul’da da devamlı olarak genel kurul toplantılarına, pilav günlerine katıldım. Hatta bir aralık, -79 olacak- Darüşşafaka Cemiyeti Yönetim Kurulu’nda görev aldım. Bir süre çalıştım ve sonra bazı sebeplerden dolayı istifa ederek yönetim kurulu görevimden ayrıldım. Fakat bütün toplantılara katıldım. Bağlarımı hiç koparmadım.

 

Toplantıların haricinde de Darüşşafakalılarla her zaman görüşüyordum; mesela sık temas halinde olduğum arkadaşlarım 168 Ahmet Okumuş, İhsan, Halit Ziya, Galip Kaynak’lar vardı.

 

*****

 

Doğuştan Beşiktaşlı…

 

Uzun süre Beşiktaş’ta oturmamız nedeniyle Beşiktaş’a sempatizandım. Beşiktaşlılarla alakam hep oldu. Sonra bizim Dumlupınar Mektebi’ndeki spor hocamız Beşiktaşlı ‘Baba Hüsnü’ydü. Beşiktaş’ta kaptanlık falan yaptı. Bir tane daha vardı spor hocamız, o da kolejden gelirdi. Hatta bize beyzbol filan oynatırdı. Ayrıca Beşiktaşlı arkadaşlarım vardı. Maçlara devamlı giderdim. Beşiktaş’ın yönetiminde de görev yaptım. 947’de İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü’ne girdim; beş sene başkanlık yaptım, yönetim kurulunda çalıştım.

 

(Tan Matbaası’nın yakılmasına da tanık olmuş Orhan Ağabeyimiz.)

 

İstanbul’da çalışırken öğle vakitleri daima İhsan’ın Bâb-ı Âli’deki ABC Kitabevi’ne uğrar sohbet ederdik. Orhan Veli, Faris, Agop Arat, ressam Hüsamettin Bozok filan da gelirdi.

Efendim… 6 Aralık 1944’teki Tan Matbaası’nın tahribatı baskınında ben tesadüfen o sahneleri gördüm. Hocapaşa Vergi Dairesi’nde tahakkuk şubesinde çalışıyordum. Birtakım gürültüler, hareketler olunca biz hemen Hocapaşa’dan koştuk geldik. Bâb-ı Âli’ye çok yakındır 100, 150 metre falan. Bâb-ı Âli girişinde soldan 4. binaydı Tan Matbaası. Bir cemmi-i gafir (büyük kalabalık), büyük bir kitle bobinleri, kâğıtları bilmem ne… Ellerine ne geçirirlerse aşağıya atıyorlar, (Heyecanla anlatıyor, göğsü inip kalkmaya başlıyor.) bağırıp çağırıyorlar filan. Biz o heyecanları yaşadık efendim! Tan Matbaası’nı komünistlikten bastılar. Talebe Birliği, sol harekete karşı.

 

Bâb-ı Âli’nin daha yukarısında da İhsan’ın ABC Kitabevi vardı; onu da tahrip ettiler. Sonra oradan Beyoğlu’na falan yürüdüler, bağıra çağıra. O kafile bilinçsiz ve gereksizdi.

 

Bir broşürden dolayı Faris’i takibata aldılar, içeriye. Fakat zavallıcık işte… Ben de iyi görüşürdüm Faris’le. Sonra İhsan Bakırköy’de Bakır Kitabevi’ni açtı, oraya da giderdim.

 

(O kadar çok resim vardı ki Darüşşafaka’dan, her yerde çekilmiş. Sınıfta, bahçede, spor yaparken, kar oynarken, denizdeyken, hocalarla birlikte, lisedeyken askeri kampta. Yaşamın en mutlu günleri kare kare dondurulmuş resimlerde. Tanrı flaşını patlatmış ve anasız-babasız yetim bir çocukluğun kaderini değiştirerek en mutlu günlerinin geçtiği Darüşşafaka’yı ölümsüzleştirivermiş.)

 

Okulda fotoğrafları bir sınıf arkadaşımız vardı; ‘Foto Kazım’, Kel Kazım derdik. O çekerdi. Bir el makinesi vardı. Bizden çektiği fotoğraflar için 3 kuruş, 5 kuruş alırdı. Bütün arkadaşlarda vardır bu resimlerden, hepimiz alırdık. Sonra mezun olunca bizden aldığı resim paralarıyla gitti Üsküdar’da Doğancılar’da ev satın aldı. (Gülüyoruz.)

 

            Ve resimler

 

(Tek tek, gruplar, sporcular.. Her kartta tek tek arkadaşlarının, hocalarının isimlerini söylüyor; olayı, mekânı ve hayat öykülerini anlatıyor.)

 

Her Frank… Atletizm antrenörü, bizi atletizme teşvik eden o.

Siret Özsever…

Ali Kami…

Cavit Bey…

Kazım Uz… Bestekâr.

Cemil Sena Ongun…

Şu sarıklı camideki imamımız İzzet Efendi…

Salim Ahmet Çalışkan… Doktorumuz.

Lütfi Atalık… Riyaziye, hendese…

Hasan Fehmi Bey…

Reşat Alasya…

Cimnastik hocası İlhami Bey…

 

Necati Bey, coğrafya hocamızdı. Bu Necati Bey kimdir biliyor musun? Atatürk’ün nutkunda adı geçer; Atatürk’ü seçimden düşürebilmek için takriye verenlerden.

 

Bu Later dediğimiz Fransızcacı Şefik Bey. (Ali Şefik Eyisan.)

Agâh Bey… Resim hocamız.

Hozer Sadık Bey…

Fethi Sezai…

Ömer Nasuhi… Din hocası (Diyanet İşleri Başkanı)

Yakup Nasubi… Fizik.

Aaaaa… Bu da Ali Rıza Bey. Ambar işlerine bakardı.

Bu da diş doktorumuz Kemal Bey. Aşağıda diş laboratuvarı vardı, devamlı bulunurdu.

354 Hakkı’ Sümer… (Talat Aydemir’lerle o hareketi yapan.)

35 Kürt Ali’…

Bu da ‘Kıllı Mehmet’…

101 Cemal’… İşte Cemal bu. Kuleli Askeri Lisesi’nin komutanlığını yapan.

Sarışın Selma’… Adı Selim’di. Zenci olduğu için öyle söylerdik.

İhsan… Faris…

Tahir-ül Mevlevi…

 

(Fotoğrafın arkasını okuyoruz, Tahir-ül Mevlevi’nin kendi el yazısı)

 

            Hayat dedikleri muğlak bilmece

            Dalmış bir adamın kısa düşüdür

            O sırrı halleden şu resmi seyret

            Mazinin atiye görünüşüdür.

 

1937, Tahir-ül Mevlevi.

 

*****

 

(Orhan Güreli Ağabey’i yıllardır tanırım. Son derece kibar ve beyefendi biriydi. O da Fettah Bey gibi bizlere isimlerimizle hitap etmez, ismimizin sonuna mutlaka bey sıfatını eklerdi. Orhan Ağabey’in oğlu Hüsnü Güreli de çok yakın arkadaşımdır. Hüsnü ile Beşiktaş yönetiminde birlikte çalıştık. Hüsnü vesilesiyle Orhan Ağabey’i aile ortamında da tanıma fırsatım oldu. Ailesine çok düşkündü. Değerli eşinin vefatından sonra inzivaya çekildi denebilir. Her ne kadar Darüşşafakalılar Derneği’nin Ortaköy’deki binasındaki ‘Çarşamba Toplantıları’na katılmaya devam ediyorsa da eski tadı kalmamıştı.

 

            Bu röportaj işte o günlerde yapıldı. Belki de Darüşşafaka ile ilgili son görüşmesiydi bu. Allah’tan rahmet diliyorum. Nur içinde yat Orhan Güreli Ağabey.)

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here