GALİP HAKTANIR

0
87

  

10 GALİP HAKTANIR

KÖR GALİP

BUFOLOBİ GALİP

1932-1942

             Babamız ölünce annem ve biz iki kardeş kalakaldık. Ben büyüktüm. Birinci sınıfa İzmir’de başlamıştım. Dedem geldi, beni alıp İstanbul’a getirdi. Bulgaristan göçmeniydiler, Rami’de oturuyorlardı. Dedemlerin yanında 4. sınıfa kadar okudum. Darüşşafaka’ya girmeme amcam vesile oldu, imtihanına girdim. İmtihanı kazandım, okula başladım.

Okula başlayalı üç-beş gün geçmişti; sınıfta oturuyoruz, nöbetçi muavinimiz Rıfkı Bey sınıfa geldi; “Çay içmeyen var mı, çay içmeyen var mı, çay içmeyen var mı?” diye durmadan soruyor. Allah Allah! Ben çay içmedim! “Ben çay içmedim” diyeceğim ama korkuyorum da söylemeye! Meğerse adam “Çalışmayan var mı” diye soruyormuş! (İyi ki de söylememiş, nereden bilecek küçük Galip? Sanki ana evi de çay içip içmediğini soracaklar, bir çay hevesiyle hemen tokadı yiyeceğini!)

İlk zamanlar evciydim, hafta sonlarınlarında dedemlere gidiyordum. Sonraları hep bekâr kaldım. Bekâr aylıklarımız vardı, mektep verirdi, yirmi kuruş! Annem İzmir’deydi zaten ama babamı çok özledim. Her akşam yatağıma yattığım zaman ağlıyordum. Babam ölmeseydi ben buralarda olmayacaktım. Babam ölerek beni de tümden yalnızlığa terk etmişti. Bir anda hem annemi hem de kardeşimi kaybedivermiştim. Ahh  babacığım. Babam… Sürekli babamı görme arzusuyla babamın kucağına sarılma arzusuyla gözyaşı döküyordum.

Burası çok sıkı bir yerdi, istediğimizi yapamıyorduk, ne oynama ne şakalaşma… Hiçbir şey yoktu ki. Ben küçük bir çocuktum. Sevgi istiyordum ama tabii ki zamanla alıştım.

 

*****

 

 

Dayaksız öğrencilik mi olurmuş!

 

 

 

On bir-on iki yaşında çocuklarız. Öğlen yemeğini 12.00’de yiyoruz sonra akşam yemeğini 18.30-19.00’da yiyoruz. O arada karnımız çok acıkıyor. Tam büyüme çağımız… Ne yapalım, öğlen yemeğinden artırdığımız ekmekleri cebimize koyardık. Artmazdı ya… Acıktığımızda yemek için. Veli Bey vardı müdür muavini. Bir gün yine cebimde ufak bir ekmek parçasıyla yemekhaneden çıkıyordum, beni yanına çağırdı.

 

“Ne var cebinde?” dedi, çıkardım. “Ekmek var” dedim.

 

Hem ekmeğimi aldı hem de öyle bir, iki-üç tokat attı ki, gözlerimden kıvılcımlar çıktı. Kendi kendime acıkmayacağım diyordum ama ertesi gün yine cebime ekmek koymuştum, çünkü gerçekten acıkıyordum.

           

(Ah o öğretmen tokatlarının acısı… Hatırladıkça halen yanaklarım sızlar. 70’li yılların da terbiye biçimi buydu maalesef. Abilerimizin döneminden bize kalan mirastı dayak.)

 

Ülkenin yokluk zamanıydı, 2. Dünya Harbi tüm şiddetiyle devam ediyor, Türkiye her gün harbe ha girdi, ha girecek. Ekmek karnesi falan vardı. Birer dilim ekmek veriyorlardı ama yine de bulgur pilavı, pirinç pilavları yiyorduk yani gıdamızı alabiliyorduk.

 

Ben 11. sınıfa geldiğimde ikindi kahvaltısı da vermeye başladılar.

 

(Yeni nesil öğrencilerin anlayabilmesi için bir not düşeyim: Eskiden karne notları çok alengirliydi. Bir yıl, iki dönemden oluşurdu. Her dönem sonunda bir ‘dönem sınavı’ yapılırdı. Dönem içinde aldığınız not ortalaması ile bu sınavdan alınan notlar toplanır ve ortalaması alınırdı. Orta son ve lise sonda ise bu sınavlara ek olarak bir de ‘bitirme sınavı’ yapılırdı.)

 

Bir fen bilgisi hocamız vardı; sene sonu imtihan zamanında bana bir sual sordu. Ya ak diyeceğim ya da kara! Ben kara dedim galiba işte bu yüzden direkt sınıfta kaldım.

 

  1. sınıfta ise Fransızcadan kaldım. Kalmamam gerekiyordu, çocukluk işte. Birçok arkadaşıma Fransızcadan ders verdim, onlar geçti ben kaldım!

 

Şans mı diyeyim, Allah’ın takdiri mi diyeyim bilemiyorum. Benim Fransızca kitabımın bir yaprağı yapışmış ve ben o yapışıklığı hiç görmemişim. Kitabın tamamını su gibi biliyorum. Amaaa… İmtihanda gele gele bana o yapışık sayfa gelmesin mi? Tabii ki bilemedim.

 

Halbuki Fransızcam o kadar iyiydi ki 11. sınıfta doğrudan geçen üç kişiden biri de bendim.

 

*****

 

Futbol topu imlatı…

       

 

Rami’deyken de top oynardım ama Darüşşafaka’ya gelince bu top oynama merakım daha da fazlalaştı. Biz iptidailerin topu yoktu, bez toplar yapardık. Bez toplarla bahçede oynardık ama o topları o kadar güzel yapardık ki… Evvela yataklarımızdan köşelerini söküp çıkardığımız pamuğu sıkıştırırdık; üzerine, söktüğümüz çoraplarımızı dolaya dolaya sarardık, yuvarlak olurdu ve bayağı da iyi zıplardı. Bizim zamanımızda böyle top mop yoktu ki. Mütalaa biter bitmez koşar sahayı kapardık, sonra başlardık futbol oynamaya.

 

(Abilerimiz bez toplarla futbol oynarmış. Biz ise kara tahtanın silgileri ile tenefüslerde top oynardık. Bu konuda abilerimiz kadar yaratıcı olamamışız.)

 

Biz iptidailerden o zamanki arkadaşlarım Faruk, Hikmet, Aziz Çöl, Edip Akın, ‘Ayı Yavrusu Selahattin’ falan vardı. Bir üst sınıfla muhatap olamadığımız için abilerle oynayamazdık, kendi arkadaşlarımızla oynamak zorundaydık. Yani biz tali grubun bahçesine geçemezdik.

 

Yemekhanede yemek yerken bir arkadaşımız sahada beklerdi, sahayı kapmak için! Yemek biter bitmez topa koşardık. Ellerimizi silmek için peçete verirlerdi, bir gün ben o peçeteyi top üstü yaptım, onu da Rıfkı Bey gördü, bir hafta izinsiz bıraktı beni!

 

Top oynuyoruz diye Rıfkı Bey bizi birkaç defa topluca yemekhaneye götürdü, ayaklarımızın çıplak kalması uğruna yaptığımız bez toplarımızı gözümüzün önünde ocağa atıp yakmıştı.

 

Futbolla birlikte voleybol oynamaya da başladık, atletizm de yapıyorduk. Ben mesela krosta da bayağı iyiydim; 27 Aralık 1936’da yapılan ilk ‘Atatürk Koşusu’nda 3. olmuştum. Hiçbir ödül yoktu o zaman, bir şey vermediler.

 

Resimi severdim, ilgim de vardı. Hatta o zaman resim odasına bir resmim de asılmıştı. Resim hocamız Agâh Bey’di. Ama yine de bütün hocalar; resim neymiş, müzik neymiş, cimnastik neymiş onlarla uğraşılır mı diye bize bayağı söylenip kızarlardı.

 

*****

 

 

 

Takma adım ‘Bufolobi’ydi. Gary Cooper’ın bir filmi vardı. Okuldan geceleri kaçıp Aysu Sineması’na giderdik. O filme o kadar çok gittim ki. O filmi çok beğenmiştim. Hep onu seyrederdim, her seferinde de arkadaşlarıma o filmi anlatırdım. Ondan sonra bana ‘Bufolobi’ demeye başladılar.

 

Bir gün ‘Ayı Yavrusu’ ve birkaç arkadaş daha gece duvardan atlayarak mektepten kaçtık. Sinemaya gittik. Yine duvardan atlayıp girdik içeriye. Selahattin: “Yav, buradan gitmeyelim, şimdi ‘Teke’ çıkar karşımıza!” Daha öyle der demez Rıkfı Bey karşımıza çıkmasın mı? Hay kahrolası, hayaleti çağırmışız sanki. Aaaa.. Donduk kaldık! Hemen numaralarımızı aldı ve gene iki hafta izinsiz kaldık.

 

Arka tarafta okuldan kaçarken duvarda tırmanacak yer vardı, tırmanarak duvarı çıkardık. Sonra duvarda hesabını yapmıştık; 13 adım sayardık, orada aşağıda bir tümsek vardı. Tümseği taşlarla biz yapmıştık. O tümseğe gelince atlardık. İçeri girerken zaten duvarın üzerinde yürüyorsun; duvar alçalıyor, alçalıyor bizim içeri bahçeye kadar giriyordu. Zaten yaptığımız yaramazlıklardan dolayı dışarı çıkamıyorduk ki hiç. Hep izinsiz kalıyorduk.

 

(Ah, o güzel, cezasının ne olacağı biline biline yapılan yaramazlıklar… Sadece o yaşlarda yapılabilen ve bir daha hiç cesaret edilemeyen yaramazlıklar… Ben de az hafta sonu cezası almadım öğrenciliğimde.)

 

*****

 

 

Harici Kuralları

 

Hafta sonu tatillerimiz Perşembe, Cuma idi. Perşembe günleri öğle yemeğinden önce Ali Kami Bey, harici elbiselerimizi giyinmiş vaziyette bizleri divanhanede toplar, izinli çıktığımızda yapacaklarımız hakkında bir konuşma yapardı: “Yollarda velisiz gezilmeyecek, ceketin ön düğmeleri her daim kapalı olacak. Kahve, gazino, çalgılı yerler gibi münasebetsiz yerlere gidilmeyecek, zinhar ve zinhar Galata ve Beyoğlu tarafına geçilmeyecek! Evinin yolu buradan geçenler bir defaya mahsus geçerek evine varacaktır. Sokaklarda durup eğlenmek, dükkânlara girip çıkmak külliyen yasaktır. Aksine davrananlar darben ve hapsen ceza göreceklerdir, ayrıca üç aydan altı aya kadar izinsiz kalacaktır! Her efendi mektebin haysiyetini gözetmeye mecburdur. Sokaklarda oynamak; ata, merkebe binmek, salıncak kurulan yerlere gitmek yasaktır. Hariçte mahalle çocukları ile beraber bulunmak yasaktır. Hariçte bir sınıf, diğer sınıftan bir efendi ile gezemez! Bir efendi kendi sınıfında bile olsalar diğer efendinin evine gidemez, orada kalamaz, yatamaz…”

 

Tırnaklarımıza, kıyafetlerimize bakılırdı, düğmelerimiz kontrol edilirdi, boyasız, yırtık ayakkabı ve ütüsüz kıyafet ile izne çıkamazdın. Tabii bize top oynadığımız için iki ayakkabı yetmezdi. Harici ayakkabımızı da giyerdik, öbürü yırtılınca ve ben çoğunlukla izne çıkamazdım.

 

Atatürk’ün vefat ettiği o gün mektepteydik. Bir grup Dolmabahçe’ye gitti, bizim harici ayakkabılarımız dışarı çıkmaya uygun olmadığı için gidemedik.

 

*****

 

İçi şişme balonlu, meşin toplar…

 

Nee! Spor ayakkabısı mı? Ben spor ayakkabısını ancak 9. sınıfta gördüm. Bezden ayakkabıların altında ızgara denilen şeyler vardı; ızgaralar iki üç tane şerit halinde kesilmiş köseleden yapılırdı, ayakkabının altına o şeritleri çivi ile çakarlardı. Birkaç defa gidip gelince o çiviler tabanımıza batmaya başlardı. Top ayakkabımız böyleydi. O dönemlerde herkes o ayakkabılardan giyiyordu, birinci sınıf takımlarda oynayan futbolcular bile.

 

Toplar meşinden yapılırdı; meşinin ağızı fitil denilen şeyle sıkılarak düzeltilirdi. Top kafamıza yüzümüze geldiği zaman koskocaman şişirirdi. Sonra meşin su alırdı, suyu çekince de ağırlaşırdı ki o zamanlar bir kalecinin topu santraya geçirmesi büyük işti. Şimdi bakıyorum da top kendisi gidiyor santraya, herkes de ben geçirdim sanıyor.

 

*****

 

 

Yatılı okul ütüsü her yatakhanede vardır…

 

Yatak ütüsüydü tabii ki. Akşam yatmadan yatağın altına serip yatardık, sabah ütülenmiş olurdu. Bazen de üstünde yaylana yaylana otururduk, iyice ütülensin diye.

 

Her çocuk 7. sınıfa gelmedikçe dışarda velisiz gezemezdi. Yalnız gezdiği görülürse izinsiz kalırdı. Kimsesiz olanlar ise mektep hademelerinden veya mubassırlarından biri ile dışarı çıkıp gezerdi. Ancak 7. sınıftan sonra hariçte yalnız gezmek serbestti.

4 ve 5’teyken her sabah derse başlamadan önce Rıfkı Bey temizlik muayenesi yapardı. Mektepte; tamirci, dikişçi, hamamcı, bahçıvan, aşçı, kapıcı ve hademeler vardı. Anne dediğimiz teyzeler vardı.

 

Ramazanlar çok tatlı geçerdi. İsteyen oruç tutardı. Sahurda bizi Rıfkı Bey kaldırırdı. Çok hoşuna giderdi ramazanlar, çünkü mutaassıp bir adamdı. Kalbinde kötülük yoktu, hep çocukların iyiliğini isterdi.

 

Sahurda yemekte; pilav, hoşaf, iftariyelikte; peynir, zeytin, reçel soframızdan hiç eksik olmazdı. Bir gün börek, bir gün tatlı olurdu.

 

Yatakhanedeyiz; biz uyuyorken bir serçe girmiş odaya. Pır pır uçup duruyor. Ya Allah Allah, eğildim yerden takunyayı aldım, bir attım; serçeyi vurmayayım mı? Pat! Aşağı düştü. Aldık yaralı serçeyi kulüp odasına getirdik, kulübün kaptanı olduğum için anahtar bende dururdu, iyileşene kadar baktık serçeye.

 

*****

 

“Şeb ne demektir?”

 

Ona sordu; bilemiyor, buna sordu bilemiyor. Sıra bana geldi, sırf cevap olsun diye “Beşin aksidir” dedim. “Oooo.. Bravo!” dedi, bana iyi not verdi. Bir buluş yaptık yaaa… Gülüyor. Aslında Naci Bey futbol âşığıydı. Biraz da bana futbolculuktan bol not verirdi. Aşçıbaşımız Mehmet Ali Bey, mektepteki en büyük yardımcımdı. Futbol meraklısıydı. İstediğimiz zaman giderdik, bize fazladan yemek verirdi. Pirzola, tatlı ayırırdı bize. Aslında pirzolayı revirde yatanlara yaparlardı da…

 

Parçalanmış hindi etiyle pilav karışık bir yemekti ama riyaziye hocamız; “Hindi dolmalarını yersiniz! Öyle yemekleri atıştırırsınız! Bir de ders çalışmazsınız. Köpek boklarıııı!” dediği için biz de hindi dolması derdik.

 

*****

 

Çocuklar, bir yanık kokusu geliyor!

 

(Zeki Alasya’nın babası Reşat Alasya kimya hocasıymış. Fevkalade futbol hastasıymış. Öğrencileri ile birlikte maçlara gidermiş.)

 

Kısa boylu, yuvarlak, kıvırcık saçlı; çok efendi, iyi kalpli bir adamdı. Darüşşafaka’nın, Fenerbahçe’nin bütün maçlarına giderdi, o kadar meraklıydı. Fakat nota gelince sporcu diye falan hiç ayırmaz, bilmeden geçemezdin. Tabii biz de ona göre çalışırdık. Reşat Bey’in dersinde laboratuvarda hiç yaramazlık olur mu? Nasıl bir şeyler patlatılabilir ki? Mümkün mü? O seni patlatırdı. Çok otoriterdi.

 

Yaz tatilinde bir gün Heybeli Ada’ya gittik. 9. sınıftaydık. ‘Ayı Yavrusu Selahattin’,”Hadi bira içelim” dedi. Biranın şişesi on altı kuruş. Aldılar, başladılar içmeye. Bana da ısrar ettiler, “Sen de iç” diye. Bir yudum aldım, ooo… Berbat bir şey. İçemedim. Onlar hep içerlerdi.

 

Darüşşafaka’yı bitirme imtihanlarına hazırlanıyoruz, imtihana İstanbul Lisesi’nde gireceğiz. Hocalar da bize kurs gibi ders veriyorlar. Sıcak bir gündü, sınıfta canım sıkıldı. Bir bez buldum, sıranın altında yaktım. Hoca kokluyor kokluyor: “Çocuklar, bir yanık kokusu geliyor; içinizde yanan biri var mı?” ‘Ayı Yavrusu’: “Efendim kokular dışardan geliyor!” Haydaaaa! Herkes dışarı koştu.

 

Bir gün imtihanlar olmuş bitmiş, ben de cimnastikhanede top oynuyorum. Daaaannnn duuuunnn.. Meşin topu duvarlara çarpıp duruyorum. Müdür Hasan Fehmi Bey odacısını göndermiş, “Git bak, kim bu top oynayan?” Odacı geldi: “Müdür bey seni çağırıyor.” Allah Allah… Giyindim üstümü, Hasan Fehmi Bey’in odasına gittim.

 

“Aaa… Sen misin? Ben de sınıfta kalanlar oynuyor zannettim de kızacaktım. Sen nasılsa geçmişsin ama oynarken o kadar hızlı vurma!”

 

            Mektebi bitirmiştim, alakam yoktu ki. Mektepe top oynamaya gidiyordum.

 

*****

 

Hızlı Transferler…

 

            (“Hiç çapkınlık yapmaya vaktim olmadı.” Nedense, hep böyle der ağabeylerimiz.)

 

Futbol, voleybol oynuyordum, atletizm, koşu yapıyordum. Hafta sonları da maçlar, koşular vardı. Cumhuriyet Kız Lisesi’ne hiç bakamadım. Okulda zaten insanlar parti partiydi. Top oynamayan romantikler vardı. Bizim bir bekâr yaylamız var, okulun kuzey tarafında Cumhuriyet Kız Lisesi’ne bakardı. Romantikler orada oturur, şiirler yazar, şarkılar söylerdi. Yollarını gezer, kızlara bakar, kızlar onlara bakardı. Sonra gelip bize anlatırlardı işte şöyle yaptım, böyle yaptım diye. Biz de hıı hıı der geçerdik.

 

Bizim Çarşamba’da Feneryılmaz Kulübü vardı; İkinci Lig’deydi orda oynadım. 11. sınıfta da Beşiktaş’ta oynuyordum. Ama bir kanun çıkardılar “Mektepliler kulüplerde oynayamaz” diye, o kanundan sonra oynayamadım. Sırf mektepli olduğum için!

 

Beşiktaş’ta oynarken milli olan bir arkadaşımız vardı: Turan Günsav. Onu bir maçta oynatmadılar bu yüzden, ikimiz beraber Galatasaray’a geçtik. O sıralarda Galatasaray’dan da bizi çok istiyorlardı; mektepli olduğumuz için de lisanslı değildik, bu yüzden kendi isteğimizle takım değiştirebiliyorduk. Turan o sene okulu bitirince Galatasaray birinci takımında oynadı, ben okulu bitiremediğim için oynayamadım.

 

Bize takımdan ayda on lira veriyorlardı. Ben de on lirayı alınca peynir, tereyağı, reçel falan alıp okulda kulüp odasına diziyordum, her gelen yerdi.

 

Beşiktaş’tayken bir lira alıyorduk. Bize, yemek fişi verirlerdi. Beşiktaş’ta Üstün Lokantası’na giderdik, otuz kuruşa karnımızı tıka basa doyururduk.

 

Darüşşafaka bitince Yüksek Ticaret Fakültesi’ne başladım. O sene futbol oynarken ayağım kırıldı, okula bir sene ara vermek zorunda kaldım sonra da okulu bıraktım. Buradayken, Yüksek Mektepler Şampiyonu olduk, bize muhallebi ısmarladılar. Sonra benim kaydımı alıp Edebiyat Fakültesi’ne getirmişler.

 

Üniversiteler arası maçlar oluyordu, bir de baktım, beni Edebiyat Fakültesi’nden çağırıyorlar. “Niye” dedim. “İşte maçlar var, gel oyna!”  Birkaç sefer de onlar için maç yaptım…

Üniversite mutellisi (karma) olduk, Peşte (Budapeşte) mutellisi ile oynadık, onları 1-0 yendik.

 

Mektebi bitirmek üzereydim. Bir gün Galatasaraylı idareciler beni almaya mektebe geldiler. O zaman bizim mektebin tamamı Fenerbahçeli, idarecileri kovdular, benim kıyafetlerimi sakladılar. Galatasaray’a gitmeme mani oldular. Sonra topluca Fenerbahçe’ye gittik; orada oynamaya başladım ama lig maçları başlamamıştı daha, bir gün Beşiktaş’la hususi bir maç yapıldı, oynadım. Fenerbahçe hoşuma gitmedi; bana uymadı, ısınamadım. O zamanlarda da Cihat-Esat çekişmesi vardı, kaptanlık konusunda. Maç dönüşü vapurda geliyorum; Vefalılar sardı etrafımı, ille Vefa’ya gel diye. Latif Abi vardı, Darüşşafakalı, “Seni Vefa’ya gönderelim” dedi. Ben de peki dedim.

 

Beden Terbiyesi’nden çağırdılar, lisans verecekler; Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe bir de Vefa müracaat etmiş. Ben şahsen hangisini istersem onun lisansını alacağım. Ben Vefa dedim. Vefalı oldum. On dört, on beş sene Vefa’da futbol oynadım, sonra bir on dört sene de takım kaptanlığı yaptım.

 

Bir tarihte de Adalet Kulübü bana çok büyük paralar verdi ama o zamanlar kulüp değiştirmek ayıp gelirdi, bu yüzden Vefa’dan ayrılmadım.

 

*****

 

‘Kör Galip’

 

Ben aslında gaziyim. Yunanlılar İzmir’i almadan önce annem hamileyken kaçıp Konya’ya geliyor. Sonra doğum yaklaşınca evine dönmek istiyor ve gelirken trende beni doğuruyor. O sırada Yunan İzmir’e girmiş ve kaçıyorlarmış. Annem eve gelince mangalı yakıp bana mama pişirmek istiyor. Meğersem Yunan kömürlerin içine saçma koymamış mı? Mangalı bir yakıyor, saçmalar patır patır patlayıp sıçrıyor etrafa. Bir tanesi de benim göz kapağıma geliyor ve yakıyor. Göz kapağım gençken yanık büzüğüydü şimdi sinirler gevşediği için aşağıya inmeye başladı. İşte bu yüzden bir diğer lakabım da ‘Kör Galip’ oldu.

 

Kardeşim marangozdu, ben de mobilya mağazası açtım. 56 senesinde Kapalıçarşı yangınında dükkânım yandı.

 

İlk antrenörlük kursları 60-64 yılları arasında açıldı. Manisa’ya kursa gitmiştim, sonra birçok kulüpte antrenörlük yaptım. Darüşşafaka’yı bitirip ayrıldıktan sonra da okulun takımını bizzat çalıştırdım. İlişkimi hiç koparmadım. Ayrıca okulun düzenlediği pilavlara, tiyatrolara, toplantılara her zaman katıldık. Arkadaşlarımızla hep görüşürdük. Mesela Edip Akın ile içtiğimiz su ayrı gitmezdi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here