SAMİ MUSLUOĞLU

0
106

 

SAMİ MUSLUOĞLU

1932-1940

’18 MOSKOF’

 

1920 doğumluyum, aslında Hemşinliyiz fakat Kırım’da bulunuyorduk, benim doğum yerim Kırım. Babam 43, annem 33 yaşındaydı, komünistler büyükleri alıp hapishaneye götürüyorlardı. Annem ve babam Rus mezaliminden öldüler. Ailem varlıklıydı, Ruslar elimizden her şeyimizi aldılar, bizi de sürgün ettiler. Yani Türkleri memleketten kovdular, çıkardılar “Ya Rus tebaasına geçersiniz ya da gidersiniz” şeklinde bir uygulamaydı. Bizim daha önceden Hemşin’de de yerimiz olduğu için dedem zamanında Fatih’ten de “Çocuklar okusun” diye bir ev satın almışmış.

Halam bizden önce gelmişti Türkiye’ye. İstanbul’da bulunuyordu o sıralarda. Halamın kocası Kırımlıydı ve ailesinden Rus komünistlere karşı mücadele eden partizanlar vardı. Onlar daha Kırım’daydılar. Biz altı kardeştik, başımızda amcam vardı. Bizimle beraber Kırım’dan sürülen, hudut dışı edilen daha başka Türkler ve Tatarlar da vardı. Ruslar o insanlarla beraber bizi bir gemiye koydular Odessa’ya geldik. Odessa’da ‘Ombusga’ diyorlar, (Ben Rusça da biliyorum.) arama yaptılar, bu arama uzun sürünce bizim bindirildiğimiz gemi gitti. Bir de şilep vardı, o da kalktı limandan. Biz Odessa’da kaldık. Neticede on beş günden fazla Odessa’da hangarlarda yattık. Sonra bir İtalyan şilebi geldi, ona bindirildik. Romanya’dan, Bulgaristan’dan geçerek ‘Boğaz’a geldik. İstanbul’a gelince bizi Cibali Karakolu’na götürdüler, isim cisim yazdılar. Yetimiz tabii, başımızda ana yok, baba yok, halam geldi bizi aldı. Fakat devlet bize yardım etti yani muhacirlere para verdi, o parayla idare ediyorduk.

*****

Men aşamayım.

Fatih’te Dumlupınar Mektebi’ne gidecektim. Topkapılı Mehmet Efendi vardı İttihatçılardan; (Çamlıca’nın Üç Gülü isimli tarihi romanda bahsedilen Mehmet Efendi) İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırıyorlardı. Benim ailemden de ona iştirak edenler oldu. Neyse, işte o Mehmet Efendi beni Dumlupınar Mektebi’ne koyacaktı. O sırada Mehmet Efendi’nin evinde bir yangın çıktı ve Mehmet Efendi de yangında yanarak öldü. Ben de Fatih 13. İlk Mektep’e başladım.

 

Mektepte fakir olanları yazmışlar, bize bir gün peynir, bir gün zeytin, bir gün de helva veriyorlardı. Koca bir helva eve de götürürdüm. Sonra bunu değiştirip “zengin çocuklar fakirlere getirsin” denmiş, bana da minik güzel bir kızı yemek getirmesi için eş koymuşlar. Melahat’tı adı. Ertesi günü bu beni çağırıyor;

 

– Hadi Sami gel!

 

– Niye geleyim?

 

– Yemek yiyeceğiz.

 

– Ben senin yemeğini niye yiyeyim?

 

– Hocam böyle dedi, sen benimle beraber yemek yiyecekmişsin, bak ben de sana yemek getirdim.

 

Gittim baktım; iki tane sefer tası, kendine ne getirdiyse bana da aynısını getirmiş. Bir peçete, çatal, bıçak falan…

 

– “Ben yemem” diyorum, kız yalvarıyor:

 

– Annem o kadar uğraştı, yiyeceksin!

 

Yersin, yemem derken kız başladı ağlamaya. Açım ama gururuma dokunuyor. Ben yemeğini yemiyorum diye onun da guruna dokunuyor derken hoca geldi:

 

– Niye yemiyorsun oğlum?” Tatarca cevap veriyorum:

 

– Men aşamayım.

 

Kırım’dan yeni geldik ya, Tatarca lehçesi konuşuyordum. Bir gün de kalemim kaybolmuştu. Hoca yaz diyor ben yazamıyorum:

 

– Karındaşım coyuldu hıdıram hıdıram tapamayın!

 

Hoca soruyor; “Yav bu ne diyor” filan.. Dördüncü sınıfta akrabam vardı, onu çağırdılar tercüme etmişti.

 

Halam başımızda bize hamilik yapıyordu. Evimizin olduğu yer yangın yeriydi, Eyüp’te yangın çıktığında alevler Fatih’e kadar gelmiş ve her yer yanmış. O büyük yangında bizim evin önündeki büyük çamın tepesi bile yanmış, evin üstüne de ıslak halılar serip kurtarmışlar. Darüşşafaka ile bizim ev arasında epey mesafe olmasına rağmen her yer bomboştu ve ben evden baktığım zaman Darüşşafaka binasını görürdüm. Karşımızda Refik Saydam’ın evi vardı.

 

*****

 

 

Pijamanızı, terliklerinizi alın, gelin!

 

Darüşşafaka’ya benden evvel abim girmek istedi. İki sefer imtihana girip kazandığı halde kurada ‘boş’ çıktığı için giremedi. Hatta İsmet İnönü’den torpil yaptırdık fakat Darüşşafaka, “Kurası boş çıkmış, yetim hakkı yenmez” diye kabul etmedi.

 

  1. İlk Mektep’te üçten dörde geçtiğim sene Darüşşafaka’ya yazılmaya gittiğimde ilk intibaım çok kötü olmuştu. Mektebin kapısında bir kapıcı duruyordu. Ona “Ben buraya kayıt olacağım” deyince bana kaba bir şark lisanıyla “Aha bak orda kâğıt var” dedi. Baktım orada bir sürü kâğıt var, aradım hangisinin kayıt nizamnamesi olduğunu göremedim. Adam yerinden bile kalkmadan “Ahaa… Kalkmışın bi de buraya imtihana geliyorsun. Seni buraya alırlar mı? Daha onu bulamıyorsun, bul bakayım!” Ben bir daha baktım, meğerse üstüne başka kâğıtlar yapışmış göremiyorum bir türlü. Adam geldi, kulağımdan yapıştı; beni çekti götürdü, kâğıtlara baktı, çıkardı birini, “Hahh haaa… Burda” dedi. Böyle bir muamele çok ağırıma gitmişti.

 

Bizim mahallede de Kazım Uz diye bir öğretmen vardı, hem komşumuz hem de aile dostumuzdu. Kazım Hoca, Darüşşafaka’nın eski Arabiye hocasıymış. Sonra felsefe hocası olmuş, biz geldiğimiz zamanda Türkçe hocalığı yapmıştı. Aynı zamanda da müzisyendi, Darüşşafaka için marşlar yazmış. Bir de riyaziyeci Hakkı Bey vardı tanıdığımız. Kazım Hoca ile Hakkı Hoca bana Darüşşafaka imtihanı için ‘Yurttaşlık’ diye bir kitap tavsiye ettiler. Kitabı aldım ezberledim, imtihanı kazandım. İmtihanı dört yüz kişi kazanmışız. Kurada sıra bana geldiğinde yüz elli kişi daha kura çekecekti, torbada da iki ‘mektep’, üç ‘namzet’ kalmıştı, gerisi boş! Çektim, ‘dört namzet’ çıktı. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum. Mektep çıkmayınca Darüşşafaka’ya giremedim diye 13.  Mektebe devam etmeye başladım. Bir hafta sonra mektepten öğlen eve geldiğimde Darüşşafaka’dan bana gelen mektubu buldum: “Darüşşafaka’ya kayıt oldunuz. Pijamanızı, terliklerinizi alın, gelin!” Benim pijamam, terliğim yoktu ki! Oooo.. Sevincimden sarıldım kardeşime. O da benimle beraber 13. Mektep’e gidiyordu: “Ben mektebe gitmicem, sen benim çantamı al gel!” O da tahta bir çantaydı, Lion çikolatasının ikramiyesinden çıkmıştı. Doğru Darüşşafaka’ya gittim, “Pazartesi gel” dediler.

 

Terliğim yoktu, mektepte takunya verdiler. Fakat takunyaları daha çok aptes almak, namaz kılmak için kullanırdık. Dahili elbisemiz, dahili ayakkabımız vardı, terlik pek fazla kullanmıyorduk.

 

Dördüncü sınıftan başladım. İçimizde anasından ayrılanlar vardı, orada kalmak istemeyenler vardı, bir kısmı da ağlayıp sızlıyor yani depresif bir vaziyetti ortalık. Gittikçe hava ısındı ve birbirimize karşı kardeş havalarında derslere girip çıkmaya başlayarak, arkadaşlarımızla kısa zamanda kaynaştık.

 

Hayatımız mı? Sabah 06.00’da kalkıp mütalaa, sonra kahvaltı sonra ders. Öğlen tatili, tekrar ders, akşam yemeğinden önce ve sonra mütalaa ve 21.00’de yatak… Her gün böyleydi yaşayacağımız hayat ve herkes bu ortama uymaya çalışıyordu.

 

*****

 

Neredeyse ermek üzereymiş…

 

Rusya’dan geldiğimde dua falan bilmiyordum. Bir ara ’21 Sadullah’ın yüzünden dindar oldum. Sadullah’ın üvey babası imammış, Sadullah’ı da imam yapmak istediği için Sadullah da kaçıp Darüşşafaka’ya girerek kurtulmuştu. (Sonra doktor oldu) Bana dua öğretti, havlularımızı omzumuza atarak aptes alıp silinirdik, sonra namaza, teravihe giderdik. Bir gün teravihteyken, pırr vıyy bir ışıklar gördüm. Hocaya bunu söyleyince hoca bana, “Aman oğlum sen nur gördün, sen erdin” falan dedi. Ben de ürktüm, bir daha namaz kılmadım.

 

Bir gün de hoca bize ayın nasıl tutulduğunu anlatıyordu: “İnsanların yaptığı ayıplardan, günahlardan dolayı ay utanırmış, yüzünü kapatırmış.” Böyle şeyler söylemeye başlayınca, hocanın zırvaladığını, bugünkü devre göre konuşması lazım geldiğini, bu bilgileri coğrafyada öğrendiğimizi düşünüp bu işlerden vazgeçtim.

 

Beşinci sınıftayken üst üste kızıl, kızamık sonra da kabakulak oldum. Evde yatıyorum. O zamanın doktoru da doktor hani, kırk derece ateşim var, su vermiyorlar neredeyse öleceğim. Evde yattığım yerden Darüşşafaka’nın zilini duyuyorum, teneffüse çıkıp derse girdikleri zaman ben de kitaplarımı açıp yattığım yerden ders çalışıyorum. İyileşip mektebe gittiğim zaman arkadaşlarımdan ileriydim. Böyle çalışmaya mecburdum.

 

Mektebe Fransız bir hademe almışlardı biz Fransızca öğrenelim diye. Adam hiç Türkçe bilmiyordu ama biz Fransızca öğrenemedik adam Türkçe öğrenmişti.

 

Altıncı sınıftaydık, hademelerden birisi ikinci katta merdivenin üstünde camları silerken camdan aşağıya düştü öldü. Tabii, merdiven de düştü aşağıya, hademelerin başı geldi, “Allah Allah! Merdiveni de kırmış yaa” demişti.

 

*****

 

Lağım suyu efendim! Lağım akıyor!

 

           

Riyaziye hocamız ‘Sıfırcı Suphi’, “Benim sınıfımda kimse kopya çekemez, ben şöyle yaparım, böyle yaparım” diye atıp tutardı. Bizde bir de ‘117 Fikret’ vardı; gayet zeki, çalışkan, cin gibi ileri görüşlü bir arkadaşımızdı. Daha biz altıncı sınıftayız, cebiri filan henüz görmemişken cebiri öğrenmiş. Onunla iyi arkadaştık, bize de öğretmişti.

 

Şimdi imtihandayız, hoca kâğıtları dağıttı, sualleri sordu. Kendisi de kısa boylu hocamız, kürsünün üzerine çıkar sağa sola bakar, kopyayı güya engellerdi. Bende de logaritma kitabı vardı; Fikret önceden eskizini yapmış küçük bir kâğıda da hazırlamış olurdu. Benden ilk önce logaritma kitabını Fikret isterdi, soruların çözümünü kitabın içine koyunca biz başlardık, “Hocam! Logaritma kitabı şuna lazım!”. O eliyle götürür verir kitabı, çocuk yazar. ” Hocam! Logaritma kitabı buna lazım!” Yine aynı şekilde hoca götürür verir. Bütün millet bu şekilde imtihanı geçerdi.

 

Kaloriferden mors alfabesiyle kopya verirdik. Biz sobayla girdik mektebe, kalorifer devrinde çıktık. Kışın hafta sonunda eve gidenlerden bazıları sucuk, pastırma getirirdi, biz de sobaya yapıştırıp kızartıp yerdik. Sahurdan sonra yatmayıp, ekseriye sobanın arkasında hikâye anlatıp ders çalışırdık.

 

(Biz de kopya çekerdik ama Sami Ağabey ve arkadaşları bize göre daha gelişmiş teknikler kullanıyorlarmış.)

 

‘Mantık Lütfü’ zeki bir adamdı, imtihanlarda sınıfı üçe ayırırdı; çok iyi bildiği talebelere zor, orta talebelere orta, zayıflara da kolay sualler sorardı. Lisedeyiz, ben de ‘Mantık Lütfü’ ve Hasan Fehmi’nin mühendis mektebine imtihana girecekler için yazdığı kitapları ekstradan çalışıyorum. Bizim zamanımızda üniversiteye hazırlık dershaneleri yoktu. Şimdi imtihana girdik, bizi ayırmış yine. Baktım beni en zayıfların grubuna koymuş. Sualleri sordu, ben on dakikada çıt çıt yaptım, bitirdim çıkıyorum:

 

– Ne o, acelen ne böyle?

 

– Efendim, bana burayı layık görmüşsünüz.

 

– Yapma ya! Senin orada ne işin var? Ben yanlış yapmışım.

 

– Ooo… Hocam oldu bir kere, dedim ve çıktım.

 

‘Mantık Lütfü’ ömründe ilk defa on numara verdi, ondan on numara alan öğrenci yoktu, ben de bir kere aldım tabii.

 

Muziplik de yapardık tabii. Bir gün kıştı; kartopu yaptım, sınıfta tam hocanın kürsüsünün üstünden tavana attım. Kartopu yapıştı. Hoca, (‘Mantık Lütfü’) geldi kürsüye oturdu. Kar erimeye başladı; şıp şıp damlıyor. Hoca soruyor: “Nereden geliyor bu su?”. Cevap veriyoruz: “Lağım suyu efendim! Lağım akıyor!”

 

‘303 Sabri’ yakışıklı, kırmızı yanaklı bir çocuk. (Dişçi olmuştu.) Rahmetli çok sıkılgan bir arkadaştı, biz de onun üzerine gitmeyi severdik. Derste arkalardan birisi sanki gaz çıkarma gibi zartt diye bir ses çıkarır, hepimiz döner Sabri’ye bakarız ama hiçbir şey demeden sadece bakarız. Hoca da bakar, sonra Sabri’ye “Ulan utanmıyor musun? Çık dışarı!” Sabri, “Yapmadım efendim!” “Ne demek yapmadın! Çık dışarı!” Ama biz sadece bakıyoruz. İşte böyle günlerdi.

 

Darüşşafaka’yı hiç ikmale kalmadan ekseri üçüncülükle, bir- iki kere de dördüncülükle geçtim fakat çok da yaramazdım.

 

Sekizinci sınıftayken olgunluk imtihanlarındayız, acele edip duruyorum bir an önce imtihana girip çıksam diye. O sırada tarih hocamız Etfal Bey geldi, benimle Sadullah’a, “İmtihanda siz ikiniz, ben çağırdığım zaman geleceksiniz” dedi. Sadullah ile de sınıfta yan yana otururduk, bizim sıramız da başta, 7 Latif, 13 İhsan, 18 Sami ve 21 Sadullah… Bekliyoruz artık Sadullah’la. Bizim okul özel olduğu için imtihanlarda müfettişler gelirdi, tam müfettişler geldiğinde iki talebe yeni girmişti içeriye. Etfal Hoca onları geçirdi, çocuklar şıppadak çıktılar imtihandan. “18 Sami, 21 Sadullah! Gelin Bakalım!” Çağırıldık, hiç unutmam bana Viyana Konferansı’nı, Sadullah’a da Viyana Konferansı’nın neticelerini sordu. Ben de imtihanlardan önce Viyana Konferansı’nı ve Barnes hadiselerini anlatan romanları okumuştum; şimdi başladım anlatmaya… Viyana Konferansı, Sen Barnes hadiseleri falan romandan karıştırıp o kadar teferruatlı anlattım ki, hocalar şaşırıp kaldılar, neticede Sadullah ile beraber mektebin yüzünü güldürmüştük.

 

1 Nisan şakası

 

Kimyanede Reşat Hoca sudan oksijenle hidrojeni ayrıştırıyordu, bize de “Çok tehlikelidir çocuklar” derken gürültüyle patladı, bir parça ’59 Horoz Zina Sebahattin’in (ufaklıktı) kafasına vurdu. Reşat Hoca çok korktu, o hadiseden sonra da ‘Horoz Zina’ fazla okumadı Darüşşafaka’da, ayrıldı.

 

Hüseyin Siret’in hikâyeleri anlatılırdı mektepte. Mesela, Hüseyin Siret bir gün tramvayda giderken elini cebine sokmuş, “Ulan leblebi var!” Başlamış yemeye, epeyce yedikten sonra yanındaki adam “Beyefendi bırak da birazını çocuklara götüreyim” demiş.

 

Celal Hoca’nın kaşı gözü oynardı, tikleri vardı. İstanbul Lisesi’ne imtihanlara mümeyyiz gittiğinde kaşını gözünü oynatırken kızın biri de ona gözüyle işaret yapmış, hoca “Aşşak!” diye kıza bir tane yapıştırmış.

 

Fransızca hocamız vardı, 1 Nisan şakası diye adamın eline koluna elektrik vermişlerdi, elektrik adamın elini çarptı; yere düştü falan, sonra telleri hemen koparmışlardı çocuklar.

‘101 Hikmet’ bizi hocalara şikâyet ederdi, bir gün üzerine yatıp güzelce dövmüştük ama hak etmişti. İzinsiz kaldığım zamanlarda da birkaç defa halamın mührünü çalıp kendime kâğıtlar yazıp izin almıştım.          İşte hocalarımız böyleydi; kimler geldi, kimler geçti.

 

*****

 

Tabii ki Atatürk…

 

Altıncı sınıftaydım, “Atatürk Haydarpaşa’dan gelecek” dediler, ben de gittim Haydarpaşa’ya, herkes birikmiş çok da kalabalık değildi hani. O zamanlar Türkiye’de insan azdı, bir halka olduk; derken alkışlar, Atatürk Haydarpaşa Garı’ndan çıktı, kıyafeti sivildi, elinde şapkası vardı. Çakır gözlü, yüzünde öyle bir şey, öyle bir parlaklık vardı ki, yoksa bana mı öyle gelmişti bilmem. Ertuğrul Yatı bekliyordu, yata giderken “Yaşa Paşam! Yaşa Paşam!” diye bağırmıştık.

 

Vefatında ise Dolmabahçe Sarayı’na ziyarete gitmeye çalıştık fakat o kadar çok kalabalıktı ki izdiham vardı; millet ezildi, ölen bile olmuştu. Giremedik içeriye.

 

*****

 

“Kemanımla sana bir ses verebilseydim eğer…”

 

Darüşşafaka’da olduğum müddetçe en çok fen derslerine itibar ettim; bu arada keman çalmasını da öğrendim ve mektep dışında keman çalıp para kazanmaya başladım. Müzik hocamız Zekâi Dede Efendi’nin oğlu Ahmet Zekâi Bey’di. Derslerde solfej gösterir, nazari anlatırdı; enstrüman çaldırmazdı fakat ben önce panço çalmayı öğrendim, pançoyu önceleri mektep şartlarında sınıfta çalar arkadaşlarla beraber söylerdik.

 

Sonra Lebit diye bir abi bana klasik müzik üzerinde keman çalmayı öğretti, ‘119 İsmail’le çok sıkı fıkı idik, o da mandolin, panço çalıyordu derken İsmail dışarıda bir grupla tanışmış beni de götürdü, o zamanlarda da İstanbul’da doğru dürüst orkestra yok, caz yok; gayrimüslimlerin iki tane caz topluluğu vardı. Haydiii, ben de dahil oldum o gruba. Grubumuzda Darüşşafakalı olarak İsmail ile ben vardık; diğerleri Darüşşafakalı değildi. Nevzat vatmandı, saksofon çalan Şevket Abi itfaiyeci falan böyle derme çatma bir gruptuk. Altro işlere gidiyorduk yani sünnet düğünlerine, sonra çaylara… O zamanlarda millet dans etmesini yeni öğreniyor, tango çalınır insanlar birbiriyle acemi acemi dans ederdi. İstanbul’un alafranga zamanları, bu yüzden de sık sık çaylar olurdu. Bu çaylar maylar falan bizim grup bayağı tanınmaya başladı, ben artık meşhur ‘Kemancı Sami’ olmuştum.

 

Bir keresinde de mektebin müsameresinde ‘Bir Kavuk Devrildi’ eserini sahnelemişlerdi o vakit arkadaşlar, Necip Celal’i getirtmiştik. ‘Suna’ tangosunun yazarı ve bestekârı, gözleri görmüyordu bu arkadaşın çok hisliydi, sahneye çıkmadan önce prova yapardı; piyano nerede duruyor, o nerede duracak, kaç adım atınca piyanoya yaklaşacak gibi pratiğini yaptırdık ona. Sonra sahneye çıkar, selam verir piyanosunun başına oturur, başlar:

 

“Sunaaa bakışlarının esiriyim

Kemanımla bir ses verebilseydim sanaaa…”

 

Necip Celal, müsamerelerde, konserlerde piyanoda kendi tangolarını çalıp söyler, biz de herkesin şarkılarını çalardık. Bu davetler ve müsamere gösterileri esnasında bana “Çocuğuma keman öğretir misin?” diye teklifler gelmeye başlamıştı. Nereden nereye?

 

*****

 

Pantolonlarımıza kama koydururduk…

 

On beş günde bir, yirmi beş kuruş bekâr aylığı verirlerdi, parayı alınca ayakkabılarımızı boyatırdık, mektepte berberimiz vardı fakat arkadaşlar zamparalık olsun diye dışarıda saçlarını yaptırır, briyantin sürdürürdü. Gençlik… (Belli ki kendisi de yapmış, gülüyoruz.)

 

Harici pantolonlarımıza dar olmasın diye araya kama koyduruyorduk; külhanbeyi gibi geniş geniş pantolon olurdu kama konunca, süslü sırmalarımız, yeşil şeritlerimiz, parlak düğmelerimizle askeriye gibiydik. Sınıf yükseldikçe şeritlerimizle askeriye gibi rütbe alırdık.

 

Mektebin bağışçılarından Udiye Hanım diye bir kadının cenazesine gitmiştik; Şişli’den dönerken tramvaya bindik, bizden başka da kimse yok tramvayın içi sırf talebe, Taksim’den geçerken durakta yaşlıca bir kadın binmek istedi, vatman “Burada hep talebeler var” dediyse de kadın dinlemedi zorla girdi içeri. Biz de İsmail’le sahanlıkta duruyoruz, aramızda yüksek sesle konuşup kadına laf atıyoruz. İşte “Gençlerle beraber olmak istiyor galiba, makyajı şöyle olmuş, gözünü böyle boyamış” gibisinden laflar. Ama kadının bizi tanımasına imkân yok, çünkü benim numaram 18 ya, yakamda bir tarafından 8 düşmüş, diğer tarafından da 1 düşmüş, İsmail’de ise hiç numara yok. Halbuki öyle dışarı çıkmamız da yasak. Birkaç gün sonra bez toplarımız vardı, bahçede top oynarken İsmail’le beni ‘Meclis-i İnzibat’tan çağırdılar. Ne olduğunu bilmiyoruz, palaspandıras gittik amaa, İsmail’in de pantolonunun arkası aşağıya doğru sökülmüş donu görünüyor, girdik İnzibat’a; çaktık selamı, bekliyoruz. Ali Kâmi Bey, Kazım Bey, Rıfkı Bey, Veli Bey sıralanmışlar: “Siz mektebe iyilik yapan, bağışta bulunan bir hanımın akrabasına hakaret etmişsiniz, şöyle şöyle yapmışsınız!” “Biz bilmiyorduk” falan dediysek de neticede Kazım Bey bana ‘Tasdikine kadar izinsiz’ verdi.

 

“Derme çatma bilmem nerden geldiniz, hindi dolmalarını yersiniz; her şeyi burda buldunuz, bir de ders çalışmayıp haylazlık yaparsınız! Tasdikine kadar izinsiz!”

 

Huzurdan çıkacağız, İsmail arkasını dönemiyor ki, pantolonu yırtık, dönse donu görünecek. Arka arka yürüyerek elleri göbeğinin altında, eğile eğile çıktı huzurdan, sanki kibarlık yapıyor.

           

*****

           

Bekar Yaylası…

 

(Fatih’teki okulda okuyan her Darüşşafakalının vazgeçilmez mekanıdır ‘Bekâr Yaylası’.)

 

‘Bekâr Yaylası’ bizim mesire yerimizdi. Oranın altı Bizanslıların su deposuymuş, yüksek sütunlar vardı ama üstü tamamen toprak yani Darüşşafaka’da kalan kısım topraktı sokağa doğru gittiğinizde oradan ‘Bekâr Yaylası’nın altına girilirdi. Yerebatan Sarayı gibi bir yerdi. Bir tane de bizim evin orada Fatih’te çeşme vardı, yüz küsur merdivenden inerek aşağıda toprağın altındaki çeşmeden buz gibi su akardı, suyumuzu o çeşmeden alırdık.

 

Selimiye’deki Cumhuriyet Kız Lisesi’nin kızları bizim önümüzden geçerdi; ‘Bekâr Yaylası’na dizilir kızlara laf atardık. Güreş, atlamalar falan yapardık, uzuneşşek oynardık. Hatta bir gün kümes gibi bir yer yaptık ‘Bekâr Yaylası’nda herkes bir güvercin aldı koydu, besleyeceğiz. Ben de simsiyah bir güvercin koymuştum. Ertesi günü İsmail gidip bakıyor güvercinler boğulmuş, toplaştık hepimiz. Kümese kedi girmiş güvercinlerin yüzde seksenini boğmuş, kedi de kümesin önünde yatıyor… Girdim baktım içine, benim kuş dipte duruyor; karanlıkta kedi görememiş. Şimdi İsmail kediyi yakaladı “Na’pıcaz?”, “Asıcaz abi!” Önce mahkeme kurduk, kediye idam cezası verdik sonra iki uzun sopayı tuttuk, İsmail de ortadan bir iple kediyi boğazından bağladı, hadi biz kaldırdık sopayı, kedi çırpına çırpına öldü.

 

Bir gün de iyi bir havada ‘Bekâr Yaylası’nda cimnastik yapıyorduk; hoca, “Hadi güreş yapın” dedi. Şekip ortaya çıktı, başladı salına salına peşrev yapmaya; ortada dönüyor, cimnastik hocası bize bakıyor: “Hadi rakip istiyor, kim çıkacak meydana?” Kimse çıkmıyor. Hoca Şerafettin’i elinden tutup çıkardı, başladılar ikisi güreşe. Aynı deve güreşi gibi, tabii Şerafettin Şekip’i yendi. Ondan sonra ikisi bir iyi arkadaş oldular, Şekip Şerafettin’in evlenmesine bile yardım etti, Şerafettin’in karısı bizim coğrafya hocası Agâh Bey’in kızıdır.

 

Büyükada’da oturan Baki vardı, boksörlük yapardı, bize de öğretirdi. Bizi adaya çağırdı; Nisan ayıydı, sekiz on kişi gittik adaya. “Hadi Sedef’e geçelim” dediler, Sedef Adası da bomboş, tek ev, in cin bile yok. Sadece iki tane kazık gibi servi vardı. Kayıkhanede dışarıda kalmış bir kayık bulduk, kuruduğu için su alıyor, şifti ıslatıp biraz bekledik ama olmadı; yine su alıyor.. Dolduk kayığa, iki kişi maşrapayla su boşaltıyor, iki kişi de kürek çekiyor, adaya vardık. Martı yumurtalarını topladık, tavşan yuvalarını takip edip “İçeride pislik varsa yavru da vardır” diyerek elimizi sokup tavşan yavruları da yakaladık, sonra bunları mektebe getirdik. Martı yumurtalarını pastacılara satmak istedik, kimse almadı, balık kokuyormuş. Tavşanlara da bahçede yer yaptık ama kaçıp dağıldılar geceleri mektebin bir yerlerinden çıkıp pır pır dolaşırlardı ortalıkta.

 

*****

 

Çapkınlıklar, talebe sevdası, şıpsevdilik…

 

Benim kızlarla arkadaşlık kurmam keman çaldığım için arkadaşlarıma göre daha kolaydı, barlarda, garden barlarda çalışıyordum. Düğünlere gidiyoruz, dans ediyoruz kızlarla falan rahatça karışabiliyorduk. Ben o ortamlardan uzun süreli olmayan arkadaşlıklar edinebiliyordum. Talebe sevdası, şıpsevdilik… Böyle birkaç randevuya çıkardık o kadar. Arkadaşlardan elinde kız olanlar takdim ederlerdi, hatta bir keresinde Recep, Mecidiyeköy’de bir adamla tanışmış, o zamanlar Mecidiyeköy’de hiç bina yoktu; hep dutluktu oralar, neyse adamın nereden olduysa kızları varmış bizim Recep o kızlarla tanışmış. Bizimkiler iki kişi, kızlar üç kişi, bana da “Hadi Sami sen de gel, birini sana yapalım” dediler. Gittim, uzun boylu bir kız getirdiler, ben kızı pek beğenmedim, randevuya bir daha gitmedim. Kız ağlamış, sızlamış filan. Yani bizim çapkınlıklarımız böyleydi, çocukça şeyler.

 

Sonra Topkapı dışında üzüm bağları vardı, Kazıklı Bağ, Yapıncak Bağ. Pazar günleri oralarda hem üzüm satarlar hem de pistleri vardı, müzik olur dans ederlerdi, ben de orada keman çalardım. Bağın sahibi bize kuru fasulye, hoşaf, pilavdan oluşan ev yemekleri yapar, hem yemeğimizi yer hem de adam başına iki lira alırdık. Harçlığımızı çıkarırdık. Tabii bu işleri yapabilmek için mektepten kaçardık, hatta bir keresinde elimde keman, o bizim üç metrelik duvardan atlıyorum; sarktım, bir elimde keman bir elimle de duvara tutunuyorum… Sokaktan bir kadın “Aaa… Yavrum düşeceksin” deyince ben, ne oluyor falan derken pattadak düştüm aşağıya hem de mektepten tarafa.

 

Bakıyorum mektepte herkes Gureba Hastanesi’nden abla edinmiş, benim yok. “Yav, ben de gideyim şu hastaneye benim de bir ablam olsun.” Na’payım, na’payım? “Hadi bademciğimi aldırayım” dedim. Gureba Hastanesi, Darüşşafakalılara bedava bakardı, hastaneye gittim. Doktor Sevil Akay. Meşhur operatör, aynı zamanda da ruh çağırırdı, beni aldı içeriye, ameliyat edecek; sandalyeye oturdum. “Ellerini arkaya götür!” Arkamda da Nazlı Perver isimli hemşire hanım duruyor, tuttu ellerimi fakat doktor iğneleri yapınca ben ellerimi bir çektim Nazlı Perver düştü, yuvarlandı. Hoca kızdı, bağırdı “Bağlayacağım seni” filan olunca “Ben dururum” dedim ve durdum. Ağzımda maşalar sallanıyor, hoca penseyle sıkıştırıp üstten kıtır kıtır kesiyor. Aldı bademciklerimi sonra beni iki gün hastanede yatırdılar, evden de kimsenin haberi yok. Ama Nazlı Perver çok müsait davrandı; bana bakıyor, okşuyor mokşuyor filan, ablammış güyaa…

 

(Konuşmamızın burasında Sami Ağabey’in sesi yumuşadı, yüzüne şefkatli bir gülümseme yayıldı, şu ana kadarki konuşmasının hiçbir bölümünde bu ses tonunu duymamıştım. Böylesi delice, hırçın ve hayatını boş verircesine yaşayan, olabildiğince gözü pek bir delikanlının yüreği, sıcak bir okşayışın izlerini unutamasın… İçimde bir şeyler cızz ediyor.)

 

Sonra “Çık” dediler, çıktım hastaneden; eve geldim ama kimseye bir şey söylemiyorum. Ramazandı, ablam var, halam var evde, kadayıf yapmışlar ben çıkarken de doktor “Sert bir şey yemeyeceksin” demişti fakat ben ameliyat olduğumu kimseye söylemiyorum çünkü kadayıf vermeyebilirler, ben güzelce yedim kadayıfı. Başladı boğazım kanamaya, gece bir kanadı bir kanadı, midem kan dolmuş, kan kusmaya başladım. Ablam başımda “Kardeşim verem oldu” diye başladı ağlamaya. “Abla ben verem olmadım, ameliyat oldum!” “Nasıl oldun, ne zaman oldun” falan, sabahleyin ben bir daha kan kusunca bembeyaz olmuşum, ablamla halam beni hemen Gureba’ya götürdüler, Nazlı Perver karşıladı; aldı, yatırdı beni, tekrar vitamin falan yaptılar iyileştim.

 

*****

 

Bıçkınlık yılları.

 

Bir de gazino tuttum, gazinoculuk yapmıştım. Beyoğlu Tarlabaşı’nda Miço isminde bir adamın barı vardı, bu barı kapatmışlar. Dayımın oğlu Yakup Şekip Musluoğlu da adliyede İstanbul Savcısı idi, bu adama yardım etmiş bunun üzerine o da dayımın oğluna “Ben de sana yardım etmek isterim” diyerek Maçka’da Taşkışla’nın altında iki tane gazino vardı, Suat Park ve Güney Park isminde “Suat Park’ı tutacağım, bana para lazım, iki bin lira verirsen oradan çok iyi para gelir” teklifini yapınca dayımın oğlu memur ya, o parkı benim üzerime yaptı. Ben orada kasada duruyordum, plak falan çalıyordum fakat oraya her türlü insan geliyordu. Melek Abla dedikleri bir kadın, kadın satıyordu, Artun diye bir adam da eroin işleri yapıyordu. Bizim Miço da rakı satıyordu fakat rakı ruhsatımız olmadığı için barı gelip kapatmışlardı.

 

Bunlar o zamanın adi işleriydi, mühim olan bu adiliğin içinde benim adileşmemem ve yoluma devam etmemdi. Benim için mühim olan buydu, bu işler benim için hep gayeme ulaşabilmek için araçtı. Lenin’in bir sözü vardı, “Gaye her şeyi meşru kılar!” diye. İşte ben de gayeme ulaşmak için ne mecbursa yapıyorum, tabii derecesine göre.

 

Yakup Şekip Abi yazları bana iş verirdi, adliyede mutemet yardımcısı olarak çalışırdım. Merkez Bankası’ndan memurların maaşını alıp çantaya doldurur, yürüye yürüye getirirdim. Bir gün gelirken Darüşşafakalı bir arkadaşa rastlamıştım: “Nereden geliyorsun Sami?” “Banka soydum, gidiyorum” dedim. Çocuk şaşırdı, “Ne demek banka soydun?” Çantanın ucunu açtım gösterdim, bir sürü para… “Yav, nereden buldun bunu? Yakalayacaklar!” diye korkmuştu.

 

Yakup Şekip Abi bazı şeylerden çekindiği için beni yanına alırdı. Mesela bir ‘Kayalı Bay’ hadisesi vardır. O hadise olduğu zaman Yakup Abi nöbetçi müddei umumi idi, vakayı tetkik etmek için beraber gittik. İnönü’nün oğullarından biriydi, hangisi olduğunu şimdi hatırlamıyorum. Yanında bir arkadaşıyla Beyoğlu’nda Tokatlıyan’dan çıktıkları sırada Edirne’den gelen bir otomobil (içinde kaymakam varmış) bunların üstüne zifos sıçratmış, bunlar bağırıp çağırıp gitmişler, oradaki Kayalı Bay denilen adam da otomobilin camından şoförü yumruklamaya kalkınca şoför basmış gaza gitmiş, Kayalı Bay düşüp belini kırmış. Taksim İlkyardım Hastanesi’nde yatıyordu, biz tahkikata oraya gitmiştik; sonra Demokrat Parti dayımın oğluna çok baskı yaptı “Bu olayı İnönü’nün oğlunun üzerine yıkın” diye, Şefik Abi yapmadı, bunun üzerine İnönü’den “Memlekette hâlâ namuslu savcılar var” şeklinde bir mektup gelmişti.

 

Bir defasında da Edirne’de bir adam arazi yüzünden komşusunu öldürmüş ve adamın idamına karar verilmiş. Adam asılacak, o gece yine Şefik Abi nöbetçi, yalnız gitmeye de korkuyor, yanına beni aldı, Sultanahmet Meydanı’na gittik. Büyük bir alanı çevirmişler, ortaya darağacı kurulmuş; doktor, hoca ve bir Çingene vardı, dayımın oğlu hükmü okudu, “İnfaz edin” dedi ve kaçtı; ben kaldım, adam orada asıldı. O zamanlar böyleydi, ertesi gün de adam meydanda öyle kaldı, önünde karar asılı, millet gelip bakardı.

 

Hacı Yunus dayım Trablusşam kadısı imiş, anlattıklarına göre medresede okurken hocasıyla takışmış ve hoca dayıma kırk sene icazet vermemiş ancak hoca değişince yani kırk sene sonra mezun olabilmiş. Mezun olunca da ilk işi hemen Sultan Hamit’e bir telgraf çekmek olmuş “Çobansan koyunlarına iyi bak” diye. Bunun üzerine dayımı Trablusşam’a sürmüşler. Şam’da bir arazi davasında adamlardan biri davadan bir gün evvel gelip dayıma “Kadı efendi, yarın bizim davamız var, bunu al” deyince dayım tüfeğini çekmiş “Şeriat kapısına rüşvet ödemenin cezası ölümdür” deyince adam kaçmış ve adam kaçarken fesinden vurmuş. Fakat ertesi günü davada adam haklıymış dayım da ona hakkını vermiş.

 

*****

 

 

Yeni yol

 

Fatih’le Edirnekapı arasındaki yola ‘Yeni yol’ derdik, yolun ortasında ağaçlar vardı, ağaçların iki yanı yol. Fikret’le beraber kolkola, yan yana aşağı yukarı yürür, kah kah, kih kih gülüp konuşarak volta atıp piyasa yapardık. Bir gün Kadir oralarda Saraçhanebaşı’nda bir gidiyor, bir geliyor orada da bir dükkân var, durmadan dükkâna kadar gidiyor, geliyor. Ben de gittim, başladım Kadir’in yanında onunla beraber yürümeye… Yanında yürüyorum amma benden rahatsız oldu, halinden belli oluyor. “Ne oldu? Sen burada aşağı yukarı niye yürüyorsun?” “Ehh işte arada bir keyif yapıyorum!” Meğerse o dükkânda açık şarap satılıyormuş. Bizim Kadir de gidip bu şaraptan bir tane alıyor, yanında da leblebileri var; yürüyor Saraçhane’ye kadar sonra dönüyor tekrar içiyor, gene yürüyor… Mektepte hocalara söylerim diye benden de korkuyor, bu yüzden gizlice yapıyormuş güya. Bir-iki yıl geçti ameliyatla Kadir’in böbreğinin birini aldılar; bizimki böbreğini bir kavanoza koymuş, şimdi imtihandayız sualler zorlaştı mı çıkarır kavanozu sıranın üstüne koyar, “Hocam, bak benim böbreğim burada, bana yardım edin! Bana himmet edin” diye duygu sömürüsü yapardı. Kadir’in lakabı ‘Vasil Tenekeci’ydi. Bir de ‘270 Mehmet’ vardı, ben bunlara Kazbek isimli bir melodiden şarkı uydurmuştum: (Sami Amca melodisiyle gülerek söylüyor bu şarkısını.)

 

İki yüz yetmiş Mehmet Japon

Vasil esrarkeş tenekeci

Zıpır terelelli

Aysel pek tampon

 

*****

 

 

Külhanbeyliği severdim…

 

Bizim zamanımızda palaska yoktu çünkü bizden evvel mektepte bir isyan olmuş palaska yasaklanmış. Kemerim palaska değildi de palaska gibi demirliydi, pantolonumu 42 paça giyerdim, kama vurdururdum.

 

Fikret ‘yeni yol’da gezerken bir gün “Sami gel, şu arka yollara gidelim, biraz da oralarda dolaşalım, ben burada sıkıldım” dedi. Gittik, başladık bir aşağı bir yukarı dolaşmaya fakat ben farkında değilim ne olduğunun, bu havalara filan bakıyor, birden yanımıza üç kişi doluverdi: “Ulan! Eşşoğlu eşşek sana buraya gelme demedik mi? Bacağını kırarız!” Fikret’e bir yapıştırdılar na’pıcam, ben de mecburen kavgaya girdim, palaskam vardı bir tane yapıştırdım bunun alnına, Fikret’le bir giriştik, üçünü de kaçırdık. Meğerse Fikret orada bir kıza göz koymuş. Kızı görmek istiyor, yalnız gitmeye de korkuyor, beni de yanına aldı; hiçbir şeyden haberim yok, neredeyse dayak yiyecektik.

 

Pendik’e yüzmeye gitmiştik; yüzdük yüzdük, pavuryalar, yengeçler dolaşıyor… Kum güzel, sahil bomboş, koca bir incir ağacı vardı, hepimiz çıktık ağaca incir filan yedik. ’22 Hayrettin’, ‘Bebe’ derdik bu arkadaşımıza. Kendini Fransız diye takdim eder, Fransızca konuşmaya çalışır, Fransızca şarkılar söyler öyle bir çocuktu. (Doktor oldu,  tıptayken bir gün çalışmak için ona kemik lazım olduydu da babasının mezarından çıkarmıştık.) Akşam oldu, giyindik yola dizilip iskeleye geldik. Şirketi Hayriye’yi bekliyoruz, bize bir kuruştu, diğerleri iki kuruş. Hayriye geldi, biniyoruz ‘Bebe’ye: “Sen nereye? Hani ceketin falan yok?” Bizimki ceketini ağaçta unutmuş, haydiii geriye döndü ceketini almaya, mektebe bizden sonra dönmüştü.

 

*****

 

Yatakhane

 

‘Şeker Ali’nin ayakları leş gibi kokardı, tuttum bir gün bu uyurken çoraplarını çıkarıp burnunun dibine koydum, sabaha kadar kokuların içinde uyudu. Sabah kalktı, bir başı ağrıyor bir başı ağrıyor, söyleniyor; “Yav ne oldu benim başıma” filan, “Eee, ayağını yıkamazsan böyle başın ağrır!”

 

 

Hamam

 

Darüşşafaka’ya ilk kayıt olacağım zaman kapıdaki adam beni kulağımdan tutup kâğıtları göstermişti ya, sonra o adam hamamcı oldu, peştamallarımızı yıkar; kurutup getirir falan.. Ben de dokuzuncu sınıftayım; geliştim, bu da ihtiyarladı. Hamama gireceğiz, bana peştamal getirdi baktım ıslak: “Memet Ağa bu ıslak?” “Öööyledirrr.” Ben buna bir tane koydum; yuvarlandı hamamın ortasına düştü ama bu yumruk peştamal için değil kulağımı çektiği içindi.

 

Hamamın orada bir türbe vardı içinde de iki tane tabut. Türbenin sokağa bakan yanındaki pencereler cam değil de tenekeyle kaplıydı, tenekelerde de delikler. Yaşlıca bir kadın her gün türbenin önüne oturup gözleri körmüş gibi dilenirdi. Arada bir oğlu gelir paralarını alır gider bu yine dilenmeye devam ederdi.

Ben de gittim türbenin içine girdim, tabutun tarafından kadına bağırmaya başladım: “Eyyy! Koca karı, senin gözün görüyor; ben evliyayım, seni çarparım!” Bu arada tabutu da sallıyorum, kadın kalktı delikten bakmaya başladı, tabutun sallandığını görünce hemen pılını pırtısını toplayıp gitti, bir daha da oraya gelmedi.

 

 

Yemeklerimiz

 

Bir gün mektebe gümrükten çekilmemiş hurma ve havyar geldi. Biz hurmayla havyarları yiye yiye damızlık gibi olmuştuk. Adaya, şuraya buraya giderken aşçı Memet Ali bize öğle yemeği verirdi: “Oradan bir sandık hurma alın gidin!” Biz de bir sandık hurma alıp Heybeli Ada’ya gitmiştik. Heybeli’de Çam Limanı’nda otururduk, açtık hurmayı, havyarı da zeytinyağıyla karıştırdık yiyoruz. O zamanlarda hurma Türkiye’de yok, en lüks meyve. İnsanlar bize bakıp “Şu yetimlere bak ya, hurmayla besleniyor” diye söylenirlerdi.

 

Bazı arkadaşlar da doymazlardı, yemekhaneden çıkınca herkesi dolaşır “Ekmek yemeyen var mı? Bana ekmeğini ver” diyerek isterlerdi.

 

*****

 

 

Yaz kampı

 

Askerlik derslerimizi ekseri Darüşşafaka’da yapardık fakat hocamızın işi aslen Yıldız’daydı, bize ilaveten gelirdi. Kamp zamanı Fatih’ten tramvaya binip Beşiktaş’a gider, Yıldız’a çıkardık. Bu sırada öğlen olurdu, tam yemek vakti yemeğimizi yerdik, böyle gele gide kamp yapardık. Kampta Balmumcu Çiftliği’nin oralarda bir gün “Süngü tak” dendi, taktık; “Hücuma geç”, geçtik, baktım önümde ağaca bağlı bir keçi var ben de ona hücum ettim, ipini kopardık keçi koşuyor ben arkasından koşuyorum. Arkadan arkadaşlar gülmekten kırılıyorlar.

Pendik’teki kamplarda talebeler sinekleri ikiye ayırmışlardı ‘ibne sinekler’ ve ‘kulampara sinekler’ diye. Şimdi, tuvalete gittiğin zaman önüne konan sinekler ibne, arkaya konan sinekler kulamparaymış.

 

(Sami Ağabey’in hafızası müthiş, anlattıklarını gülmekten dinleyemiyoruz.)

 

Pendik’ten Yakacık’a yürüyüş yapardık, mecburi yürüyüş. Askerlik hocamız çok sertti, ‘Romel’ derdik, hani Afrika’da Alman Romel vardı ya, ondan da sert bir adamdı.

 

Üniversitedeki askerlik hocamıza da ‘Vatman’ derdik, Münir Nurettin’in kardeşiydi. Münir Nurettin ile de sahneye çıkmıştım, Bakırköy’de Tayyare Sineması’nda bir sünnet düğünü vardı, düğün sahipleri hem alaturka hem de alafranga caz tutmuşlar. Münir Nurettin alaturkaya çıkıyor, o iniyor sonra biz çıkıyorduk sahneye, aynı sahneyi paylaşmıştık.

 

 

Güreş yaptım, futbol oynadım…

 

Darüşşafaka’dayken güreşe heves ettim. Fatih’te Haliç İdman’a gittim, iyiydim de tuttuğumu deviriyordum ama orada namussuz bir hoca vardı, herkesin bacaklarını elliyor; “masaj yapayım” falan… Kötü niyetli biriydi; onunla kavga ettim, güreşi bıraktım. Mektepte futbol oynardım, genelde bek olurdum ve ‘ayıcı’ydım yani kırıcı. Toptan çok gelene tekme atardım.

 

Liseyi bitirince az bir para var, onunla okumam lazım. Ne olayım, nereye gideyim diye düşünüyorum, askeriyeye de gitmek istemiyorum; altı sene mecburi hizmeti var, bağlanmak istemiyorum. Kendi yağımla kavrulup dışarıda keman çalarak, bir şeyler alıp satarak kendimi kurtarmayı düşünüyorum, yerli malları alıp dışarıda işportada satardık. Baktım herkes bahriyeye giriyor, elbiseleri de güzel. “Kız falan tavlarız” diye kalktım, ben de Bahriye Mektebi’nin imtihanına gittim. Önce sağlık muayenesi var; yanımda da Darüşşafakalı bir arkadaş var. O da imtihana girecek, bizim elimize birer tane şişe verdiler “Buna idrar numunesi verin” dediler. Arkadaş, “Sami ya, geçen hafta idrarımda albümin çıktı, şimdi gene olabilir benim şişeye de sen işer misin?” “İyi, ver şişeni.” Aldım, benimkini ona verirken bizi yakaladılar, ikimizi de dışarı attılar.

 

Bahriyeye de giremeyince kalktım kutu fabrikasına işçi olarak girdim. Cibali’de reji, tekel fabrikası. Beni bandrola verdiler, rakı şişelerinin altına tak tak numara basıyorum fakat fabrikada hiç lise mezunu yok, müdür bile eski rüştiye mezunu. Fabrikada bazı işçi hareketlerine falan girişmeye kalktım, beni çağırdılar. “Saatini yedi kuruş yapacağız, aşağıda beş kuruş alıyordun, bir ay sonra da on üç kuruş yapacağız”. “İyi, tamam da ne yapacağım?” “Muhasebede çalışacaksın, maliyet hesapları çıkaracaksın.” Tamam dedim. Maliyet hesabını Hazra Hanım diye bir paşanın karısı yapıyordu, baktım öyle karmaşık bir yoldan hesaplıyor ki doğru olmasına imkân yok. Kadına “Sen bunu böyle yapacağına şöyle yapsana” diye gösterdim ve muhasebede sivrildim. Fabrikada çalışırken sene ortasında tıbbiyeden ilan çıktı, talebe alınacakmış hemen müracaat ettim ve sene ortasında FKB’ye başladım. Dört ders vardı, haziranda dördünden de çaktım. Ben başlayıncaya kadar talebeler dersleri öğrenmişler, bir de dışarıda çalışıyorum, kahvelere gidiyorum -ki Küllük Kıraathanesi’nin başmüdavimiyim, haylazlıktan değil haa!” Yoksulluktan. Para kazanmak için oyun oynardım; prafa, briç, hoçkin falan.

 

Haziranda kaldık mı? Fakat aynı zamanda yazın Ayazağa’da askerlik kampı var, ben de gittim kampa talebeler benle alay ettiler. “Yav, sen askerliğe niye geliyorsun? Dört dersten ikmalin var, nasılsa sınıfta kalacaksın” şeklinde. Neyse, sonbahar geldi, imtihanlara girdim; dördünden de geçtim. Bir de baktım, ikinci sınıfta imtihan yok, vize sınıfıymış, kendimi birden üçüncü doktora sınıfında buldum ve ancak o zaman başladım ders çalışmaya.

 

Bir de ekmek karnesi dönemi yaşadık, üniversitedeyken ‘Kızılay Aş Ocağı’na yazılmıştım. Devlet fakirdi ama yine de fakirlere yardım etmeye uğraşıyordu. Bu çalışmalar kombineydi.

 

*****

 

 

Nâzım Hikmet ve Peyami Safa

 

Tevfik İleri bize hısım olur, Hemşinliydi. Yassıada’ya sürmüşlerdi hani. Demokrat Parti’de nafıa ve maarif vekilliği yapmıştı. İşte Tevfik İleri’ler bizim Fatih’teki eve gelirlerdi. Dayımın oğlu da ağır cezada müddei umumiydi. Evde Nâzım Hikmet’in şiirleri okunurdu:

 

“İniyor kayık, çıkıyor kayık

                                               Devrilmiş bir atın sırtında

                                               Şahlanan bir adam biniyor kayık”

 

Şiirlerini okur coşardık, ‘Yedi Gün’ mecmuasında Peyami Safa ile Nâzım Hikmet’in kavgaları vardı, takip ederdik. Peyami Safa, Darüşşafakalıdır; tarzı serbest vezindi:

 

“Bre tümen tümen kıdırvon

                                               Bre bre palavra

                                               Bre ite yalan, ölüye iftira atan

                                               Bre sağa solak atan vatan haini şarlatan”        

 

                                               Peyami Safa

 

 

“Hey! Yetimi Safa

                                      Ben ki kellemi bir yumruk gibi soymuşum

                                      Kellemin içindeki için kellemi koymuşum

                                      Senin terkine pabuç bırakır mıyım hiç?

                                                                      Bu kabzaya girek

                                                                      Bu kabzaya bilek

                                        Bu kavgaya yürek gerek arkadaş yürek!”

 

Nâzım Hikmet Ran

 

Bunlar o zamanlar beynimize nakşetmişti. Atatürk, Vâlâ Nureddin, Nâzım ve Vatan gazetesi sahibini Rusya’ya yollamıştı. Onlar için “Biri komünist oldu, biri de vatanı beş kuruşa satıyor!” denirdi. Vatan gazetesi beş kuruştu o zaman.

 

Aslında bizim ev o kadar kalabalıktı ki, ilk mektebe giderken sabahleyin kapıyı açınca on sekiz kişi mektebe gitmek için çıkardık evden. O fakirliğimizin içinde herkes okumuştu, o zamanlar daha Türkiye’nin ne biçim bir rejim olacağının iyice yerleşmediği zamanlardı, yani her kafadan bir ses çıkıyordu, bizim evde de bunlar konuşulurdu. Nâzım Hikmet büyük adamdı, vatansever, entelektüel! Fakat o dönemlerde Türkiye için tehlikeliydi, komünizmi öven yazıları vardı, iyi hatipti, çok güzel konuşurdu ve kelimeleri kullanmasını iyi bilirdi.

 

Bizim aile kalabalıktı fakat kalabalık olmasının yegâne sebebi dededen kalan evdi. Milletin gidecek yeri yok, anası babası ölenler gelip bu eve sığınıyordu. Mühim olan nasıl beslenip, evin nasıl çekip çevrildiğidir, bunu da Meryem Halamız (babamın kız kardeşi) yapardı, bütün selahiyet ondaydı sağa sola gider, iltimaslar alır kimimizi Hemşin’e yollar, (Hemşin’de ilk mektebi bitirsin gelsin diye) bütün işi o yürütüyordu. Kadıncağız ailenin direğiydi.

 

*****

           

 

Macar kemancı

 

Üniversitedeyken harp yıllarındayız ya, Türkiye’de hâlâ orkestra yok. Ben de kemanda iyice ilerlemiştim, Suadiye Plaj Gazinosu vardı orada caz olurdu; kalburüstü, sosyeteden kimseler gelip yemek yer, dans ederlerdi. Bu gazino bizde orkestra olmadığı için bir Macar caz grubuyla kontrat yapmış, bunlar gelmiş fakat kemancıları eksik, adam vize alamamış.

 

Darüşşafaka’yı bitirince dışarıda keman çalabilmek için Beyoğlu Tepebaşı’nda ‘Kanuni Esasi’ adında bir kıraathane vardı, tüm müzisyenler orada toplanırız, ‘Rus Petro’ ismindeki adam da bize iş ayarlardı “Sen şu grupla Maçka’ya, sen şuraya” falan diye. Bana da “Sen bu sene Macarlarla çalışacaksın” dedi. Ben “Yav Petro, ben o kadar keman bilmem” dediysem de “Olsun zararı yok, ben sana parçaları veririm; ezberlersin, arkada da oturursun, idare edersin” şeklinde beni ikna etti, kabul ettim. Petro parçaları getirdi, Çigan müzikleriydi. Hepsini ezberledim sonra Macarlar gibi giyindim: Güzel geniş kollu bir gömlek, boyunda kravat gibi yakalı, püsküllü kemerimiz var, başladım grupta keman çalmaya.

 

İlk gündü, bana “Hadi altroya çık” dediler, yani masaları dolaş da para topla! Na’payım ben de çıktım masaları dolaşıyorum, istediklerini çalıyorum falan. Bir masaya gittim, benim üniversiteden arkadaşlar ama beni tanımadılar. Fransızca, “La Cumparsita’yı çalar mısın?” dediler. “Bastır lan parayı! On papel basın buraya, çalayım” deyince şaşırıp kaldılar. “Aaa.. Bu bizim Sami yaa. Bi de Macar diye bize yutturuyorlar!” demişlerdi.

 

*****

 

 

Doktor Horhoroni’nin yanından Vintro’ya geçiş

 

Tıptan mezun olunca iş bulamadım. Sirkeci’de muayenehanesi olan Horhoroni diye Ermeni bir adam vardı; bevliyeci, asistan arıyormuş onun yanına girdim, ayda yüz elli lira veriyor. Yaptığımız işler, belsoğukluğu, frengi, impodanslar geliyor, bunları tedavi etmek ama belsoğukluğuna bu herif önce permanganatla lavaj yapıyor, hastalığı kronikleştiriyor hasta bir hafta sonra gelince iki penisilin yapıyor ve hasta iyileşiyor. Halbuki o penisilinleri başta vursa hastanın gelip gitmesine gerek kalmayacak.

 

Bir gün muayenehaneye bir adam geldi, bana; “Doktor senin hakkında iyi referans aldım, sana benim firmada iş vereceğim!” “Ne firması?” “Benim Vintro ilaç firmasında röprozantör olarak çalışır mısın? Sekiz yüz lira aylık vereceğim”. Ooo.. Büyük para, ben Horhoroni’nin yanında yüz elli lira alıyorum, işi kabul ettim ama biraz zaman istedim.

 

Abim de İstanbul İşçi Sigortaları İlaç Alma Kurumu’nda müdürdü, adamın ismi Mano, Yahudi. Araştırdım şirketi, Galatasaray kalecisi Sırık Necdet (Akşam gazetesinin sahibinin damadı) orada hissedarlardan. Gittim çalışmaya, eşantiyonları inceledim, çoğunun tarihi geçmiş; ilaçlar çok pahalı, satamıyorlar. İbrahim Ethem’in B1 vitamini 100 miligramı bir buçuk lira iken, bizim biyo kompleks vitamin dozajı daha düşük olmasına rağmen üç buçuk lira, piyasada rekabet edemiyorlar, ellerinde yüz binlerce liralık mal kalmış.

 

Bir gün Mano bana “Sami ben bu parayı sana niye verdiğimi izah edeyim; senin abin İşçi Sigortaları İlaç Satın Alma Kurumu Müdürü, sen buraya ilaç sattıracaksın, seni bunun için aldım” dedi. “Mano, abim öyle bir şey yapmaz ama sen ilaçlarını satmak istiyorsan ben bu ilaçları satarım”. “Nasıl satacaksın?” “Sen beni Ege’ye yolla, bir maaş daha ver satayım”. “Nasıl yapacaksın?” “Dene”, dedim.

 

Ege’ye gittim, eczaneleri dolaşıyorum hepsi mırın kırın ediyorlar, “Vintro malları burada eskidi, depoya geri alın” falan. Ecza depolarına gittim, orada da ilaçlar sürünüyor, doktor muayenehanelerine gittim, ohooo.. Vintro’nun ilaçları şöyle böyle şikâyetler…

 

“Devlet hastanesine gittim, gönüllü asistanlar, gönüllünün gönüllüsü var, bedava çalışıyorlar. Onları görünce “Arkadaş seni Vintro’ya mümessil tayin ediyorum, sana ayda elli lira, her reçetene bir tane Vintro ilacı koyacaksın”. “Tamam abi” dediler, diğerlerini de dolaştım; baktım, bizim ilaçlar satılmaya başladı. Denizli’ye, Antalya’ya da gittim adamları maaşa bağladım yani bana verilen sekiz yüz lira ile on altı tane asistanı maaşa bağlamış oldum ama öyle bir gitmeye başladı ki ilaçlar görme.

İzmir’e döndüm, bana “Yav! Ne yaptın sen böyle? Depoda ilaç kalmadı, merkezden istedik” falan. Patronlar, Mano falan şaşırıp kaldılar. O sırada Amerika Vintro merkezden müfettiş geldi, baktı ilaçlar iyi gidiyor; beğendi, beni müfettişe takdim ettiler, methettiler, yaptıklarımı anlattılar. Sonra Mano, “Sami, bize de Ortaşark’a müfettiş lazım, Mısır, Yunanistan, Suriye falan. Fabrikadan böyle bir teklif gelirse yapar mısın?” “Yaparım” dedim ama İngilizce bilmiyorum, o zaman “Amerika fabrikaya geleceksin, altı ay kalacaksın sonra senin hakkında karar vereceğiz”. Bunu da kabul ettim ve bu arada da çalışmaya devam ediyoruz.

 

Ve Bayer’e geçiş

 

Bir ay kadar sonraydı, bir gün Vintro’ya gittim; bütün ofis kapalı, mühürlenmiş. Ne olduğunu soruşturunca, efendim bizim patronların ‘karapar’a akladığını duydum. Fransa’da Selim Osman Ş. diye bir patron vardı o yapıyormuş bu işleri, Mano’yla görüştüm. “Ne olacak bizim iş?” “Merak etme, yakında açılacak, sen maaşını almaya devam edeceksin”. Tamam dedim, benim maaşımı veriyorlar ama işe gitmiyorum, iki ay falan geçti; canım sıkıldı. Gittim, Bayer’e girdim. Vintro’dan maaş alıyorum, Bayer’de de çalışıyorum. Bir buçuk sene kadar böyle geçti sonra Vintro tamamen silindi. Röprözantlıkta Selahattin İçli ile beraber çalışıyorduk.

 

Gemiler…

 

Harp içinde ilaç gelmemeye başlayınca kötü bir devreye girdik, eşantiyonları sattık; onlar da bitince biz boş kaldık. Ben de ‘Denizyolları’na doktor olarak girdim. Gemilerle yolculuk… İstanbul’dan Hopa’ya kadar bir hafta gidiş, bir hafta dönüş çalışmaya başladım. Uzun yol ring seferlerimiz oluyor, Akdeniz’i dolaşıp geliyoruz. Bu arada gemide bayağı da fiyakalıyım, hem doktorluk yapıyorum hem de gayet fiyakalı kaptan elbiseleri gibi kıyafetlerle çarkçıbaşı, reis ve ben yemeklerde beraberiz. Yemekhanede orta bir masada yerimiz var, biz masaya gelmeden kimse yemeğe başlayamıyor o kadar fiyakalıyız.

       

 

Neler oluyor insan ömründe…

 

Hiç doğum yapmamışım, insanlar gemiye biniyor ve ben onları doğurtuyorum. Doğum olunca onlardan seyahat parası da alınmıyor, çocuk erkek doğarsa adını ‘Bahri’ kız doğarsa ‘Bahriye’ koyup biraz da para toplayıp gönderiyoruz. Bu duyulunca gebe kalan herkes gemiye gelmeye başladı, yolcularımız artmıştı.

 

Bazen de turistik seferler yapıyorduk, bir seferinde Hopa’da ‘Sahil Sıhhiye’ cüzamlı bir hastayı gemiye vermek istedi; adamcağızı gördüm, burnu, parmakları kopmuş. Her yeri yaralar içinde, turistik seferdeyiz. Gemi de ecnebi dolu! “Aman doktor bunu gemiye almayın” falan bastırıyorlar, o zamanlar kara nakliyatı da yok, ‘Sahil Sıhhiye’ bastırıyor: “Alacaksınız!” Biz. “Almayacağız” diyoruz, İstanbul’a telgraflar çekildi. “Hastayı alın, tecrit edin” cevabı gelince adamı gemiye aldık, ambarda bir yere koyduk. Trabzon’a geldiğimizde adam atladı; kaçtı, kaldı mı başımıza? Neyse yakaladık, İstanbul’a getirdik. İstanbul’a geldiğimizde gemide sarı karantina bayrağı asılı, gemide kimse adama yardım etmek istemiyor; adamcağız yürüyemiyor, sonunda bir hamala fazlaca para verildi, hamal adamı küfesine yükledi, ambülansa götürdü; Bakırköy cüzam servisine yatırdılar adamı.

 

Yepyeni bir İzmir vapuru vardı, vapuru İzmir’de karaya oturttuk; vapur yan yattı, ha battı ha batacak! İnsanlar gemiden atladılar kurtuldular, gemiyi bu şekilde tahliye etmiştik.

 

Mesela Çanakkale Boğazı’nda tuhaf bir uygulama vardı: Dışardan gelen her gemi Çanakkale’den geçerken muhakkak ‘Sahil Sıhhiye’ye uğrayıp “Gemide sari hastalık yoktur!” diye imza vermek zorundaydı; bizim geminin geçişleri de gece olurdu Çanakkale Boğazı’ndan, bir gece müthiş bir fırtına var; kar, yağmur, dalgalar… Sahile yanaşmamız mümkün değil. ‘Sahil Sıhhiye’ kayıkla geldi; gemiye merdiven dayadık, öyle oluyor ki dalgalar bir vuruyor kayığı merdivene koyuyor, arkasından bir dalga daha kayığı düzeltiyor, sular karanlık göz gözü görmüyor. Öyle maceralı bir yerdir ki Çanakkale… İki sene çalıştım gemilerde.

 

*****

 

 

Küllük Kıraathanesi ve askerlik

 

Hiç sigara içmezdim ama her gün saat 18.00-19.00’dan sonra ‘Küllük’te kâğıt oynardım. Küllük salaş bir yer, içeride ortalığı masmavi duman kaplamış. Önümüzden, yanımızdan arada bir cenaze filan geçer, biz ayağa kalkarız “Allah taksiratını affetsin” der gene oturup kumara devam ederiz, böyle bir yer. Kahveci Sadık vardı; “Ulan burası ağaç gölgesi mi” der kaba bir tabirle ikidebir şeker koyar, her şeker koydukça da fiyat beş kuruş artardı. Neyse askere gidince üzerimde bir keyifsizlik, bir darlık, bir sıkıntı var; sebebini anlayamıyorum, kendi kendime “Yav Sami mektep bitmiş işte daha ne, haline şükret” filan diyorum ama durum aynı. Yedek subay okulundayım o sırada, ders arası teneffüse çıkmıştık. İsmail diye bir arkadaş vardı, Boğaziçi sigarası içerdi. “İsmail, pek efkârlıyım; bir sigara da bana ver, bakayım nasılmış” dedim, aldım. Bir çektim ooo… gözüm açıldı, meğerse ben ‘Küllük’te sigara dumanı yuta yuta ikinci el sigara tiryakisi olmuşum haberim yok, sıkıntım oradan geliyormuş. Ondan sonra paket almaya başladım.

 

Yedek subay mektebini bitirdikten sonra kurada Etimesgut Hastanesi düştü. Elli yataklı bir hastane fakat hastanede doktor yok; benim gibi yedeklerle idare ediliyor, aslında kadro binbaşı kadrosu ama herkes orayı isteyip torpil yaptırdığı için hastane yedek subaylarla idare ediliyor. Hem hastanede yatanlara bakıyorum hem de civardan Dikimevi’nden gelenlere bakıyorum ayrıca hastanede on bir kişilik de nöbetçi sıhhiye mangası var. Bir gün kapıda bir gürültü var; bağrış, çığrış…

 

Nöbetçi askerime seslendim; çocuğun adı da Şeker! “Şeker, ne oluyor?” “Komuta-nım, bu, de-de, gel-dii, zor-lan, torununa  bak-tır-mak is-ti-yoor. Ben de ‘Başıbozuklara burada bakılmaz başka hastanelere git’ diyorum. Bunun münakaşasını yapıyoruz, o il-la  bu-ra-da  ba-kıl-mak is-ti-yoor!” Çıktım, ihtiyara sordum: “Ne oldu dede? Derdin ne? Asker doğru söylüyor, burada yalnız askerlere bakılır”.

 

Dede, ayağını açtı; koskoca bir yara! “Ben bunu Balkan Harbi’nde aldım!” Kolunu açtı, “Ben bunu 1. Dünya Harbi’nde aldım!” Parmaklarının yarısı yok. “Bunları Suriye cephesinde kaybettim!” Göğsünü açtı; “Bu, Çanakkale’de oldu! Ben asker değilim de kim asker!” Her tarafı delik deşik, dede haklı, “Beni ‘Divan-ı Harp’e de verseler senin torununa bakacağım” dedim.

 

Çocukta da sivilceler, akneler çıkmış, antibiyotik falan yazdım gittiler. Bir hafta sonra dede tekrar geldi, bastonunun ucunda süzme yoğurt takılı. “Dede, buna rüşvet derler” dedim, “Yok, bu benim gönlümden sana hediye. Alacaksın, yoksam senlen bi daha konuşmam!” Aldık yoğurdu.. İki hafta sonra Karanlık Dere’ye atışa gidiyorduk; Balgat köyünden geçiyoruz, dede de orada oturuyor, ambülans şoförüne “Arabayı kenara çek” dedim, pazarın yerinde birilerine sordum: “Burada bir Ömer Ağa olacaktı? Ömer Ağa’yı bulun!” Tabii rütbelerim de var; önce muhtar geldi, sonra Ömer Dede geldi, beni görünce hemen elime yapıştı, ben de ona sarıldım, tutturdu dede: “İlla otur, keçiyi kesecem, tandıra…” Türk milleti böyle işte.

 

Yokluk, yoksulluk…

 

Bir aralık Fatih’te bir muayenehane açtım. Mesela hastaya on tane kalsiyum iğnesi veriyorum; dokuz tanesini yaptırıyor, para vermemek için onuncuya gelmiyor. Millet fakir, kimsede para yok. İşçi sigortalarının muayenesine çıkıp ilaç yazdırıyorlardı, penisilin falan.. Hasta olmasına rağmen o ilacı kullanmayıp gelip bizlere satmaya çalışıyorlardı yani halk böyle kötü durumdaydı. Fakir, fukara bilhassa Fatih Cibali kısmı bu durumdaydı. Bu yüzden benim yapabileceğim fazla bir şey olmadığını gördüm.

 

*****

 

Amerika maceraları…

 

(Sami Ağabey’in diplomalarına bakıyoruz tek tek, Darüşşafaka diplomaları, Tıp Fakültesi diploması ve Amerika’dan aldığı uzmanlık diplomaları… 48 yılında Tıp Fakültesi’nden mezun olduğu zamanki yıllıktan resimlerine baktık birlikte. “Ben böyle değildim, saçlarım vardı o zaman.” Resimde gerçekten çok çok yakışıklı, karizmatik bir genç görünüyor.)

 

Amerika’ya gittim; orada bana kimse kucağını açmadı “Doktorluk yapabilirsin” diye. Üstelik Amerika’ya gittiğim zaman İngilizceden iki kelime biliyordum: “How are you? How you do?” Bu kadar. Çünkü Darüşşafaka’da Fransızca okuduk, Amerika’da bu lisansları alabilmem için on yıl geçti. Önce yabancı mezunlar denklik imtihanına başvurdum, bunun için orta mektepten başlayarak üniversiteye kadar bütün notlar bildiriliyor sonra kabul edilip edilmeyeceği etüt ediliyor çünkü bu imtihana girme hakkı herkese verilmiyordu; bazı üniversiteler epru değildi yani her ülkenin üniversiteleri orada kabul edilmiyordu. Bizden de sadece İstanbul Üniversitesi kabul görüyordu. Denklik imtihanına girdim, üç yüz altmış tane sual vardı, bir soruyu okumak yarım yamalak İngilizcemle bir saat zamanımı alıyordu, cevabını yazmam lazım ama çok uzun şeylerdi, hastalığın tüm aşamaları ve yapılacak komplikasyonları yazabilmek gerekiyordu.

 

Sonra İngilizce imtihanını verdim o zaman zarfında da New York’ta Medical Center Hospital adlı bir hastaneye girdim. Vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, damar yolu açıyorum, elektro kardiyografi, metabolizma çekmek gibi işler. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorları hemen hastaya vermiyorlar, diğer zamanlarda da laboratuvarda çalışıyorum.

Bir gün bir hastaya gitmiştim, yetmiş beş yaşlarında kanser hastası bir adamdı. Kanser hastası olmasına rağmen kansızdı, kolunu açtım, baktım, aaa… Pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti, sordum: “Siz Türk müsünüz?” Adamcağız kaşlarını yukarıya kaldırarak “Hayır” anlamında işaret yaptı. O zaman “Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir” dedim, “Aldırma, işte öylesine bir şey” diye cevapladı ama gerçekten de merak etmiştim, ısrar ettim: “Fakat benim için bu bayrak çok önemli, bu yüzden dikkatimi çekti, bu benim milletimin bayrağı, bu benim bayrağım!” Ben bu şekilde söyleyince adamcağız gözlerini açtı, tanımak istercesine derin derin yüzüme baktı ve mırıltıyla sordu: “Siz Türk müsünüz?” “Evet, Türküm.”

 

Gözlerime bakarak yavaş yavaş anlatmaya başladı: “Yıl 1915, sen hatırlamazsın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de, orada savaşmak için bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Avustralya Anzaklarındanım, İngilizler geldiler, bizi toplayıp “Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açtı, birlik olup üzerlerine gideceğiz, bu savaş çok önemlidir” dediklerinde söylediklerine, vaatlerine inandık ve savaşmak isteyenlerin arasına katıldık. Bizim beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevk ediyormuş, bizi de gemilere doldurup Mısır’a getirdiler. Mısır’da şöyle birkaç ay atış talimi gördükten sonra bizi gemiyle Çanakkale’ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk defa orada gördüm, öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler geceyi gündüze çeviriyordu. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan can veriyordu. Hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk, teknolojik yönden çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Anlayamadığımız bu cesareti ve kuvveti onlara veren güç neydi? Bunu zaman içinde anladım, İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan değil kalplerindeki vatan sevgisinden bize böyle saldırıyorlarmış. Bunu nasıl anladığımı söyleyeyim: Biz karaya çıktık; taarruz edemiyoruz, anında püskürtüyorlar, tekrar taarruz ediyoruz, bizi tekrar püskürtüyorlar. Derken böyle bir taarruz anında başımdan yediğim dipçikle kendimden geçmişim”. İhtiyar adamı meraktan ağzım açık şekilde dinliyorum, savaşın dehşetli anılarını anlatırken halsiz ve bitkinliğine rağmen tirtir titremeye başladı.

 

Adamcağız devam ediyor: “Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum; nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler Türkleri bize vahşi, barbar olarak tanıttılardı ya. Kendime baktım yaralarımı sarmışlar, bana da hiç öfkeli bakmıyorlar, bir de çantalarındaki yiyeceklerinden ikram ettiler, halbuki iyi biliyordum onların yiyecekleri çok azdı ve bu haldeyken bile kendileri yemeyip yiyeceklerini bana ikram ediyorlardı. Bunu görünce şoke oldum. Kendi kendime dedim ki ‘Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler ama öldürmüyorlar, veyahut önceden de öldürebilirlerdi halbuki beni cephenin gerisine götürüp bir de tedavi etmişler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlar’. Bu duygularla ‘Yazıklar olsun bana! Böyle asil insanlarla niye savaşıyorum ben? Neden savaşmaya gelmişim? Bu İngiliz milleti ne kadar yalancıymış, ne kadar da Türk düşmanıymış’ diyerek çok pişman oldum fakat bu pişmanlığım o durumumda fayda etmiyordu. Bu iyiliğe karşılık ne yapsam diye günlerce düşündüm. Nihayet bizi serbest bıraktılar, memleketime döndüm. İşte memlekete döndüğümde Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma dövmeden bu Türk bayrağını yaptırdım.”

Gözlerim doldu, ihtiyara bakıyorum fakat söyleyecek bir şey bulamıyordum.

 

“Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzereyken yaralarımı iyileştirerek sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türklerdi şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra beni iyileştirmeye çaba sarf eden yine bir Türk. Ne garip değil mi? Avustralya’dan Amerika’ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç ummazdım. Size minnettarım, siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi tarih boyunca hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum”.

 

Artık o da ağlıyordu, “Bana adınızı söyler misiniz?” dedi. “Ömer”. Bu defa amca bana merakla sordu: “Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?” “Babam Müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adını koymuş”. “Yahu senin adın Müslüman adı mı?” “Evet, Müslüman adı”.

 

Yüzüme baktı baktı sonra birden doğrulmak istedi, ben mani olmak istedim fakat o ısrar etti. İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim, gözleri dolu doluydu, yüzüme bakarak: “Senin adın güzelmiş, benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi, şimdiden sonra ‘Anzak Ömer’ olsun”. “Olsun” dedim.

 

“Peki doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mudur?” Şaşırdım şimdi, birdenbire mi Müslüman olmaya karar vermişti? Meğer o yaşa gelinceye kadar hep içten içe düşünürmüş de kimseyle konuşamadığı için, soramadığı için öğrenememiş. “Tabii, Müslüman olmak çok kolay.”

 

Kendisine imanın ve İslam’ın şartlarını anlattım, kabul etti. Birlikte kelime-i şahadet getirirken çocuklar gibi ağlıyordu. Yaşlılık bir yandan, hastalık bir yandan bir de yıllardır kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslamiyet’e olan hasretin sona ermesi bu yaşlı gönlü fazlasıyla duygulandırmıştı. Mırıldandı: “Siz Müslümanlar tespih çekersiniz, bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih çekerek Allah’ımı ansam olur mu?”

 

Bu sözlerinden anladım ki, dedelerimiz savaşta bile Hakk’ı zikretmeyi ihmal etmemişler, neyse hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Artık ‘Anzak Ömer Amca’ hasta yatağında tespih çekiyor, biz de tedavisini yapıyorduk. Fakat benim için, o daha bir başkalaşmıştı, bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde, “Beni yalnız bırakma olur mu?” dedi. “Ne gibi Ömer Amca?” “Ara sıra gel de bana İslamiyet’i anlat. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun, o sözleri duydukça kalbim ferahlıyor”. O günden sonra her gün yanına gittim, anlattım.

 

Kaç gün geçti bilmiyorum, hastanenin hoparlöründen bir ses duydum: “Doktor Omar! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!” İçimden Ömer Amca’nın yolcu olduğunu anladım, odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda Türk bayrağı, son anlarını yaşıyordu. Kendisine kelime-i şahadet söylettirdim, kucağımda ruhunu teslim etti.

 

Çanakkale’yi Türkiye’de görmüştüm, burada da bir Çanakkale gazisi vardı, ne yalan söyleyeyim, ağladım.

 

Amerika’da da epey maceralarım oldu, iki sene Medical Center’da çalıştım ya, doktorlar, kan almasını, damar açmayı, elektro çekmeyi beceremiyorlar. O zamanlarda bu işlemleri hemşirelerin yapması yasak. Bu yüzden her yerden beni çağırıyorlar derken bir adam verdiler; kâğıdına baktım prostat kanseri, seksen yaşlarında, Ermeni. Kan verilecek ama evvela kan alınıp grubunun tayin edilmesi lazım. Tabii kanını aldım. Yine günün birinde buna kan verirken bana: “Get out! GET OUT!” (Benim odama bir daha gelme!) Bir terslendi, bir kızdı, bağırdı çağırdı; neye uğradığımı şaşırıp çıktım odasından. Adamın da damarları sert, çeperleri daralmış, ben rahatça iş görüyorum ama diğerleri beceremiyorlar. Sonra yine işlem yapılacak doktoru ihtiyara soruyor: “Doktor Omar’a niye kızdın?” İhtiyar: “Aman onu bir daha istemem, gelmesin!” “Neden? Bir şey yaptıysa disipline vereyim”. “Yooo! Yooo! O beni öldürecek!” “Nasıl öldürecek seni?” “Doktor, sen tarihi hiçbir şeyi bilmiyorsun. 1914’te Türkiye’deyken onların Talat Paşa’sını Lice’de vuran, öldüren biziz. O zamandan beri bizi takip ediyorlar; şimdi Omar’ı buraya yolladılar bana ilaç yerine zehir verip öldürecek. Ben odama Türk istemem!” Adam paranoid! İkna etmeye çalışıyorlar, o devirler geçti falan diye mümkünatı yok, adam anlamıyor. Sonra ailesi geldi; duymuşlar durumu, zorla adamı ikna ettiler ben de işimi yaptım.

 

Amerika’ya 1957’de gittim, 1997’de döndüm, kırk yıl kaldım.

 

*****

 

Darüşşafakalılarla tekrar buluşma.

 

Amerika’da bir gün Hürriyet gazetesinde bir ilan gördüm, “30 Ağustos’ta Darüşşafakalılar toplanacak” diye, bir de telefon numarası vardı, aradım ve Mehmet Erişkin Bey’in evinde toplandık. Orada ilk defa Darüşşafaka mezunu kız talebelerle karşılaştım.

 

Şimdi Darüşşafaka’nın eğitiminin düştüğünü söylüyorlar, bizim zamanımızda çok başarılıydı; şansımız vardı, hocalarımız çok kıymetli insanlardı. Mesela İstanbul Lisesi’nde olgunluk imtihanına girdiğimde Hayriye Lisesi’nden bir kişi, Fecri Âti’den bir kişi, İstiklal Lisesi’nden bir kişi, bir de ben dört kişiyiz; sıraladılar bizi, baştakinin eline bir ampul tutturdular, “Şehirde elektriğin kilovatı beş kuruş, bu ampul şu kadar kilovat yakar; bir aylık tüketim parasını hesap et” dediler, baştaki ampulü elinde evirdi çevirdi yapamadı, yandakine verdi o da yapamadı, ampul bana kadar geldi. Yani Darüşşafaka o kadar ileriydi. Üniversitede de öyleydi, Almanya’dan Nazilerden kaçan bütün dünyada otorite olan Yahudi profesörler Türkiye’ye gelmişti, derslerimize giriyorlardı.

 

Darüşşafaka gibi bir müesseseden bu memlekete bir değil birkaç tane lazım. Eğer ki memlekette okumak isteyip de okuyamayan insanlar çoğunlukta bu yüzden memleketin gurur duyacağı böyle müesseselerin sayısını arttırmak gerekir. Darüşşafaka mezunlarının da Darüşşafaka’ya hizmet etmeleri lazımdır.

 

 

 

*****

 

(Tam bir canlı tarihtir Sami Ağabeyimiz. Dinlerken hüzünlenir insan. Bunca talihsiz olayın içinden sıyrılıp çıkabilmekte elbette Darüşşafakamızın payı büyüktür.

 

            Sami Ağabey’in tepesi açık kafasında aklaşmış seyrek saçları şakaklarından omuzlarına dökülüyor. Geniş çerçeveli gözlüğünün altında çok sevimli bakıyor ve sık sık gülümseyen yüzüyle esprili, yaşam dolu bir insan.

 

            Konuşmaya başlamadan önce ne kadar zamanım olduğunu sordu, ben de “sınırsız” dedim. Çünkü bu uzun yaşamın üç-beş cümleyle özetlenip anlamsızlaştırılmasını hiç istemedim. Bu öykünün biteceğini hiç düşünmüyorum, o yaşadığı sürece…)

 

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here