ŞEMSETTİN KESKİNER

0
75

 

ŞEMSETTİN KESKİNER

219 AYAZPAŞALI

1934-1941

 

70 sene evvelki Şemsi’yi kaybettim siz bana 70 sene evvelki Darüşşafaka’yı soruyorsunuz…

Doğma büyüme İstanbul Ayazpaşalıyım. Alman Sefareti’nin yanında Park Otel vardır, aradan bir yokuş iner; o yokuşun havalisi Ayazpaşa diye adlandırılır. Atatürk de Park Otel’e gelip orada dinlenirdi.

Babam subaymış, İstanbul’dan çıkıp doğuya gitmişler Diyarbakır, Osmaniye, Lice, Kilis, Midyat… Buralarda hep dolaşmışız. Babam subay olduğu için askeri birliklerinin başında eşkıya tedibine (yok etmeye) vazifelendirilmişti, mütemadiyen köyler, kasabalar dolaşılıyordu. Bir tane kardeşimi sekiz dokuz aylıktı yolda kaybettik. Karda kışta katırların sırtındaydık; o zamanlar askerler ‘komutanım’ tabiri kullanmazlardı ‘Bey’ derlerdi. Bir asker gelip babama “Bey, Orhan’ı kaybettik” dedi, annem de ön taraftaydı; asker kıyafeti içinde sefere dahil oluyordu. Çünkü eşkıya kadın görürse hücum ederdi; babam, anneme haber vermeden yolun kenarında bir çukur açıp kardeşimi oraya defnettirmişti. Daha sonra annemle babam da hastalıktan vefat edince İstanbul’da amcalarım vardı, doktor olan amcam beni yanlarına aldı. İlkokulun ikinci sınıfının ilk karnesini Diyarbakır’da almıştım, ikinci dönemi İstanbul Fındıklı’daki bir okulda okudum, oradan da dördüncü sınıfta Darüşşafaka’ya girdim.

Darüşşafaka’ya girdikten sonra bekâr kaldım; anamız, babamız, kardeşimiz, yuvamız her şeyimiz Darüşşafaka oldu.

Ali Kami Bey gibi insanlar pek az gelir dünyaya, onunla ilgili şöyle bir anımı hatırlıyorum: Bir gün mektebin ‘bekâr yaylası’ndan birisi dışarıya taş atmış, taş da karşıdaki komşunun camını kırmış. Komşu, o taşı alıp Ali Kami Bey’e getirip vermiş. O hafta cumartesi izin günü, tabur olup büyük salona dizildik; çünkü biz dışarı çıkmadan önce Ali Kami Bey konuşur, üstümüzü başımızı kontrol eder öyle giderdik. O gün de konuştu konuştu en sonunda lafı taşa getirdi. “İşte o arkadaşınız mektebin onurunu, şerefini kirleten o arkadaşınız..” dedi ve elindeki kâğıda sarılı taşı yere fırlattı. Herkes pürdikkat taşa bakıyor; yerler karo, taş tıngır tıngır yuvarlanıyor, o sessizlikte sadece taşın sesi kulaklarımızda ve Ali Kami Bey’in bize bu müessir olayı anlatış biçimi o gün öyle bir kafamıza nakşoldu ki. Kendisi büyük bir pedagogdu.

 

Rıfkı Bey disipline bir insandı, asla despot değildi; kimseyi ismen çağırmazdı, herkese numarasıyla hitap ederdi, o kadar kişinin numarasını ezbere bilirdi. Gece yatakhaneleri dolaşır maazallah sol tarafınıza dönmüşseniz hemen seslenir: ‘219!’ Elini koyarak sağ tarafımıza çevirirdi. Nedeni sıhhi idi.

 

*****

 

 

Atatürk’ün karşısına çıkış…

 

Amcamların evi Kabataş’ta; ‘Setüstü’ vardır, vapur iskelesinin karşı istikametine gelecek şekilde olan köprü ‘Setüstü’ne çıkar, o köprünün ayağındaydı, ahşap bir evdi; geceleyin damda yıldızları sayardık, Şirketi Hayriye vapurlarının projektörleri evin içine girerdi, Dolmabahçe Sarayı da görünürdü. Atatürk zamanının büyük kısmını Dolmabahçe’de geçirirdi, sık sık caddeden üstü açık arabayla geçerek bir yerlere giderdi. Bir genç kızımız vardı; biz hala derdik, İstanbul Lisesi’nde onuncu sınıftaydı. Bir gün benim elimden tutup Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ün karşısına çıkardı ve Darüşşafaka’ya girebilmem için müsaadesini istemişti.

 

Atatürk vefat ettiği zaman Dolmabahçe’de izdihamdan kaç kişi ölmüştü, devlet töreni yapıldı ama candanlık açısından böyle bir cenaze töreni bir daha görmedim. Bütün devletler iştirak etmişti; Ruslar, tüfeklerinin dipçikleri omuzlarında, ağızları aşağıda olmak üzere bir Lenin’e bir de Atatürk’e o şekilde geçit yapmışlardı. Atatürk 81 doğumlu, 1914’te Cihan Harbi başlıyor ve bu 33 senede ne Trablusgarp ne Balkan ne Yemen, Libya, Fas, Çanakkale dememiş mücadele etmiş ve bir de ‘Nutuk’ gibi bir eseri bu mücadelelerin arasına yerleştirmiş ki tenkit edenler acaba onun kaçta kaçı olabilirler veya kaçta kaçını yapabilirler? Biz Atatürk’e tapardık ama tapılacak bir insandı o!

 

Darüşşafaka’da pazar günleri aşçıbaşına kumanya hazırlatıp dört beş arkadaş Heybeli Ada’ya giderdik, bizim dergâhımız orasıydı; denize girer, eğlenir, hoşça vakit geçirirdik. Arka bölümde otururken aynı yerde Rum gençleri de otururdu, onlar Rumca konuşurlarken kavga çıkarırdık “Türkiye’de yaşıyorsunuz, Türkçe konuşun!” diye.

 

*****

 

           

Sıfırcı Mustafa

 

Kıpkırmızı suratlı, kısa boylu bir hocaydı; derse girince “Selahattin gel oğlum, çıkar şunu” der, (Selahattin sınıf mümessiliydi.) Selahattin elini hocanın iç cebine atar, yassı bir şişe çıkarır; hoca ondan iki yudum alır “Koy yerine” der, Selahattin yine cebine koyardı. Herhalde hareket kabiliyetini yitirmişti, Kuleli’ye de derse giderdi. Ama o günkü çocukluğumuzla hiç kimse gidip de idareye “Hoca içki içiyor” dememiştir, orta mektebin son sınıfındayız yani o kadar olgun insanlardık. İnsanların hataları olabilir biz bu hataları kullanmazdık.

 

Sınıfımızda bir karikatürist vardı: Ali Ulvi. Demokrat Parti zamanında çizdiği karikatürle dillere destan olmuştu. Ali sınıfta en son sırada otururdu, Sıfırcı Mustafa gider “Ali oğlum, ak üstünde karalar birbirini kovalar! Ne yapıyorsun?” dedikten sonra çocuğun sırtına bir şaplak indirir, takılırdı.

 

Edebiyat dersimize Hüseyin Siret gelirdi, yaşı ilerlemiş olmasına rağmen çok şık giyinir, kravatını fındık büyüklüğünde bağlar, kalburüstü bir insandı. Hocalarımızın hepsi çok değerli, kalburüstü hocalardı; bizi öyle yetiştirdiler ki o gün öğrendiklerim hâlâ kafamın içindedir. Hüseyin Siret bizi imtihan yapacağı zaman özel olarak o günkü bütün gazeteleri alıp kürsünün üstüne koyardık. Gelir, sualleri sorar sonra kürsüde yan oturur; ayak ayak üstüne atıp gazeteleri sırayla okumaya başlardı. Biz de kitapları çıkarıp kopya çekerdik.

 

Altıncı sınıftayken ‘Sakallı Celal Hoca’ denilen zat-ı muhterem Kabataş Erkek Lisesi’nin felsefe hocasıydı, bize ‘libido’dan bahsederdi.

 

 

‘Mantık Lütfü’

 

‘Mantık Lütfü’ bize onuncu sınıfta derse girmeye başladı; çok kuvvetli bir matematik hocasıydı. Onuncu sınıftayken bizleri “Sen! Sen! Sen! Bir dahaki seneye fene geçeceksiniz, başka kimseyi istemiyorum!” diyerek ayırmıştı; çok otoriterdi ve bu kişileri idareye de bildirirdi. Benim mezun olduğum sene fen şubesi rekor kırmıştı, her sene altı, yedi kişi mezun verirken o sene on iki kişi mezun olmuştuk.

 

Mantık Lütfü’nün dersinden bir kere kaçtım; o gün çalışmamıştım, yemekhanenin çöplüğünün orada bir bidonun dibine çöküp saklanmıştım. Bizim derslerimiz öğleden sonra saat 16.30’a kadar tam tedrisat devam ederdi; ‘Mantık’ bizi öğle yemeğine de çıkarmazdı, derse girdiği vakit herkes yere bakardı tahtaya kaldırmasın diye. Öyle yarım yamalak çalıştığını anladı mı hemen “Kalk bakalım tahtaya” der. Beş saat tahtanın başında sualleri yapar; saçın başın, üstün bembeyaz tebeşire bulanırsın, o hiç aldırmazdı. Bu durumdan idare de hesap sormazdı, biz de şikâyet etmezdik.

 

Mantık Lütfü, İstanbul Erkek Lisesi’ne de derse giderdi, duyduğumuza göre Maarif Vekili’nin çocuğunu dersinden döndürmüş öyle babayiğit bir adamdı.

 

Agâh Bey resim hocamızdı, resim yapmaya meyyaldim, vesikalık resimleri aynı şekilde gölgeleriyle beraber büyütürdüm; ondan dolayı mektepte sergi falan açılacağı zaman bana “Hadi Şemsi evladım, şöyle birkaç tane resim yap da şuraya asalım, biraz yön değişsin” der, ben de sabaha kadar oturup birkaç resim yapardım.

 

Bez top oynardık, zil çalar çalmaz koridorda üç-dört kişi o tarafa üç-dört kişi de bu tarafa geçer hemen topun peşinde koşmaya başlardık. Topa bu kadar hastaydık, büyük teneffüslerde futbol maçlarını sınıflar arası, tek çiftler arası şeklinde para karşılığında yani yirmi beş kuruşa falan bahis oynanırdı, öyle yapardık. Ben voleybol, pinpon da oynadım. Atletizmde 100 metre, 200 metre sonra Mecidiyeköy’de Ermeni Mezarlığı’nın oradan Florance Nightingale Hastanesi’nin oralarda beş kilometre kros koşardık.

*****

 

 

 

Darüşşafaka’dan sonra maalesef okuyamadım, ekonomik sebeplerden tıbbiye ikiden ayrıldım. Bir sene Beyazıt’ta Kadırga Talebe Yurdu’nda kaldım. Maddi gücüm olmadığı için okulu bırakıp askere gittim, harp seneleri olduğu için de üç sene askerlik yaptım. Asker dönüşü Osmanlı Bankası ile İş Bankası imtihanları vardı, onlara girdim; ikisini de kazandım. Osmanlı Bankası yabancı, “İlerde kapanırsa açıkta kalırım” mülahazasıyla İş Bankası’nı tercih ettim ve muhtelif şubelerde müdürlük yaparak bankadan emekli oldum.

 

Darüşşafaka’nın sayesinde hayatımı kazandım, ne mutlu onu inşa edenlere, böyle güzel duygularla hareket eden insanlar nur içinde yatsınlar.

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here