SADİ VAKKAS ÇELİKER

0
89

 

174 SADİ VAKKAS

SADİ VAKKAS ÇELİKER

1934-1943

            Fakir bir ailenin çocuğuydum. Babam demirci ustasıydı fakat kaliteli şeyler yapardı. Beykoz Kundura Fabrikası’nda çalışırken yaptığı şeyleri izler zevk alırdım. Ayakkabı kalıbı yapıyordu, alt kısmı keskin üstü makineye takılıyordu. O makine çalıştıkça taban şeyleri ayakkabıya yapışırdı. O zamanlar ayakkabılar askeriyeye yapılırdı, sivil pabuç filan az yaparlardı. Babam anneme de söylemiş “Bu çocuğu yanıma almak istiyorum” diye.

Beş yaşıma girdiğim zaman vermişler beni okula. Çok ufaktım. Okul müdürü komşumuzdu, torunu da arkadaşım. Bizi tanıyorlardı. Biz; şimdi Beykoz Ortaokulu olan bir binada oturuyorduk. Arka tarafı korudur, Abraham Paşa Korusu. Orada yalnız başıma gezermişim, annem de okula girmemi istiyor. Böylece müdür de “Yaa komşu, alalım bu çocuğu okula, ziyan olmasın” diyor ve ben okula kayıt dışı olarak gitmeye başlıyorum.

Sonra karne filan veriliyor, müdür, “Yaa bu velet, ‘Kim biliyor’ diye sorulunca hep parmak kaldırıyor. Bakıyorum, iyi de biliyor; biz bunun kaydını yapalım. Yaşına bakmayacaklar ya” diyor ve beni okula kaydediyorlar.

Fakat babamı sekiz yaşımdayken kaybettim. Beykoz İlkokulu’nda okuyordum. Üçüncü sınıftan dördüncü sınıfa geçmiştim. Beykoz çok ufak bir yerdi. Hatta enteresandır; bu gün hâlâ Beykoz Camii’nin yanında ufacık bir bina vardır, okulumuz orasıydı. Sonra bu bina yetmedi, biz ikinci sınıftayken yalıdaki bir salonda okuttular. Sonra yeni bir okul yapıldı; üçüncü sınıftayken hepimiz oraya nakledildik. Bugün hâlâ çalışan bir okuldur. Falaka devri falan yoktu tabii. Ama çok sıkı bir disiplin vardı. En ufak bir hata yapan çocuk adam akıllı dayak yerdi. “Eti senin kemiği benim” misali diyebiliriz. Ben sınıfın en ufağı olduğum için dayak yemezdim.

 

Biz babamız ölünce annemle şaşırıp kalıyoruz. Darüşşafaka hakkında hiçbir bilgimiz yok. Fakat büyük bir şans yanımızdaki kocaman binada emekli şehbender (konsolos) oturuyordu, iki oğlu bir eşi vardı. Maddi durumumuzu da biliyor, bir gün anneme “Bunu Darüşşafaka’ya gönderelim ama ben imtihana müdahale etmem” demiş.

 

Bunun üzerine 4. sınıfı bitirince Darüşşafaka’nın imtihanına girdim, kazandım.

 

*****

 

 

 

 

Böyle bir şey asla yapılmamalıydı, asla!

 

            Hâlâ aklıma geldikçe beni derinden yaralayan bir konudur. Kura çekiliyordu; yanımızda okulun doktoru vardı: Salim Ahmet Bey. Kuraları torbadan çekiyor, onlara veriyordu; ‘mektep’, ‘boş’ ya da ‘namzet’ diyordu. Çok başvuru varmış ve de az talebe alınacaktı.

 

(Duraksadı, derinden bir iç geçirdi. Üzüntüsü ve vicdani rahatsızlığı anlatmasını zorlaştırıyordu. Bakışlarını yere eğdi.)

 

Bu durumu annem bana söyleyememiş, şu anda 81 yaşımdayım; sanırım 60’lı yaşlarımda falan söyledi. Şöyle olmuş: Ben boş çekmişim fakat bir çocuğun hakkına karşılık beni okula almışlar! Yani o çocuğa boş gelmiş oldu. Bir başkasının çok büyük kaybı pahasına ben Darüşşafaka’ya girmiş oldum. Hâlâ içimde kanayan bir yaradır, dinmeyen bir yara. Benim kazancım bir başkasının felaketi oldu diye düşündüm hep. Böyle bir şey asla yapılmamalıydı, asla!

 

Komşumuz Şefik Bey, Darüşşafaka’da Fransızca hocamızdı, sanırım benim okula girebilmem için o söylemiş. Şefik Bey okulda olduğu zamanlar da beni hep muallimler odasına çağırtırdı.

 

*****

 

 

Darüşşafaka’ya gideceğim zaman hastalandım

 

Tam okullar açıldı, ateşim var hastayım. Beykoz’da da iki tane yaşlı doktor var fakat doktorlukları iyi değil; bildikleri iki tane basit ilaç var, herkese onları veriyorlar. Bana bir türlü teşhis koyamadılar. İğne filan yiyorum ama çaresi yok. Durumum kötü. Annem beni Beykoz’dan Şişli Etfal Hastanesi’ne götürdü. Hastaneye gelir gelmez beni camekânlı bir odaya aldılar. (Sari hastalıklar bölümüymüş.) Tek karyola sığacak kadar ufak ufak camekânlarla ayrılmış, diğer odaları görüyordum. Hemen sırtıma sol tarafıma kocaman bir enjektör sapladılar, sonra enjektörü çekip boşaltıp yeniden saplıyorlar. Üç dört kez yaptılar bu işlemi. Annem durumumu okula haber veriyor; onlar da “Hastaneden çıkınca okula getirin, revirimiz var. Bize getirseydiniz bu duruma düşmezdi” gibi bir şeyler diyorlar. Annem hastaneden çıkar çıkmaz beni doğruca okula götürdü; çok muteber bir insandı müdürümüz Ali Kami Bey, beni hemen revire yatırdılar.

 

Ben revirde yatarken derslere de girmeye başladım. O zamanlar sülüsandan kalmak vardı. ‘Sülüsan’ derdik biz, altmış gün okula gitmezsen otomatikman sınıfta kalınıyordu. İşte ben sülüsandan kalmayayım diye bu şekilde dersleri de takip ettim.

 

 

Hastalığım zatülcenpmiş…

 

Cebirden sınıfın en iyilerindendim; elli, elli beş gün derse gitmemişim. İlk defa yeni bir uygulama yapıldı; hoca birinciyi kaldırıyor “Yanındaki arkadaşını seç” diyor, ikinciyi kaldırıyor “Yanındaki arkadaşını seç” diyor; sıra bana geldi, on beşinci falandım. “Bu arkadaşınızın ilkokuldaki dereceleri çok iyi, buraya geldiğinde hasta olduğu için bu duruma düştü. Ne olursa olsun bu kadar kayıba rağmen on beşinci olması büyük başarıdır. O da istediği yeri seçecek, yanına istediği arkadaşını alacak” dedi. Benim derslerden geri kalmamam için yapmıştı bu uygulamayı cebir hocam!

 

 

Müsellesin mesâhası

 

Riyaziye hocamız Kazım Bey sınıfta en çok beni severdi. Bizim o zamanlarda konuştuğumuz dil Osmanlıcaydı. Riyaziyede şöyle konuşurduk: Hoca sorar;

 

– Müsellesin mesâhası neye müsavidir? (Üçgenin alanı nasıl hesaplanır?)

 

– Kaidesiyle irtifaının hasılı zarbının nısfına müsavidir efendim.

 

– Üç taksim sekizi anlat bakalım efendi.

 

– Efendim, bir vahidi kıyasi sekiz müsavi parçaya bölünmüş içinden üç parçası murad ediliyor.

 

Beşinci sınıftaydık; Kazım Bey bir görev vermişti; dalgın adamdı, verdiği ödevlerin çok üstüne düşmezdi. Ben de bu huyunu bildiğim için ödevi yapmamışım! “Nerede görev, yapanlar” dedi. Matematiğim iyiydi; ben hemen defterimi çıkardım, biraz yaptım fakat bitiremedim. Yaptıklarımızı topladı. Hafta sonu izine çıkacağız, liste asıldı. Kazım Bey bana; “Tasdikine kadar izinsiz” vermiş! Zavallı anneciğim! Okula o gelmeye başladı. Affettikleri de yok! Şeker Bayramı’nı bile okulda geçirdim. Sonra Şeker Bayramı’nın üstüne Kazım Bey beni affetti.

 

Kazım Bey’i çok severdim. Hâlâ da sevgiyle anarım.

 

Biz okulda riyaziye okuyoruz, Beykoz’a geliyorum arkadaşlarla konuşuyorum; onlar, “Matematik okuyoruz” diyorlar, garibime gidiyor. “Yav biz matematik falan okumuyoruz, riyaziye okuyoruz” diye iddia ederdim. Bir türlü anlaşamazdık. Riyaziye ile matematiğin aynı şey olduğunu bilmiyorduk!

 

*****

 

  1. sınıftaki felaket

 

Bir deprem yaşadım!

 

Biyoloji hocamız vardı, kimseyi bırakmazdı. İsmi Mir Kemal’di, biz ona ‘Bedros’ derdik. Her ders zili çalışta kapıya birkaç arkadaş dizilir, -‘hocanın dalkavukları’ derdik onlara- hoca dersten çıkarken eğilerek uğurlarlardı. O teneffüs bir arkadaşla pinpon oynayacağız; acelem var, pinpon masasını kapacağım! Ben de kalktım, dalkavukların arasına girdim. Üç kişiydiler, dördüncü olarak arkalarında kapıda durdum. Zil çalınca hemen kapıdan fırladım. Hoca dört kişi olduğumuzu görmüş fakat kapıda uğurlayanlar üç kişi. “Kimdi buradaki?” diyor, çocuklar söylemiyorlar. Bir hışım, “Oturun yerlerinize” diyerek yoklama yapıyor ve benim eksik olduğum ortaya çıkıyor. Çünkü yatılı olduğumuz için sınıflarda eksik olmazdı.

 

Bu adamın bir de öyle bir tuhaf yapısı vardı ki kimse çalışmadan dersten geçerdi. Şu şekilde işlerdi dersi: Sınıfın ilk numarasını kaldırır kitabın ilk bahsini sorardı, ikinciyi kaldırır ikinci bahsi sorar falan öyle sıradan giderdi. İlk talebe kalkınca o esnada hemen ikinciler üçüncüler çalışır, sırası gelmeyecek olan hiç çalışmazdı.

 

Ertesi biyoloji dersinde ilk beni kaldırdı; felaket! Hiç bilmiyorum! Ders çalışmıyoruz ya… Fakat sınıfta kimi kaldırırsa kaldırsın aynı durumda olacak. “Defol git” dedi bana. Gittim yerime oturdum. İkinci imtihan geliyor yine aynı şekilde beni kaldırıyor, üçüncü imtihan geliyor yine beni kaldırıyor. Yani sıradan soruları hiç sormuyor. Artık sınıfta tek gördüğü benim! Neticede ikmale kaldım. Ben de nasılsa ikmal imtihanında geçerim diye aldırmadım. Derse hiç çalışmadım.

 

İkmal imtihanı…

 

Darüşşafaka’da saçlarımız hep üç numaraydı, yani saçlarımız kabak kesilirdi. Ben de saçlarımı tatilde uzatmışım, güzelce briyantinlemişim, imtihana geldim! Fakat imtihana girer girmez hoca beni görüverince;

 

“Abe bu ne hal! Abe sen bu kıyafetle ‘Abunoz’a git ‘Abunoz’a!” dedi. Abanoz ne biliyor musunuz? Umumhane! (Abanoz, 1950’lerde Beyoğlu civarındaki genelevlere verilen admış.)

 

Düşünün; 8. sınıftayım, çocuğum! Çok da çalışmıştım. Üstelik basit bir kitaptı, satır satır ezberlemiştim. Boyuna bindiriyor bana, boyuna bindiriyor. “Çalışmamışsın!” diyor. Ben “Çalıştım” falan diyorum fakat korkudan da titriyorum, kekeliyorum. Sorular bitti. Yanında mümeyyiz var;

 

– “Çalışmış, bunu geçirelim” dedi hocaya.

 

– “Ben geçirmem” dedi ve beni bıraktı orta son sınıfta.

 

Bir sene sınıfta kalan okuldan kovuluyor. O zaman matematik hocamız Hasan Fehmi Bey müdürdü, gittim olayı anlattım ve şöyle bir ricada bulundum: “Bana ‘Sınıfı geçti’ diye bir şey verin, ben de askeri liseye gideyim” dedim. Ahh… İşte o eski hocalar! Nasıl unutulurlar ki… Nasıl minnetle anmazsın ki onları. o sene ben sınıfta kalmama rağmen beni okuldan çıkartmadılar çünkü sınıfta kalanın çıkarılması kararını yeni almışlardı ve uygulamadılar.

 

Ertesi sene 9. sınıfta derse yine ‘Bedros’ gelmeye başladı. İlk imtihanda beni kaldırdı. Ben, Allahım yine ben! Bakın aynen söylüyorum; şu gözümün yanındaki kılları görüyorum, gözbebeklerim garip hareketler yapıyor, sanki dürbünün tersiyle bakmışım gibi hoca kürsüyle beraber gidip geliyor. Bir uzaktan görüyorum, bir yakından. O kadar kötü vaziyetteyim. Hoca beni kaldırdığı zaman baygınlıklar geçiriyorum, psikolojim bozulmuş. Adamakıllı da biyoloji çalışıyorum artık. Ama hoca bana takmış. Korkudan bildiğim şeyleri de söyleyemiyorum. Bir gün yine beni kaldırdığı zaman arkadaşlardan bir tanesi dayanamadı;

 

– Yuh beee! Deve kini! dedi.

 

Neticede ikinci senenin birinci dönemini de bu şekilde atlattım. İkinci dönemde beni kaldırdı yine, soruyor; soruya inanmak mümkün değil:

 

– Abe Vakkas oğlum; bakkaldan aldığın fasulye canlı mıdır, cansız mıdır?

 

– Cansızdır efendim!

 

– Toprağa dikersen biter mi?

 

– “Biter efendim, toprağa dikeriz, sularız, yetişir taze fasulyeler olur toplarız” filan. Artık sallaya sallaya anlatıyorum!

 

– Aferin! Geç otur yerine!

 

Vicdan azabı çekmeye başladı sanırım. Lise 2’de de biyoloji derslerim hiç çalışmadan böyle geçmeye başladı. Sınıfı geçtim. Son sınıfta da bu adamdan kurtulamadık, bu defa jeoloji dersine giriyordu. Fakat bana yine bu şekilde sorular sorardı, o sene de hiç çalışmadan sınıfı geçtim.

 

“Abe bakkaldan aldığın su temiz midir, mikroplu mudur” gibi kitapta olmayan hava-cıva sorular…

 

*****

 

 

Orta bölümdeydik. Atatürk…

 

O zamanlar radyo filan yok, ajans majans dinlemiyoruz tabii, derse giren hocalardan öğrendik, Atatürk… Tabii şey olunca saat 09.05’te her tarafa bildirilmiş, bayraklar yarıya indirilmiş. Celal Hoca derdik, sakallı falan mütedeyyin bir adamdı, zaten bizim hocalarımızın hepsi namaz kılarlardı ya, muavin Rıfkı Bey falan..

 

(Sesi saygıdan derinleşiyor. Bakışlarındaki sevgi ve hürmeti görüyorum. Ben de tanımadığım ama gerçek birer insani değer olan bu hocalara derin bir saygı duyuyorum.)

 

Dersimizde Celal Hoca vardı; “Ders filan yok” dedi, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Hocalarımız koyu Atatürkçülerdi. Bizler de öyleyiz.

 

*****

 

Bunu indireninnn….

 

Beni Darüşşafaka’da derinden yaralayan bir başka olay daha vardır. Lise 1’deyiz, liseye geçen çocuklar dayak yemez.

 

Yine bir gün çocuklardan münasebetsizin birisi bir ayakkabı bulmuş. Hem de nasıl bir ayakkabı! Okulun içinde o derece partal bir ayakkabı bulunmaz. Ama gerçekten giyilemeyecek derecede partal bir ayakkabı! Almış sınıfa getirmiş. Sınıf kapılarında ‘hacet penceresi’ derdik küçük pencereler vardır. Ve bizler o pencerelerin camlarını daima kırardık çünkü cam olmadan bakılırsa gören ‘dikizleniyoruz’ diye haber verir hemen toparlanırdık. Okul idaresi de oraya cam taktırmaktan bıkmıştı. Şimdi o ayakkabıyı birisi dış taraftan pencereye takıyor, birisi indiriyor! Birisi takıyor, diğeri indiriyor! Neticede ben ayakkabının tekini pencereye takıyorum, tekini de kapının saplı mandalına koyuyorum; bir de küfür ediyorum, ‘Bunu indireninnn… Serserilik işte.

 

Kuleli Lisesi’nde tarih öğretmeni olan bir başmuavinimiz vardı, İlhan Bey. Adam elini kapıya bir atıyor ayakkabı elinde! Çok kızıyor, kapıya bir tekme! Kapı şraak açıldı. İlhan Bey dikildi, kudurmuş öfkeden, sınıfa bağırıyor: “Kim koyduu bunuu?” Çıt yok!

 

Biraz sonra da mütaalaya gideceğiz. Bizim önceki mezunlarımızdan Tahsin Abi vardı, öğretmen yardımcılığı yapıyordu sanırım, o geldi “Çıkmak yok” dedi. Bizi teker teker çağırmaya başladılar. Odacı geliyor, şu gelsin, bu gelsin falan. Diğer sınıfların hepsi yatakhanelere gitti, biz hâlâ sınıftayız. Bekliyoruz. Her sınıfta ispiyoncu çıkar bilirsiniz, baktık birisini aldılar; çocuk geri gelmiyor, onu yatakhaneye göndermişler. İkinci, üçüncü filan bilmem ne… En son beni çağırdılar. Ben de çıktım. Tahsin Abi “Yatakhaneye git” dedi, gittim. Bir baktım; bir tarafta üç, öbür tarafta üç dizilmişler altı kişiler. Ben yedinci olarak oradayım; Tahsin Abi, “Şuraya gir” dedi; baktım, öbür tarafta terbiyeli çocuklar bu tarafta da haylazlar var, ben de terbiyelilerin tarafına geçiyordum ki “Sen orada durmaya layık değilsin, bu tarafa geç!” dedi.

 

Tam rapor etmişler olayı, işin içindeydim ama o kadar detayını bilmiyordum. Bu üçer kişiden ilk önce birisi koymuş ayakkabıyı, ötekilerden biri çıkartmış; ikincisi koymuş, diğeri çıkartmış falan en son da ben koymuşum. Söylediğim küfürü de söylemişler… İlhan Hoca geldi, terbiyelileri gönderdi. Yatakhanede sadece biz haylazlar kaldık. Bizi sopayla nasıl bir dövdü, nasıl dövdü anlatamam. Acısı yüreğimde… Sesi titriyor. Konuşması canlılığını yitirdi; yavaşladı, yavaşladı.

 

(Yüreğindeki gözyaşlarının dinmesini bekliyoruz. Sözlerine yutkunarak devam ediyor.)

 

O sopanın izlerinin günlerce sırtımda kaldığını anımsıyorum.

 

(Sırtındaki, vücudundaki sızlayan izler salonun havasında titreşiyor. Sopanın inip kalkarken oluşturduğu titreşimler yıllar öncesinden ulaştı en belirgin haliyle. Soluduğumuz havayla Vakkas Ağabeyin tekrar sırtına inmeye başladı.)

 

Vuruyor vuruyor… Başmuavin en çok dayağı da bana attı. Derken son sınıftaki abiler müdahale etmek istediler. Geldiler, bizim sırtlarımıza falan baktılar. Abilerden biri “Polise bildirelim” dedi, ben “Polise molise gitmem!” dedim ve gitmedim. Aslında başmuavin bizleri kovmayı düşünüyordu. Tasarlamıştı bunu. Bu olay muallimlerin bilgisine de aksetmişti. O esnada Tanrı imdadımıza yetişti, Kuleli Lisesi ve Maltepe Lisesi 2. Dünya Harbi nedeniyle Anadolu’da bir yere nakledildi. İyi hatırlamıyorum ama Konya falan olabilir. İlhan Bey de o sırada Anadolu’ya gitmemek için Kuleli Lisesi tarih hocalığından istifa edip Darüşşafaka’ya başmuavin oluyor. Bir gün baktık hoca geliyor ama üstünde üsteğmen üniforması var! O zamanlar devlet askerliğini asteğmen olarak yapanlardan istediğini tekrar askere alıp üsteğmen olarak göreve gönderirdi. O zamanlar üç sene falan askerlik yapılıyordu. Şans işte!

 

İlhan Bey askere gidince bizim olayı da takip etmediler. Belki okuldan da kovulabilirdim. 9. sınıftaydım ve bayağı da yaramazdık. Evet, öyle böyle değil çok yaramazmışım yaa!

 

*****

 

 

Okuldan kaçma dönemlerimiz…

 

Liseye geçince bizim okuldan kaçma dönemlerimiz başladı. Bazen gün ışığında bile kaçardık. Okulun ‘bekâr yaylası’ dediğimiz yarı çimenli bir alanındaki duvardan sarkardık. Duvarda çimentolar o kadar boşalmış ki ayağımızı basarak merdivenden iner gibi inerdik. Sonra geceleri kaçmaya başladık. Darüşşafakalıyız, fazla paramız falan yok. Aileden harçlık almıyoruz, alanlar da çok az. Geceleri ise okulun köşesinde bahçenin bitimindeki kimyanenin arkasından beş altı metrelik duvara tırmanıp arkaya kendimizi bırakırdık.

 

Ordan Zeyrek’ten aşağı inip Unkapanı Köprüsü’nü geçip koşarak Tepebaşı’na gelirdik. Eğer vaktimiz yoksa tramvaya atlardık. Tramvay iki kuruştu, sinemaya gidip aynı yoldan koşarak geri döner, bu sefer duvarın başka bir yerinden geçer, yatakhaneye girerdik.

 

 

Dedeee aççç kapıyıı…

 

Lise son sınıftayız, yine aynı şeyi yaptık. Gece kaçtık. Bizim kaçtığımız yeri tespit etmişler, haberimiz yok tabii ki. Gezdik, tozduk geri döndük. Çıkacağız duvara ama her yer adamakıllı kar! Önce ben çıktım duvara, arkadaşlara yardım edeceğim, yukarı çekeceğim çünkü fazla kaçaklardan olduğum için yolları iyi biliyorum. “Aşağı atla” dediler, “Susun, bizi görecekler” falan derken bir de baktık ki, -okulumuz kesili dikdörtgen şeklinde bir binaydı- bulunduğumuz duvarın bize bakan köşesinde başmuavin odasında ışık var! Öteki köşede müdür odası, orada da ışık var! Öteki köşede muallimler odası, orada da ışık var! Çok ama çok acayip bir durum. Hemen duvardan atladık, koşarak bizim sınıfa girdik. Arkadaşlara, “Bizi yakalayabilirler, hiç yatakhaneye gitmeden burada sıraların üzerinde paltolarımızın içinde uzanalım” dedim. Zaten o zaman okula kalorifer yapılmıştı. İlk girdiğimiz zaman yoktu. Beni dinlemediler, yatakhaneye çıktık. Yatakhanede bekçiler vardı; ‘dede’ derdik onlara, geceleri saatle gelirler üstü açılan öğrencileri örterlerdi. Kapıyı vurduk, ‘dede’ kapıyı açmıyor! Aşağıdan gürültüler geliyor; tekrar vurduk kapıyı, tekrar, tekrar…

 

“Dedeee… Dedeee… Açççç… Kapıyıııı…” Vuruyoruz durmadan. Dede bize acıdı, kapıyı açtı. Açtı ama kapıya biraz fazla yüklenmişiz dedecik bir tarafa yuvarlandı. Hepimiz daldık; soyunmaya vakit yok, hemen yatakhaneye koştuk. Paltomu çıkartıp attım, elbiseyle yatağa girdim!

 

Dede gelen dahiliye memurlarına “Şu yatakhaneye girdiler” diye söylemiş, bizim ışık yandı. Uykudan uyanmış gibi gözlerimi açtım. Ama arkadaşlardan biri gözlerini kapatmış, kıpırdatıp duruyor. Işık yanmış, açsana! Açmıyor! Memurlar bir açıyorlar yorganını, tabii o da elbiseyle girmiş yatağa. Enseleniyor! Sıkıştırılınca çocuk bizi de söylemiş. Sonra memurlar çıktılar gittiler.

 

            (Vakkas Ağabey gençliğindeki gibi deli dolu, delikanlı Vakkas’ı yaşıyor, gözlerindeki parıltıda ateşli kanının kıvılcımları çakıyor. Düşlerinde canlanan hayale zevkle gülüyor.)

 

Biz o gece kaçanlar üç kişiydik, bize bir ceza vermediler. Arkadaşlarımdan ikisi de askeri doktor oldular, biri de general oldu. Cevdet Demirkol ve Mümin Bekdik.

 

 

Rıfkı Bey

 

Rıfkı Bey muavinimizdi tabii, muavinlerden biri de Veli Bey’di. Öbürü de biraz şişmanca, kısa boylu bir adamdı; ismini hatırlayamıyorum şimdi. Rıfkı Bey; tığ gibi, çıta gibi bir adamdı ve çok kötü döverlerdi talebeleri, nasıl da fena vururlardı fakat lise talebelerine dayak yoktu!

 

Ahhh… O anılardan silinmeyen değerli insan Rıfkı Bey… Bizleri uyandırmak için zili çalar, anında yatakhanenin ışığını yakar ve “Var mı giyinmeyen? Var mı giyinmeyen? Var mı giyinmeyen” diye o hızlı konuşmasıyla bağırıp düdüğüyle kapıya vururdu!

 

Her hafta evci çıktığımda komşumuz Şefik İyison’u ziyaret ederdim. Rıfkı Bey benimle ona selam gönderirdi. Bir hafta bir şey olmuştu, Şefik Bey’e gidemedim. Sanırım 5. sınıftaydım. Okula geldim, Teke bana sordu:

 

– Şefik Bey selam göndermedi mi?

 

– Size arzı hürmet etti efendim.

 

Çaaaatttt… Bir tokat!

 

– Şefik Bey bana arzı hürmet etmez, ben ona arzı hürmet ederim!

 

Eyvah! Yalan söylediğimi anlamıştı. Arzı hürmet ediyor diye ona yağ yapmak istemiştim!

 

*****

           

           

  1. Dünya Harbi sırasıydı…

 

Yemeklerde bize bir gün yarım ekmek, bir gün çeyrek ekmek verirlerdi. Tabii yemek vardı ama sofradan hep aç kalkardık. Ekmek olmayınca karnımız doymazdı.

 

Savaş bitince ekmek bollaştı; mercimek çorbası olduğu zaman akşam yemeğinde ekmek çalardık, sabahları kışın çorba verirlerdi, bir boş karavana alırdık ekmeği içine doldurur eze eze çorbayla çevirip lapa gibi yapıp yerdik. Bu çorba en sevdiğimiz yiyecekti.

 

 

Amerikan kovboyları…

 

Lise son sınıftayız, sıcakta camlar açık yatardık. Mezun bir abimiz vardı, iki kardeştiler. Biri kemanist, biri piyanist. Çok iyi çalarlardı. Okulun karşısında bir evde oturuyorlardı. Vedi Abimiz geceleri bize keman çalardı, biz de dinlerdik. Müzik biraz durduğu zaman yatakhanenin ışığını yakıp söndürürdük biraz daha çalardı. Sonra biz yine ışığı yakıp söndürürüz biraz daha çalardı. Bu şekilde eğlenirdik.

 

Ben de mandolin çalardım. Biraz ilerletmiştim, arkadaşlar da dam-kavalye dans ederlerdi. Amerikan kovboyları, aslan cinoki, komparsita falan..

 

            İlk yıllarımızda hafta sonu tatili perşembe, cuma günlerindeydi. Sonra cumartesi-pazar oldu. Hafta sonu okuldan saat birde çıkardık; eve ancak üçte, dörtte gelebilirdik. Pazar günü akşam yedide de okulda olurduk. Ama lise sondayken su koyvermeye başlamıştık; hocalar kızıyorlardı fakat bir şey yapmıyorlardı. Pazartesi sabah erkenden giderdik mektebe.

 

 

Kurt anne

 

Bizim yatakları yapan anneler vardı. Ben annelerden bir tanesine Kürt şivesiyle konuştuğu için ‘Kurt anne’ derdim. Bana kızardı. Bir gün yine lise son sınıftayız. Bu ‘Kurt anne’ sınıfın kapısını taakk diye açtı, bütün sınıf şaşırdık! Kapıdan bana işaret ediyor ‘gel’ diye. Ben ‘Kurt anne’ dedim hocaya baktım. Hoca ‘git’ dedi. Beraber yatakhaneye çıktık. Benim yastığımın üstünde bir bit var. Gayet iyi hatırlıyorum simsiyah bir bit! Saçıma baktı, bir şey bulamadı. Ben gardırobun içine girdim:

 

– ‘Kurt anne’ şu çamaşırlarıma da baksana, ama kimseye söyleme!

 

– Peki ama sen de bana ‘Kürt anne’ deme.

 

– Peki ‘Kurt anne’ dedim.

 

Eve geldim, annemin kucağına yattım, iyice baktı baktı bir şey bulamadı. Okulumuzda bit falan olmazdı, gayet temiz bir okuldu fakat bir yerden gelmiş işte.

 

Ali Kami Bey gittiği zaman biz iptidailerdeydik. Bu yüzden onu çok iyi hatırlayamıyorum. Ama en ufak bir yaramazlıkta ‘izinsiz’i yer otururduk! Ama sadece bir kez izinsiz oldum, onun dışında izinsiz kalmadım. Matematik hocamla Şefik Bey beni çok severlerdi. Aşırı zekâm yoktu, bunun yanı sıra sınıfta birinci olmak gibi bir kaygım da yoktu.

 

 

 

Tekerlenin çocuklarım!

 

Beykoz’da üç-dört tane samimi çocukluk arkadaşımız vardı, ki arkadaşlığımız hep devam etti. Bir gün biri Nâzım’ın bir kitabını bulmuş. Bir yerlerden eline geçmiş. Nerede basıldığı belli değil, yani legal bir satış değil ama biz her zaman Nâzım’dan bir şeyler bulup okuyoruz. Kitapta bir şiir var, şiirde bir dize tekrar tekrar yazılmış; okuyoruz okuyoruz hiçbirimiz anlayamıyoruz:

 

‘Tekerlenin çocuklarım!’

 

‘Tekerlenin çocuklarım!’

 

Ama diğer dizelerine meftun olduk, “Aaa.. Bu şair çok müthiş, ne kadar güzel yazıyor” falan diye. Sonra arkadaşlarımızdan bir tanesi “Çocuklar bu; TEK ER LENİN olacak” dedi. Yani dize ‘Tek er lenin çocuklarım’ mış..

 

Şimdi Nâzım’lar kaçak yazıyorlar ya bir de böyle açık yazmaya korkmuşlar ‘tekerlenin..’ diye yazmışlar.

 

(Ve bu upuzun yılların yaşanmışlıklarının üst üste yığıldığı hafızada unutulamayan bir Nâzım Hikmet.. “Ezbere söylerdik ‘Güneşi İçenlerin Türküsü’nü” diyor. Vakkas Ağabey baştan sona, eksiksiz bir şekilde ezberinden okuyor ‘Güneşi İçenlern Türküsü’nü. Aynen o günlerdeki heyecanı ile…)

 

Sonra bu kitabı birkaç arkadaşa daha okuduk, bir baktık hiç tanımadığımız sivil adamlar bizi takip ediyor, “Aman ne oluyor!” dedik, sonra o kitabı arkadaşımız attı mı ne oldu hatırlamıyorum. Bizi iki ay kadar takip ettiler, sonra bir şey yapmadılar.

 

 

‘Ben vatan hainiyim!’

 

Bir gün kaptan olarak bir gemide çalışıyorum; o zamanlar Budapeşte Radyosu dinlerdik. Radyoda spiker “Şimdi size şiir dinleteceğiz” dedi. Hemen “Kâğıt kalem getirin” dedim, “Çabuk üç-dört tane kâğıt ve kalem!” Ben yazmaya başladım bir satırı, sonra öbürü, sonra öbürü… Şiiri yazıyoruz.

 

(Heyecanlı heyecanlı anlatıyor.) Nâzım Hikmet Bursa damındayken yazmış şiiri. ‘Ben Vatan Hainiyim’, o şiirdi.

 

            “Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.

Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ…”

 

Hâlâ yanarım; “Mezarıma ağaç mağaç da dikmeyin, bir ağacın altında olsun yeter” demişti… Nâzım hayranlığım Darüşşafaka’da son sınıflardayken başladı. Ama mektepte bizim dışarıyla filan ilgimiz olmazdı, kapalıydık. Beykoz’da arkadaşlarla samimi olunca hem serserilik dönemim başladı rakıya makıya yeni yeni başlamışız ama çok da az içiyoruz hem de Nâzım’ı falan okuyoruz işte.

 

Mesela koskoca Beykoz’da rakı bulamazdık! Polonezköy’e giderdik rakı içmeye! Hah… hah… ha…

 

            Ben son olgunluk imtihanı için İstanbul Lisesi’ne gelirken Polonezköy’den rakı içmekten gelmiştim. Yine Yüksek Denizcilik Okulu’nun imtihanına da o şekilde girdim. Polonezköy’den gelmiştim. Ben de resmi iş değil ama çalışmaya başlamıştım. Birimizin maddi durumu iyiydi; kitapları o bulurdu, babası mühendisti. Öteki arkadaşımız da çalışıyordu. Yani içecek para bulunuyordu.

 

*****

           

 

Güverte zabiti oldum

 

Darüşşafaka’yı bitirdiğimde iktisat, hukuk, tıp imtihansızdı; beni tıbbiyeye kabul ettiler. Arkadaşlarım gitmeme engel oldular. Ben de düşündüm; “43’te girsem 49’da bitireceğim, altı sene tıp okunmaz” dedim, hukuka devam etmek istedim ama iş bulamadım, işsizlikler o zamanlarda başlamıştı. Hem çalışıp hem okuyacaktım. O sene öyle geçti, sonra Yüksek Denizcilik Okulu’nun imtihanına girdim, kazandım. Dört senelik okulu kovularak altı senede okuyup bitirdim. Yani ben 43’te liseyi bitirdiğimde altı sene tıp okuyup doktor çıkacaktım. Ama yedi sene sonra güverte zabiti olarak Yüksek Denizcilik Okulu’ndan mezun oldum.

 

Şimdi biz Yüksek Denizcilik Okulu’na girdiğimiz zaman Darüşşafaka’yı bitirmiş olarak girdik. Yani biz girdiğimiz sene mektep tam yüksek olmuştu. Biz üniversite bire girdik, bizden öncekilerde lise iki ve üç vardı. Lise bir kalkmıştı.

 

Okulda bir gün basit bir olay oldu. Bu olay bizim sınıfta olmuştu, arkadaşlardan bir tanesinin ufak bir çakıyla diğerinin poposunu dürtmesiyle cereyan etti, ufak bir kanama olmuş, pantolon kesilmiş ama dahili elbise. Yani önemli bir şey değil. “Böyle eşşek şakası yapılır mı” falan diye en kıdemliler olarak çocuğa yüklenmiştik ve bu olay kapanmıştı güya.

 

Yaralanan çocuk gidip hocaya şikâyet ediyor. Bir gün baktık ki bu çocuğu kovmuşlar! Çocuk, “Beni kovdular” falan diyerek vedalaşıyor. Güverte 2’deyim, mektepte o sırada bizden büyükler yok, yani güverte 3’ler stajyer olarak gemilerde çalışıyorlar, güverte 4 de mektep gerisinde çalışıyor.

 

Çocuk nasıl mektepten kovulur falan filan diye biz derslere girmedik! Mazeretimiz şu: “Yaralama kastı varsa savcılığa verilmelidir, vali gelsin” falan.

 

Vali gelmedi, kaymakam geldi. Sonra okul müfettiş doldu; tahkikatlar yapıldı. Bunlar olurken de biz derslere girmeyip cimnastikhanede toplandık. Ama “Vali gelsin” diye başkaldırdığımız zaman okulun önünde hemen atlı polisler dolaşmaya başlamıştı, denizden de dolaşıyorlar yani ablukaya alınmıştık! Gözaltındayız! Sanırım 44 senesi 22 Mayıs günüydü. Bir baktık sabahleyin okulun içinde bir sürü sivil adam! Kimi tabancasını çıkarıyor belinden, kimi mermileri atıp duruyor koridorlarda! Okulun önünde yine atlı polisler dolaşıyor, deniz de dolu…

 

Aklımda kaldığına göre üç ders sabah, iki ders öğleden sonra mı ne vardı. Hoca dersi biraz uzatıyordu. Kapı tıkladı! Muavinlerden biri “Toplantı var” dedi. Çıktık sınıftan.

Bizi dizdiler okulun bahçesinde, tabur olduk. Okulun en kıdemlisi başmuavin titreye titreye okumaya başladı:

 

433 Sadi Vakkas Çeliker..

………

………

 

Çıktım. Baktık, yedi kişi daha geldi. Hepsi küçük sınıflardan. Güverte 2’den bir ben varım, bizden başka kimse yok! Ben orada elebaşı görünüyorum. Ve hepimizi isyancılar diye okuldan kovdular.

 

Sonra Danıştay’da dava açtık. Danıştay çok ağır çalışıyor; bu gün de hâlâ ağır çalışan mahkemelerimiz var. Maalesef geç kalan adalet, adalet değildir!

 

Bu bizim olay olduktan bir gün sonra okulun disiplin yönetmeliğini değiştirmişler; bir madde koymuşlar, “Arkadaşları memnu hallere teşvik etmek, bu gibi hallerde mürettep olmak…” şeklinde. Cezası, tart! Kovulunca mahkemelere dilekçeler falan verdik; arkadaşlardan paralı olanlar vardı, avukat tuttular. Ben avukat tutamadım, bu yüzden benimkisi biraz geç geldi ama her şeyi öğreniyoruz. Danıştay kararı bozdu. Danıştay şu şekilde bozmuş kararı: Okulun yönetmeliğine göre disiplin kurulu karar verecek, Ulaştırma Bakanı da tasdik edecek. Ama bizim rapor doğrudan Ulaştırma Bakanı’na gönderiliyor ve kararı o veriyor. Bunun üzerine aradan bir buçuk sene falan geçmiş, okulun disiplin kurulu toplanıyor, durumumuzu inceliyor ve bir buçuk sene sonra bizim ‘tart’ımıza karar veriyor. Yani durumumuz yönetmeliğe uydurulmuş oluyor. Bu arada arkadaşlarla devamlı temas halinde olduğumuz için bu durumu öğrendik ve tekrar Danıştay’a başvurduk, Danıştay da esastan bozdu kararı. Bizi kuzu kuzu okula almak zorunda kaldılar.

 

Sonuçta Güverte 2’den bir tek ben vardım; ben iki sene kaybetmiş oldum. Güverte 1’den, makine 1’den de arkadaşlar vardı, onlar da iki sene kaybetmiş oldular. Lise 3’ten arkadaşları o zamana kadar lise bölümü kalmadığı için oluruna davranarak imtihana tabi tuttular ve onları da okula geri aldılar.

 

 

Rauf Bey gemisi

 

Uzak yol kaptanı olarak çalıştığım Rauf Bey gemisini Denizcilik Şirketi denize indirdiği zaman ipini sembolik baltayla eşim kesti. Bu, bizim en mutlu olayımızdı.

 

(Şimdi anlıyorum Vakkas Ağabey’in salonundaki duvarlarda geldiğimden beri dikkatimi çeken çerçeveyi; içindeki küçük baltayı ve o ince ibrişim ipi. Rauf Bey gemisi denize indirildiğinde ipin kesilip de geminin isminin ortaya çıkarıldığının tarihi kanıtları… Üstündeki resim de Rauf Bey gemisi…)

 

Şu tablo Fujiyama Yanardağı’nın tablosu.. Japon gemilerinde çok çalıştım. Japonlar her gemiye böyle bir Fujiyama tablosu asarlar. En son çalıştığım gemiyi Hindistan’da karaya oturttuk, gemi hurdaya ayrıldı. Bu tablo, o geminin kaptan kamarasındaki tablodur.

 

Şu da Amsterdam’dan… Şunu da rahmetli Şefik Bey’in torunu yapmıştı.

 

Uzak yol kaptanı olarak yıllarca çalıştım.  Bizim zamanımızda Süveyş Kanalı açık değildi, Ümit Burnu’ndan geçerek 33 günde Basra Körfezi’ne varır, tankeri doldurur; aynı yoldan 33 günde geri dönerdik.

 

Emekli olduktan sonra da kışları çalıştım, yazın tatilde olduğumda derneğe devamlı geldim. Darüşşafaka’nın pilav günlerine her zaman katılmaya çalıştım. Şimdi çarşamba günleri iki yerde de toplantılar oluyor ama ben daima Darüşşafaka’nın toplantılarına giderim. Benimsediğim okul olarak gönlümde hâlâ Darüşşafaka vardır.

 

Darüşşafaka’yı sevmeyen yoktur, hepimiz taparız. Birbirimizi çok tutarız. Aramızda parasal bir destek söz konusu değil tabii ki ama maneviyat çok daha önemlidir. Yani abilik ve kardeşlik duygularımız çok fazladır. Saygı ve sevgimiz içten, samimidir. Mesela ben emekli olunca İzmir’e taşındık, orayı çok severdik. Ama arkadaşlarımız hep İstanbul’da olduğu için yapamadık ve tekrar İstanbul’a döndük. Darüşşafakalı arkadaşlarla ailecek devamlı görüşürüz.

 

*****

 

(Sohbet için evine gittiğimizde bizi klasik tarz mobilyalarla uyum içinde zevkle döşenmiş salonuna kabul ediyor. Sohbet esnasında fırtınalı bir geçmişte yolculuk yapacağımızı anlamıştım. Özellikle, okula kabulünde, başka bir çocuğunun yerine alındığı bölümü anlatırken gözleri doluydu, yaşların parlaklığı var ama sağanağa dönüşemeyen bir fırtına gibiydi. Sesi yavaşlamı, sözcükler boğazından düğüm düğüm çıkıyordu. Bu haksızlığı halen kabullenemiyordu.

 

            Bu kitap için görüştüğüm ağabeylerimle sohbetlerim esnasında dikkatimi çeken bir şey oluyor. Vakkas Ağabey’de de izliyorum bunu. Hepsi çok şık ve çok uyumlu giyiniyorlar.

 

            Vakkas Ağabey’in mantıklı ve entelektüel konuşmasıyla sohbetinin içinde yitip gidiyorsun. Görünüşü etkileyici ve de hâlâ çok yakışıklı.    Pamuk gibi bembeyaz saçlarının birazı dökülmüş, alnı daha da bir geniş görünüyor. Gözlüğünün ardından bembeyaz kaşları ve yüzünde sayılabilecek kadar az ama derin çizgiler var. Uzun boyu, dik yürüyüşü, hardal sarısı yün ceketinin içinden görünen siyah tişörtü ve siyah pantolonu ile tam bir centilmen. Görüştüğüm tüm diğer ağabeylerim gibi…

 

            Masanın üzerinde notlar, kitaplar..

 

            ‘Stabilite ve Trim’

            Yazan: Sadi Vakkas Çeliker.

 

            Ve mesleki buluşları var, kitap halinde hazırlanmış. Ayrıca inter kitapları var ve hâlâ da araştırmalarına, yazmalarına devam ediyor…)

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here