OĞUZ TUNÇ

0
191

 

OĞUZ TUNÇ

210 KOVA OĞUZ

ÇAN KAY ŞEK

1944 – 1954

 

            Babam, mütevazı bir devlet memuruydu. Eskiden devlet memurlarının üç senede bir tayinleri çıkardı. Babamın anlattığına göre bizim dolaşmadığımız yer kalmamış. Nitekim ben Diyarbakır’da doğmuşum sonra Aydın’a tayini çıkmış. Aydın’dayken babamızı kaybettik, ben beş yaşındaydım o zaman. Benim dedelerim Kırım Türklerindendi. Anadolu’ya gelen Kırım Türklerini devlet İstanbul Şehremini’ye ve Eskişehir’e yerleştirmiş. Dedelerim Şehremini’ye yerleşmişler. Dedelerimden kalma Şehremini’de ev vardı. Bu yüzden babam ölünce İstanbul’a geldik. Amcam ve halalarım vardı. O zamanlar İstanbul’un evleri bahçe içerisinde tek katlı ahşap evlerden oluşuyordu. Orada da üç tane ev vardı. Üç kardeş dedelerimin topraklarına yerleşmişler. Babam dördüncü kardeşti ve Anadolu’da geziyordu. Biz annemle gelince bize yer yok! Halbuki orada onlar kadar bizim de hissemizin olması lazımdı. Nihayet bize bir baraka verdiler. Ahır gibi bir yerdi, atın bağlandığı yer. Orada geçirdiğimiz günler hayatımda çektiğim en büyük ıstırapları yaşadığım zamanlardı.

Ufacık bir oda, saçtan bir tavan. Üstümüze kar yağar, yağmur yağar. Yer toprak… Toprağın üzerinde bir yer yatağı, üç kişi; annem, ablam ve ben birbirimize sarılıp yatardık kışın soğuğunda ısınmak için. Sonra annem bir iş buldu. İşten hava kararınca gelirdi.

Hadiye öğretmen…

Bugünkü Çapa Kan Merkezi’nin olduğu yerde 31. İlkokul vardı. Okula orada başladım. Ama kış, yaz demeden sabahları saat beşte kalkıp okula gitmeden önce o zamanlar Abdül Vahit Turan Hayat vardı, Hayat satardım, simit satardım. Ondan sonra okula giderdim. İlkokul öğretmenim zengin çocuklarını himaye eden Hadiye isminde bir kadındı. Beni devamlı döverdi. Zengin çocukları derse kalktığı zaman onlara “Çalışamadın mı yavrum, aman yavrucuğum çalışamadınsa önemli değil canım benim. Bir daha yine kaldırırım şimdi otur” der, sonra beni kaldırırdı. O zamanlar elektrik filan yok, yağ kandili ışığında (Çay fincanına zeytinyağı, içine de fitil konur yakılırdı.) çalışırdım. Eee… Sabahleyin de erkenden simit satmaya, Hayat satmaya gidiyorum, ne kadar çalışabildimse o kadar anlatırdım. Bir yerde takılıversem öğretmen beni hemen döverdi.

Aslında bunların Darüşşafaka ile ilgisi yok fakat bir eğitmen olarak düşündüğümde ne kadar yanlış bir davranış olduğunu görüyorum.

 

Bir gün Hadiye öğretmen derse salına salına geldi, ikinci sınıftayız… 23 Nisan’da Halkevi’nde müsamere yapılacakmış. Biz de ‘Cinderella’yı oynayacakmışız. “İçinizden prens ve prensesi seçeceğim” dedi. Prenses hemen seçildi. Önde oturan tanınmış bir doktorun, saçları kurdeleli kızını seçti. O zamanlar özel okullar yoktu. Devletin fakir insanıyla en zengin insanı aynı sınıflarda okurdu. “Şimdi de prensi seçeceğim” dedi. Herkes sıranın üstüne çıkmış “Beni…  beni… hocam” diyorlar. Herkesi denedi, “Olmuyooo.. olmuyoo..” diyor. Ben sınıfın en arka sırasında oturuyordum. Böyle sinmiiişşş.. Dayak yemekten sindirilmiş bir vaziyetteyim. Sağ elimin fark etmediğim bir şekilde yavaşça havaya kalktığını hissettim. Öğretmen beni gördü, “Amaann! Sende mi?” dedi. Bir-iki kişi daha vardı eli kalkan. Onları da kaldırdı, yine olmadı. En sonunda, “Hadi gel bakayım sen” dedi, beni kaldırdı. Bugün hatırlamıyorum ama birçok şey söyledi, ben söylediklerini yapmaya çalıştım. “Aaa… Fena değil” diyerek sonunda beni seçti.

 

Benim yazarlığım var, devlet radyolarında on sekiz yirmi tane oyunum oynanmıştır. Bu yeteneğim demek ki çocukluğumdan varmış.

 

Ve tabii Çapa’da Halkevi’nde on beş günlük provalarda yediğim dayağın haddi hesabı yok! O dayaklar buradan İzmit’e kadar yol olur. Sonuçta provalar bitti. Hadiye öğretmen kısa boylu, şişmanca bir kadındı. Siyah önlüğünü savura savura sınıfa geldi. Elinde yığınla davetiye var. Sıraların aralarında dolaşıp çocuklara sekizer onar tane veriyor. Perde çeken çocuğa bile beş tane verdi. Ben sınıfın en arkasında oturuyorum ya, tam benim sıraya girdi, ben de elimi uzattım almak için. Hayatta bir tek annem vardı, üstelik de başrolde prens rolünü oynuyorum. Benim yüzüme baktı, suratını ekşitti. “Amaann… Senin kimin kimsen yoktur” dedi ve bana vermeden geri döndü. O zaman o uzanan elin geri çekilişi var ya, bir tek davetiye almak için, şu an 73 yaşındayım; babanın ölmesi gibi, çok yakınından birine büyük felaket gelmesi gibi, başına gelmiş çok büyük üzüntülü olaylar vardır ya, geriye baktığım zaman o an yaşadığım üzüntü de o anlardan biriydi. O an hissettiğim içimdeki acı, üzüntü hiçbir zaman hafiflemedi.

 

İşte Darüşşafakama girmeden önce Hadiye öğretmen gibi yaşadığım yığınla üzüntü verici olaylarım vardır.

 

Şehremini’den taşındık

 

Hadiye öğretmenin hak etmediğim şekilde beni dövmesinin bana bir tek yararı olmuştur: Hayata karşı direncimi arttırdı. Bende inanılmaz bir gelişme arzusu oluştu. Çünkü sınıfın önünde devamlı dayak yemek gururumu muazzam rencide etmişti. Bu dayakların neticesinde Darüşşafaka’ya üçüncülükle girdim.

 

Üçüncü sınıfın bitmesine üç ay kala annem Şehremini’deki hissemizi amcamlara satmak mecburiyetinde kaldı. Çünkü annem her gün “Benim de sizin kadar burada hakkım var, ben niye böyle itilmiş oturuyorum da siz öyle oturuyorsunuz” diyor, onlar da “Burası bizim evimiz, siz sonradan geldiniz düzenimizi bozamayız” falan gibi her gün dalaşmalar, tartışmalar neticesinde hissesini sattı. Bir şubat günü atlı arabaya yatak dengimizi, tel dolabımızı yükleyip biz de binerek taa Küçükmustafapaşa’ya taşındık. Haliç’in kenarında şehirden çok uzak Fener Balat arasındaki Cibali’ye… Oraya yerleştik. Ben oradaki Gül Camii İlkokulu’na devam etmeye başladım. Aaa… Bir de baktım ki öğretmen tarafından el bebek, gül bebeğim. Çünkü diğer öğrencilerden son derece ileriyim. Yani Hadiye öğretmenin o dövmelerinin, baskılarının neticesinde çalışmalarımla sanki ben üçüncü sınıftayım diğer öğrenciler daha ikinci sınıfta gibiydiler.

 

*****

           

 

 

“Amca, nedir bu Darüşşafaka?”

 

Ve bir gün Nisan ayında annemle Fatih’e doğru tırmanıyorduk. O zamanlar her yer bağ-bahçe olduğu için evler tek katlı. Fatih’te tepede; heybetli, sarı renkli kocaman bir bina gördük. Ne binası olduğunu bilmiyoruz. Annem fazlasıyla meraklı bir insandı. Sokakta yaşlı, ak sakallı dini bütün görünümlü bir adam vardı; ona, “Amca bu bina nedir” dedi. Adam yüzümüze şööyle bir baktı, “Darüşşafaka” dedi. Darüşşafaka ismini ilk defa duyuyoruz. Ne olduğunu anlayamadık. Annem yine sordu: ” Amca, nedir bu Darüşşafaka?”, “Darüşşafaka yetim, yetenekli çocukları okutur. Dördüncü sınıftan öğrenci alır.”

 

Ahaa! Ben de iki ay sonra okulu bitiriyorum! Biz hemen ertesi günü Darüşşafaka’ya damladık. Kapıdan kayıtların bir ay sonra yapılacağını öğrendik.

 

            Kayıtların ilk günü mektebe annem beni elimden tutarak götürdü. Beyaz mermer merdivenlerden yukarı çıktık. Kayıt odası sağ taraftaydı. Muavin odası… İçeri girdik. Masada enine irice, kalın çerçeveli gözlüklü bir adam oturuyor. Elinde kayıt defteri. Benim kaydımı yaparken annem rahmetli çenesini hiç tutamazdı, “Ahh… Bizim kimimiz kimsemiz yok ki, buralar herhalde torpil ister” dedi. Adam, (Nihat Beymiş) kayıt yaparken durdu, gözlüğünü burnunun üstüne düşürdü; annemin yüzüne baktı ve “Burası Darüşşafaka hanım, burada torpil olmaz” dedi. Sesi hâlâ kulaklarımdadır.

 

Sonra imtihan oldu. Önce yazılı ertesi günü de sözlü imtihana girdik. Ben ikisini de iyi geçirdim. Sıra neticeleri beklemeye geldi.

 

Neyse, neticeler ilan edilecek. Eski bina ile spor binasının arasında futbol sahası vardı. Oraya, imtihana giren bütün öğrencileri dizdiler. Kalenin arkasındaki set üstünde de öğrencilerin velileri neticeyi bekliyorlar. Ortaya büyük bir masa koymuşlar, Nihat Bey çıktı neticeleri namzet numarasıyla okumaya başladı.

 

Bizim zamanımızda öğrenciler birbirlerine isimle hitap etmezdi, numaralarıyla seslenirdi. O nedenle yıllar sonra karşılaştığımızda biri ismini söylediği zaman hatırlamıyoruz ama numarasını söyleyince hemen gözümüzün önüne geliveriyor. Yani namzet numaralarımız o kadar önemliydi. Bunu her zaman eleştirmişimdir.

 

 

Kazananlar okunuyor…

 

Nihat Bey kazananların numaralarını söylüyor, listede binden fazla kişi var. 8.., 16… Durdu, elindeki kâğıtları karıştırıyor.. Karıştırdı karıştırdı; ben bakıyorum ve üzülmeye başladım “beni geçti” diye. Sonra 31 dedi. Hiiihhh… O an inanılmaz bir güneş doğdu. Sanki o futbol sahası ufkunda bir başka güneş yükseliyordu. Ben öne çıktım. Sonra diğer numaraları da okudu, okudu ve bitti. Yüz elli kişi seçtiler ama bunların arasından yetmiş kişi mektebe girecek. Yani kura çekilecek. Nihat Bey, “Birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü kura dışı kalacak” dedi. Benim hiç ümidim yok fakat yine de kurada kazanmak için minik ellerimi açıp Allah’a yalvarıyorum. Birinci kazanan okundu, 180 Ahmet (dini bütün bir arkadaşımızdı, Suudi Arabistan’da profesör oldu), ikinci okundu Yüksel (Amerika’ya gitti), üçüncü ’31 Oğuz Tunç’ dedi.

 

(Artık anlattığı olayın o kadar çok etkisindeydi ki sesi ağalamaklı bir tona bürünmüştü. O anki heyecanı yeniden yaşıyordu Oğuz Ağabey.)

 

Bir rüyadan uyandım, minik adımlarımı atarak öne doğru çıktım. Uçuyordum sanki. Ve böylece ben de kura dışı kalmış oldum. O duyguları anlatabilmem mümkün değil. Dünyanın en iyi yazarları bile gelse benim o anki duygularımı anlatması mümkün değil! “Kazananlar öğleden sonra saat 14.00’te kayıt yaptıracaklar” dendi. Biz annemle beraber büyük bir keyif ve heyecanla öğleden sonra kayıda geldik. Nihat Bey’in odasındayız, yine yavaşça siyah çerçeveli kocaman  gözlüğünü burnuna indirdi. Gözlüğünün üstünden anneme baktı “Gördün mü hanım, Darüşşafaka’da torpil oluyor muymuş?” dedi. Demek ki kayıt yaparken binden fazla kişi olmasına rağmen annemin lafı içine işlemiş ki adamın anneme lafını iadeyle golünü atmış oldu.

 

 

Darüşşafaka’da ilk gecem…

 

Darüşşafaka’ya girince inanılmaz mutlu oldum. Çünkü çalışan bir annenin akşam eve gelip yemek hazırlaması, soğuk, fakirlik falan… O zamanlar harp zamanıydı; zaten ekmek yok, karneyle… Verem, sıtma hastalıklarından insanlar dökülüyor. Darüşşafaka’da sıcak bir ortam, oyun, sıcak yatak, arkadaşlık, dostluk buluverince yeni bir dünyadayım gibi hissettim kendimi.

İlk gece yatıyoruz. Yüz kişilik yatakhanedeyiz. Birer kişilik boru karyolalardı. Gece saat ikilerde uyandım, tuvalete gideceğim. O zamanlar kocaman koğuşta tavandan aşağıya tam ortadan bir tane lamba sallanıyordu. Afedersin, keçi bilmem nesi gibi lamba sallana sallana sarkıyor. Üstelik sadece kendini aydınlatıyor. Ben korka korka, titreyerek tuvalete gidiyorum. Tam tuvaletin içine girdim; beyaz çarşafa bürünmüş biri, kollarını açarak “pöh” diye önüme atlamaz mı? Öldüm zannettim! Öldüm ben! Zaten titreyerek gidiyorum o karanlıkta! İlk gecem, ilk yer, kocaman bir bina… Her taraf karanlık. Birer birer lambalar ordan burdan sarkmış, ortalık loş mu loşş. Gölgeler gezinip duruyor duvarlarda. Bembeyaz birisi aniden önüne atlıyor! Pööhhh! Ve on yaşındayım! Öldüm ben diyorum. Öldüm! Başka bir şey düşünemedim. Tabii tuvalete falan gidemedim. Yarısını pijamaya, yarısını üstüme, yarısını yatağa… Neyse işte biz o geceyi atlattık. Sırf yeni gelenlere mezalim yapmak için ilk gece öyle şeyler yapılırmış. Niyazi diye biriydi, bizden bir sınıf büyüktü. Ama ertesi günü onu kimseye şikâyet etmedim.

 

 

“Gel Oğuz buraya!”

 

Dördüncü ve beşinci sınıflarda sınıfın en iyisiydim. Buna rağmen dördüncü sınıfta yaşadığım acı bir olay hâlâ aklımdadır. İlkokul bölümünde tek bir sınıf öğretmenimiz vardı. Öğretmenimiz beni çalışkan olduğum için çok severdi. Dönem sonundayız, mektebin bitmesine on beş gün kalmış. Sınıfı sözlü yapıyor. Beni bir hafta önce tarih dersinde kaldırmıştı, inanılmaz bir şekilde anlatmıştım ve bana beş vermiş başımı falan da okşamıştı. Ertesi hafta imtihan yapacak ama ben nasılsa kalktım diye ders çalışmadım. Arkadaşları kaldırdı hiç kimse bilemiyor.

 

Çalışmamışlar. Öğretmenimiz sınıfa döndü “Bakın hiçbiriniz çalışmamışsınız. Ayıp yapmışsınız. Şimdi size bir arkadaşınızı çağıracağım, ders nasıl çalışılır ve nasıl anlatılır size göstersin. “Gel Oğuz buraya” dedi. O an yer yarılmalıydı ve ben o yerin içine girmeliydim. On bir yaşındaydım ama insanlar o yaşlarda bile kişilik edinebiliyorlar. Ben kalktım tahtaya “Kemm.. kümmm..” dedim. Öğretmenim benim de çalışmadığımı anladı “Otur, sen de çalışmamışsın” dedi ama o an öğretmenimi düşürdüğüm durumu unutamıyorum. Kıpkırmızı olmuştu. Sınıfa karşı mahcup olmuş adeta sınıf onunla alay eder konumuna düşmüştü. Bunu, öğretmenime ben yapmıştım.

 

Altıncı sınıftaydım. Çarşamba öğleden sonraları ders olmazdı ama izin de yoktu bizim zamanımızda. Annem her Çarşamba günü börek-çörek yapıp bana getirirdi. Darüşşafaka’nın demir kapısının yanındaki bekçi kulübesinin orada küçük bir oda vardı. Ziyaretçi odası.

 

Yine bir Çarşamba günü top oynuyordum ki annem beni ziyarete geldi. “Ben Sapanca’ya teyzene gideceğim. Orada on beş yirmi gün kalacağım, sen mektepte yatarsın” dedi ve bana hazırladığı şeylerle birlikte dört tane de gümüş lira verdi. Gazozun beş kuruş olduğu bir dönemde haftalık harçlığım bir liraydı. Annem bir an önce yiyecekleri ve parayı versin diye gözünün içine bakıyorum. Aldım paraları, dahili elbisenin göğsünde iki tane cep vardı, birine dört lirayı koydum. O esnada odada bulunan diğer birkaç masa da doluydu. Hiç dikkat etmemiştim kim var diye. Meğer o masalarda oturanlardan bir tanesi annemin bana para verdiğini görmüş. Tabii annem gidince ben hemen futbol sahasına döndüm. İyi bir futbolcuydum. Ben geldiğim zaman benim yerim hazırdı. Kim oynarsa oynasın hemen çıkardı. Üstümdeki ceketi çıkardım, spor salonunun önündeki pencerelerin demirlerine astım ve topa daldım. Üstelik çok da sevinçliyim; hayatımda o ana kadar dört lira hiç benim olmamış.

 

Öğle bitti, zil çaldı. Derse gireceğiz. Ceketimi giydim, elimi cebime atıyorum, para yok! Fakat enteresandır; bir şey cepten kaybolunca sanki her seferinde yeniden bulacakmışız gibi elimizi cebimize sokarız ya, ben de elimi cebime yüz defa soktum, çıkarttım. Paralar yok! Yerlere baktım, imkânı yok; paralar yok! Büyük bir üzüntüyle derse gittim. İki ders vardı onlar bitince İbrahim adında kendine has bir belletmen olan abimize gittim. “Genççç! Yerine otur! Gürültü yapma!” gibilerden sınıfları dolaşan, bağırıp çağıran biriydi. Darüşşafaka mezunuydu, hem üniversitede okuyor hem de belletmenlik yapıyordu. Durumu anlattım. “Kimden şüpheleniyorsun, kim biliyor paran olduğunu” deyince ben de üç kişi saydım. Biri ‘229 Mustafa’ydı. Ben oyuna döndüğüm zaman bana “Nereden geliyorsun” diye sormuştu, ben de “Annem geldi dört lira verdi” diye anlatmıştım. Akşam mütalaasında hademe geldi, bu benim şüphelendim dediğim üç kişiyi birer birer çağırdı. Mustafa sınıfa geri döndüğünde bana “Oğuz, yazıklar olsun sana” dedi. Ben hırsızlık yapacak adam mıyım gibilerinden bir laf…

 

Artık paradan bir ümidim yok, Cumartesi geldi; ben giyindim izine çıktım. Pazar akşamı izin sonu döndüğümde ooo… Mektep, sınıf çalkalanıyor. Benim parayı çalan bulunmuş ve hemen apar topar Pazar akşamı bile beklenmeden mektepten kovulmuş. Ahmet diye bir çocukmuş. Bizim sınıftan. Annem geldiği zaman o masalardan birinde Ahmet oturuyormuş. Annemin bana para verdiğini görmüş, sonra beni takip etmiş ve ben oyun oynarken ceketimden parayı almış. Cumartesi izine çıkarken İbrahim Bey kapıda bütün çocukların üstünü başını aradıktan sonra “Çıkarın çorapları!” demiş ve bunun çorabının içinden dört tane gümüş lira çıkmış. Sıkıştırılınca da benden aldığını söylemiş ve mektepten kovulmuş. Bir daha Ahmet’i hiç görmedim.

 

Mektepten mezun olduktan sonra Mustafa da benim gittiğim Galatasaray’a gitmişti, onunla arkadaşlığımız devam etti. Fakat Mustafa beni hiç affetmedi. Her konuşmamızda “Oğuz, ben yaptığına layık değildim” gibilerden laf söyledi. İşte insanlar farkında olmadan hatalar yapabiliyor ve geriye bakılınca da bunlar acı anılar olarak karşısına çıkıyor.

 

           

Rıfkı Hoca’ya borçlu kaldım…

 

Çok sert bir adamdı ama aynı zamanda da kendinden umulmayacak derecede yumuşak hareketler yapabiliyordu. O, kendine has bir insandı. Sabahları 06.30’da çocukları uyandırabilmek için yetmiş küsur yaşında olmasına rağmen merdivenleri üçer üçer çıkan biriydi.

 

Rahmetli Rıfkı Hoca’ya borçlu kaldım. Parasız kaldığım zamanlarda Rıfkı Hoca’dan borç isterdim. Yirmi beş kuruş, elli kuruş, bir lira gibi. O zamanlarda bu paraların hepsi de gümüştü. En son Rıfkı Hoca’dan elli kuruş almıştım. Bir defasında yirmi beş kuruş almıştım, ikinci defa borç istemeye gittiğim zaman sorardı “Başka borcun var mı” diye. Ben şimdi o an için o kadar çok parasız kalmıştım ki düşünüyorum “Ne yapayım, ne yapayım” diye ama Rıfkı Bey’e borcum da var. Gittim ona, “Başka borcun var mı” diye sorunca “Yok” dedim. Ben yok deyince çıkardı verdi adam. Çünkü herkese verdiği için bilmiyordu demek ki… İkincide yine istedim yine verdi. Onun açığını keşfetmiştim ya, bu sefer iki alıp bir vermeye başladım. Demek ki ben ona en az sekiz on lira borçluyum. Çünkü o günden sonra hep yirmi beş götürüp elli kuruş isterdim.

 

*****

 

 

Tebeşir yiyip revirde yatıyordum…

 

Orta birinci sınıfta kaldım. O sene İstanbul’da nasıl bir karakış oldu, felaket! Bir izin günü dışarı çıktığımda müthiş üşütmüşüm. Mektebe döndüğümde bana derece koydular; ateşim, otuz dokuz! Hemen revire yatırdılar. On gün kadar yattım. Revir bir hoşuma gitti ki ooo… Derslerden uzak, sıcacık yatıyorsun, pirzolalar, yoğurtlar… Revirden çıkınca dersler zor gelmeye başladı. Ne yapayım diye düşünüyorum. Ama bu arada doktora gittiğim sırada doktorun yanındakiyle bir konuşmasını duymuştum. Diyordu ki “Bu çocuk hastaneye yatmak için tebeşir yiyor, mürekkep içiyor”. Vayy dedim kendi kendime. Demek hastaneye yatmak için mürekkep içmek, tebeşir yemek lazım! O zamanlar bööle parmak uzunluğunda tebeşirler vardı. Çat çat tebeşiri yemeye başladım, üstüne de mürekkep içince midem bulanıyor, başım dönüyor, ateşim çıkmıyor. Hemen revire gidiyorum beni yatırıyorlar.

 

Çocukluk işte, aslında zehirlenme ihtimalimiz de var. Zaten kötü de besleniyoruz. Dünya harbi zamanı, her akşam bulgur pilavı, kurtlu mercimek, pırasa! Yeterli kalori alamıyoruz. Bir de tebeşir, mürekkep falan bünyem sarsıldı, zafiyet geçirmeye başladım. Daha mektebin birinci dönemindeyiz. Ooohhh keyfim yerinde. Revirde kısa fasılalarla on beş gün, yirmi gün gibi gidip gelerek altı ay yattım ve o sene sınıfta kaldım.

 

Ama tam lise son sınıfa geldim, lise on iki seneye çıkarıldı. Eğer o sene sınıfta kalmamış olsaydım ben bir sene erken mezun olacaktım. Çünkü derslerim çok çok iyiydi. Bu şekilde tanrının beni cezalandırdığını düşünüyorum.

 

Öyle oldu ki, o haylazlığı yaptıktan sonra son aylarda revirde doktor yardımcısı gibi oldum. Herkesin derecesine falan bakıyorum, vizitesini tavsiye ediyorum, yoğurdunu getirip-götürüyorum, sana bal çıkacak, sana reçel çıkacak diyen biri haline geldim. Neredeyse çocuklar revire yatmak için bana gelmeye başlamışlardı. “Sen doktora söylesen, doktorun olmadığı zamanlarda hastabakıcıya ‘Bunun ateşi var, yatıralım’ diye tavsiye etsen” diye… Bizde hemşire falan yoktu, nerdee… Cemal Abi diye bıyıklı bir hastabakıcımız vardı.

 

*****

 

Gençlik Başımda Duman…

 

Ben, Darüşşafaka’nın en yakışıklılarındandım. Valla benden evvelkileri bilmiyorum ne kadar yakışıklılardı ama benden sonrakileri tanıyorum, benim kadar yakışıklısı gelmedi!

 

Şimdi gençler arasında uzun boylu pek çok delikanlı var; günümüzde uzun olmanın bir ilgisi, rağbeti kalmadı. Ama bizim zamanımızda uzun boylu delikanlılar kızlar tarafından çok beğenilirdi, benim de boyum 1.80. Herkes benim omzuma falan gelirdi, o nedenle ben ilgi çekerdim. Şimdi 1.80’ler orta boy sayılıyor.

 

Biz Darüşşafaka’dayken izin sonu; Pazar günleri saat 19.00’da biterdi. O günlerde denize girilemeyecek zamanlarda bile arkadaşlarla toplanır, adaya yüzmeye giderdik; Yörük Ali Plajı’na… Gençlik başka bir şey. Yine bir Mayıs günü güzel bir hava vardı; arkadaşlarla adaya gittik. Ben o zamana kadar hayatımda hiçbir kızla flört anlamında tanışmamıştım. Arkadaşlar gelirler abarta abarta anlatırlardı; biz de aval aval dinlerdik. Ama bazısı öyle uçardı ki onun palavra olduğunu anladığımız halde yine de dinlerdik. Çünkü kız arkadaşı olanlar her zaman gözümüzde farklı olurlardı. İşte o Mayıs günü Yörük Ali Plajı’na gittiğimizde bir şeyler oldu, ben bir kızla tanıştım. Kızla bir saate yakın beraber yüzdük. Büfe vardı, gidip büfede tost falan yedik; böylece kızla aramızda bir samimiyet gelişti. Bir de o güne kadar hiç kız arkadaşım olmamış olduğundan dolayı içimde kıpırtılar olmaya başladı. Kıza karşı kalbim pır pır edip duruyor. Ama o gün benim açımdan en kötü olanı akşamleyin saat 19.00’da izin sonu olduğu için saat 15.30 ada vapuruyla İstanbul’a dönmek zorunda olmamdı. O zamanlar vapurlar yandan çarklıydı, yani yavaş giderlerdi. Ben o saatte binersem ancak 18.45’te falan Karaköy’de olacağım, kalan on beş dakikada da mektebe yetişeceğim. Paramız olmasa da tramvaya atlayıp inip, binerek bedava okula kadar gelirdik.

 

Şimdi kızla tanışma faslı bitti, tam işin muhabbet bölümüne geçeceğiz ki öğleden sonra oldu. Ben gitmek mecburiyetindeyim. Çünkü izin sonuna yetişemezsem sonraki hafta izinsiz kalacağım. İzin sonlarında geç kalanları ertesi hafta izinsiz bırakırlardı. Şimdi kıza bu durumu anlatmaya çalıştıysam da anlamadı. Modern bir kızdı. İzin sonu mefhumunu anlamıyor; yatılı okul, disiplin falan filan anlatamadım. Belli ki tek başına plaja geldiğine göre özgür bir ailenin serbest yetiştirmiş olduğu bir kız. Böyle bizim ortamımız gibi faşist bir düzen, izin sonu neymiş onun kavrama sınırlarını aşıyordu. Neyse yine de elimden geldiği kadar anlattım ve ertesi hafta buluşmak üzere randevulaştık.

 

Amma saat 15.45’te kalkması gereken vapur o gün 16.30’da kalktı. Kırk beş dakika geç geldi. Ve biz Karaköy’e geldiğimizde saat 19.00’u geçiyordu ve mektebe gittiğimiz zaman saat 20.00’yi çoktan geçmişti. İhsan Tok diye bir abimiz var; başmuavin yardımcısı bizi hemencecik lap diye yakaladı. Onunla maceralarımız zaten bütün mektepte dillere destandı. Bir nevi hafiye gibiydi, polis hafiyesi mübarek. Mektepte ondan kaçış yoktu. Mektepten kaçanları, ‘on üç adım’ denen yerden atlayıp kaçanları falan sefer dönüşünde duvar dibinde bekler paatt… Yakalardı. Hamamda, tuvalette sigara içenleri yakalar falan. Adam resmen hafiye! Yani ondan kesinlikle kaçış yok! On defa kabahat yapsan sekizinde ona yakalanırsın. O kadar peşimizde.

İhsan Abi şimdi bizi yakaladı, zaten orada bekliyormuş. Hemen numaralarımızı aldı. “Nereden geliyorsun? Soruyor. “Abi adadan geliyorum. Vapurun şu saatte kalkması lazımdı, bu saatte geldi…” falan; hepsini bir bir açıkladım. Yalvarıyorum. Gelirken de zaten kalbim heyecandan mı, sevinçten mi bilemem pır pır atıyor, ertesi hafta kızla buluşacağız ya! Bu arada büyük bir hata da yaptım; tabii ki, o zamanlar herkesin evinde telefon falan yoktu, bu yüzden kızla sadece buluşma saati ve yerini tespit ettik. Ne telefon aldık ne adres, şu bu; hiç aklımıza gelmedi. O kadar da kendimden eminim, nasılsa haftaya buluşacağız. İhsan Abi laf anlamıyor, “Haftaya izinsizsin!” dedi, dünya başıma yıkıldı.

 

Ertesi hafta herkes parlak yaldızlı lacivertlerini giyiniyor, zaten harp zamanı yılları, üstümüz başımız düzgün değil. Haricideki giydiğimiz toz toprak içindeki eski, kaba dahili elbiselerimin içinde lacivertleri giyinenlere melul melul bakıyorum. Bütün hafta da İhsan Abi’ye yalvardım. Tabii “Kızla randevum var” diyemiyorum da “Efendim, Cumartesiye çok önemli bir akrabamızın düğünü var, benim mutlaka gitmem lazım. Ne olur bana bu hafta izin verin, sonraki, daha sonraki haftalarda istediğiniz kadar izinsiz bırakın” diye. Nafile! İhsan Abi benim izinsizliğimi silmedi ve ben mektepte kaldım.

 

Hayatımda geriye baktığım zaman duyduğum üzüntülerden biridir bu olay. Neden okuldan çıkamadım ve o randevuya gidemedim. Ama kız hafta sonu oraya geldi mi, gelmedi mi onu da bilmiyorum. Fakat öylesine sıcak bir arkadaşlığımız olmuştu ki. O bir saatlik birlikteliğimiz neticesinde o kadar güzel ayrıldık ki onun gelmemiş olabileceğini hayatım boyunca hiç düşünmedim.

 

Gençlik ateşimiz başımızda, bir de verilmiş sözümüz var. Bizim zamanımızda bir erkek olarak verilen sözün değeri vardı. Erkeklik rajonu! Ağzından bir söz verdin mi tutmak zorundasın. Bunlar altmış sene evvelinde kaldı artık. O zamanlar İstanbul’un nüfusu beş yüz, altı yüz bindi.

 

Mahallede herkes birbirini tanır. Biz de mahallenin erkeği, mahallenin delikanlısı pozundayız. Vermiş olduğum o sözü tutamamamın içimde yarattığı ezikliği hep taşıdım. Mahallede bana ilgi gösteren, sarkan kızlar vardı. Tabii ki mahallenin kızlarına kem gözle bakmak doğru da değildi. Kardeş olarak görür hatta ‘mahallenin namusu’nu korumak bile mahallenin delikanlılarından beklenirdi. Mahalledeki delikanlı eğer mahallenin kızıyla konuşuyorsa mutlaka evlenme niyetiyle konuşurdu. İşte ben hayatımda ilk defa o kızı beğenmiştim ve ona önem vermiştim. Kalbimde ilk kez duyduğum kız-erkek ilişkilerindeki kıpırtılar böylece başlamadan bitmiş oldu.

 

 

Faşist düzen!

 

Şunu söylemek istiyorum: Ben okuluma çok şey borçluyum, bunu her zaman söylerim. Ama bunun yanı sıra o kadar büyük anlayışsızlıklar, o kadar büyük yanlışlıklar da vardı ki. Büyük bir faşist düzen uygulanıyordu. Ben adama yalvarıyorum “Ne olur efendim, vapur kaçta kalktı, iskeleye kaçta yanaştı, bir telefon açın öğrenin.” Yok mümkün değil. Hata, hatadır; senden kaynaklanmasa bile.

 

 

*****

 

 

Müdürün kızları

 

Müdür, karısı ve iki kızıyla mektepte kalırdı. Müdür de kendine has bir tipti yaa… Kısa boylu, hayatta mıh sıçtı adamlar vardır tabiri caizse, suya sabuna dokunmayan, sesi sedası çıkmayan adamlar. Bazıları vardır ki tam tersine böyle gök gürültüsü gibidir. Bağırır, kendini hissettirir. Müdür işte mıh sıçtı bir adamdı. Karısı ise onun iki misliydi. Yüz yirmi kiloluk bir kadın. Merdivenlerden rahat adım atamadığı için yan dönerek inerdi. Müdürümüz onun yarısı kadar! Ama kızları derli topluydu. İkisi de üniversite öğrencisiydi. Her sabah belirli saatte çıkar, öğleden sonra da belirli saatte dönerlerdi. Biz kızların sabah çıkışlarında 08.30’dan evvel o beyaz merdivenlerden inecekleri sırada merdivenlerde birer birer sıraya dizilirdik. Herhalde kızların hoşlarına da giderdi bu bakışlar. Bir sürü delikanlı kendilerine bakıyor, bir suç da yok! Yani suç da isnat edemezsin. Hani filmlerde görürsün, hapishanelerde mahkûmlar dizilir, sessizce gardiyana bakarlar ya aynen öyle. Biz kızlara taa yüz metre yokuşu çıkıp da mektebin kapısından çıkana kadar bakardık. Bazen biri azıcık tebessüm etse “Güldüü! Sabri Güldüü! Lale bana sabah giderken güldü” diye sevinirdik. Yanardık!

 

Bluğ çağına erişmeye yeni başlamış bir gencin o kızın bir gülüşüyle geceleyin vücudunun alev alev nasıl yanacağını bir düşünün!

 

*****

 

 

Milli Takım’a çağırıldım

 

Mektepte zil çalar çalmaz futbol sahasındayız. Kaleciydim. Beni Fenerbahçe’den, Beşiktaş’tan istediler ama Reşat Heparı başmuavinimizdi bana izin vermedi. “Darüşşafaka kulübü kurulana kadar iki ay git” dedi. Ben de Fenerbahçe’ye gittim, oynadım. İsim yaptım. Bunun neticesinde Genç Milli Takım’a çağrıldım. Eskişehir’de kamp vardı. O zamanlar Fenerbehçe, Beşiktaş, Galatasaray’da oynadın mı zaten Milli Takım’a alınırdın. İçim pıt pıt ede ede Reşat Bey’e söyledim. “Ne kadar sürecek bu kamp” dedi, “On beş gün!” “Olmaz, mektebin kapısını ya içerden ya dışardan kapatırsın” dedi ve bana izin vermedi.

 

            Çok otoriterdi fakat Darüşşafaka camiasına da inanılmaz hizmetleri geçmiştir. Darüşşafaka tarihindeki devrimlerde onun da imzası vardır. Reşat Bey, Darüşşafaka’da iz bırakan insanlardan biridir. Darüşşafaka Spor Kulübü’nü kurdu. Futbol takımını kurdu, o takımda ben on iki sene oynadım, takım kaptanlığı yaptım. Basketbol takımı onun devrinde İstanbul şampiyonu oldu. Voleybol takımı Türkiye şampiyonu oldu.

 

 

İstanbul Radyosu’ndayım…

 

Futbola olan merakım nedeniyle üstüm başım toz toprak içerisinde, kaleciyim. Bizim futbol sahası da sırf toprak, taş. Elim ayağım yara-bere, kan-ter içindeyim. Bir hademe geldi, “Başmuavin seni çağırıyor” dedi. Başmuavinin seni çağırması demek, Azrail’in vekili seni çağırıyor demek gibi bir şeydi. Gittim. Ama oraya gidene kadar da elli defa üstümü başımı silkeledim güya. Paçam da sökükmüş, kocaman sallanıp duruyor. Beni görünce “Iıyyyy… Pis herif. Pasaklı, gel bakalım buraya” dedi. İçeri girdim, “Ne üstünün başının bu hali” derken bana tepeden tırnağa birkaç defa giydirdikten sonra söylemeye başladı. Meğer o zamana kadar İstanbul Radyosu’nda çocuk saati yokmuş. İstanbul Radyosu’nda ilk defa çocuk saati kurulacakmış. Bu sebeple de beşer kişi imtihana çağırıyormuş. Bizim edebiyat hocası meşhur ‘Börekçi Baha’ (Dülger) da (Börekçi Baha denmesinin nedeni de haftada bir gün talaş böreği çıkardı, o börek çıktığı gün edebiyattan derse kalkan herkes iyi not alırdı. Yemek listemiz haftalık asıldığı için sabah Baha Hoca derse girdiği zaman “Hocam bu gün talaş böreği var” derdik, ohooo..Hoca mest olurdu. İriyarı, göbekli, yanakları tombul tombul bir hocaydı. Ama çok iyi edebiyatçıydı. Bütün liselerde onun kitapları okunurdu. Ben de en iyi öğrencisiydim. Bana, “Senin yazdığın romanları reci -tütün fabrikası- kızları elinden bırakmaz” derdi.) işte bu beş kişi içerisinde başta beni önermiş.

 

Pazartesi günü Üsküdar Kız Koleji’ne imtihana geldik. Dokuzuncu sınıftayım. Üüü… Bahçe dolu. İstanbul’un bütün liselerinden çağırmışlar. İçeri dörder dörder alıyorlar. Ben girdim, sorular sordular; İstanbul Radyosu’na dördüncü olarak girdim. Yirmi kişi aldılar. Darüşşafakalı olmama rağmen, yani erkek okuluyuz, çekingeniz; ötekilerin hemen hepsi karma lise, biz onlara ‘yırtık lise’ derdik, yani ağızları bol laf yapmalarına rağmen beni seçtiler.

 

Hakkı Devrim’in yönetmenliğinde dört sene çalıştım. Dördüncü sene de radyoda temsil kolu başkanı oldum. Para mara yoktu. Bedava yayınlardı bunlar. Amaaaa… havası çoktu.

 

*****

 

 

Bekâr gecelerimiz…

 

Mektepteyken radyo tiyatrosu yazardım. Baha Bey’e gösterirdim. Cumartesi akşamları bekâr geceleri yapılırdı. Evciler gittikten sonra mektepte kalanlar akşam yemeğinden sonra konferans salonunda toplanır, eğlenirdik. Her hafta bir sınıf eğlendirirdi. Şarkı, şiir, hikâye falan. Benim yazdığım bir-iki oyunu da sahnelemiştik arkadaşlarla.

 

Zaten sükseye meraklı biriydim, birden popüler oldum. Radyoda çalışmaya başlamamla birlikte bende müthiş bir hava oldu. Havası, tafrası; muhitteki kızlar, arkadaşlar falan, üfff.. Artık randevularımı bile sıraya dizmeye başladım. Günde iki-üç kızla buluştuğum bile olurdu.

 

Adadaki o mahcup çocuk Oğuz o kadar değişmişti ki…

 

Sokağa çıkardı herkes; “Dinledim seni, dinledim, dinledim” derdi. Semtimizde Nurten isminde bir kız vardı, öyle güzel bir kızdı ki… Pencerde beklerdi, ben geçince hemen arkamdan gelirdi.

 

Cumartesi günleri eve gelir annemi ziyaret edip harçlığımı alır hemen mahallede o Cibali’deki evlerinin önünden geçerdim. Kız benim geçeceğim saati bilirdi. Beni görünce hemen arkaya gelir, parka giderdik. Bunlar o kadar güzel anlardı ki… O kadar güzel şeyler ki… Bir kıza hoşlandığını söyleyebilmek, el ele dolaşırken duyulan haz, yaşantında daha sonra hiç duyamayacağın hazlardır. Onlar apayrı duygulardır.

 

Cebimde para yok ama pardösünün yakasını kaldırıp deniz kenarında yağmur çiselerken el ele dolaşmak var ya… Mutluluk gani. Bir çay bahçesinde oturup simit yiyerek çay içmek, göz göze bakışmak…

 

Artık öyle bir durum oldu ki, Pazartesi radyoda prova, Salı Fenerbahçe’nin antrenmanı, Çarşamba okul maçları, Perşembe Fenerbahçe antrenmanı, Cuma da radyo esas kayıt.. Okulda yarım gün derse giriyordum ancak sabahtan öğleye kadar. Her gün dışardayım. Hatta bir gün Reşat Bey beni gördü “Nereden geliyorsun” dedi, radyoevinden geldiğimi söyleyince “Gelmiyeydin bari, her gün dışardasın” dedi. Ama Reşat Bey, bana çok omuz vermiştir, bana çok emeği geçmiştir.

 

*****

 

 

Son sınıf müsameresi…

 

Yıl 1954, lise sondayım. Son sınıfa gelenler birinci sömestr sonunda veda müsamereleri hazırlardı. Bu müsamere gösterileri halka açık, davetiyeliydi ve bir hafta on gün sürerdi. Altı-yedi yüz kişilik salonumuz ve perdeli bir sahnemiz vardı. O salon dolar dolar taşardı. Gündüz ve gece matineleri yapılırdı. Bu nevi faaliyetlere büyük ilgi olurdu. Bizim dönemde yeteneğim nedeniyle her şeyde ben vardım. İstiklal Marşı’nda, Darüşşafaka Marşı’nda, halk müziğinde, piyeste başrolde falan. Bu veda müsameresi sayesinde bir hafta boyunca ne çok kızla tanıştım, Allahh! Ama ne kızlardı… Çünkü perde açılıyor; ben çıkıyorum, her şeyde ben, perde kapanana kadar. Herkesin hayranıydım.

 

Molier’in ‘Zoraki Tabip’ oyununu oynamıştık, delikanlının babasıydım. Peruk vardı kafamda çünkü Fransız piyesiydi. Ama yamru yumru peruklardı. Rolümde bir eğilme sahnesi vardı, eğildim lap diye peruk kafamdan sahnenin önüne düştü. Ben oyuna devam ettim. O arada seyircilerden biri yerden peruğu aldı, getirdi; ben de peruğu takıp oyuna devam ettim.

 

Ama o günlere gittiğim zaman beni en sarsan sahne, en unutamadığım anı Darüşşafaka şiirini okumamdır. Sahneye çıktım, mikrofonun önündeyim. Işıklar yavaş yavaş sönüyor ve salonu dolduran insanların karşısında İsmail Sefa’nın Darüşşafaka şiirini okuyorum.

 

(Ve Oğuz Abi şiiri okumaya başaldı; kendinden geçmişti, o anı yaşıyordu. Şiirdeki tüm vurgular yüreğinden dökülüyordu.)

 

DARÜŞŞAFAKA

Darüşşafaka layıkı her türlü senanın

Öksüzlük içinde çekilen rencü ananın

Mahisi o, kaşanesidir belki cenanın

Mihömanı yetimindir evet darüfenanın

Ben saye-i sakfından yetiştim bu binanın

 

Banileri Yarab ne büyükmüş, bu ne himmet

Şakirtleri elbette olur şakiri nimet

Elbette unutmaz bu büyük nimeti ümmet

Melce bu gün evladına bir çok fıkranın

Ben saye-i sakfında yetiştim bu binanın.

 

(“Şimdi son kıtasını okuyayım” diyor Oğuz Abi ve gözleri kapalı devam ediyor şiiri okumaya.)

 

Ey saye-i sakfında bunun toplanan etfal

Gayret sizi hiç eylemesin nefsiniz iğfal

Mes’utsunuz talihiniz gerçi siyehfal

Gayret, ki eder gıpta size kalbi Safa’nın

Ben saye-i sakfında yetiştim bu binanın.

 

Bu son kıtada diyor ki, ey burada toplanan topluluk, geçmişinize bakıp üzülmeyin. Gerçi talihiniz karanlık, siyah ama mutlusunuz. Çünkü böyle bir mektepte yetişiyorsunuz. Mutlu olun. Ben böyle bir mektepte yetiştim. Ben bu mektebin sayesinde yetiştim.

 

Düşüncelerimle baş başa olduğum zaman hep bu Darüşşafaka şiiri bana güç vermiştir. Hani omuz verme tabiri vardır ya, bana da her zaman bu şiir omuz verdi. Umutsuz olduğum zamanlarda motivasyonumu sağladı. On senede bitirdim Darüşşafaka’yı.

 

*****

 

 

‘Küllük’te sigara içenler…

 

Hani İhsan Tok bana izin vermemişti de adaya gidememiştim ya, bana öyle geldi ki o da bunun üzüntüsünü hissetti.

 

Mektepte sigara içiyorlar ama ben sigara içmiyorum. Helada, ‘Küllük’ denilen haftada bir yıkandığımız hamamımız vardı, onun küllüğünde falan sigara içenler geceleri ‘Küllük’te toplanırlardı. Biz onlara keş derdik. Bir gün ben de birine bakmak için ‘Küllük’e gittim. Üüü… Göz gözü görmüyor. Ben de oturdum bir taşın üstüne, elime de bir sigara aldım; “Şu sigarayı da içiyorsunuz ya, bunda ne buluyorsunuz” demek için tam sigarayla elimi kaldırmıştım ki kapıda İhsan Tok göründü. İhsan Tok hayatta bağışlamayan bir adamdır. Suçun olduğu zaman ne yaparsan yap bağışlamaz. Belki de hayatında ilk defa adam, döndü gitti. Benim elimdeki sigarayı ve o kadar insanın sigara içişini gördüğü halde ve üstelik benimle göz göze geldiği halde!

 

 

Şile’de kamptayız…

 

Dokuzuncu sınıftayken yazın ben okulda kalmıştım. Şile’ye kampa gittik. Rıfkı Bey, Reşat Heparı, müdür var. Tamam kamp güzeldi ama işin enteresan tarafı sabah 11.00-11.30’a kadar denize müdür, başmuavin, Rıfkı Bey kızlarla beraber girerler o saatte öğrencilere denize girmek yasaktır. Saat 15.00’ten sonra da onlar girer; öğleyin güneş tam tepedeyken, yemek zamanında denize biz gireriz. Bu durum bizi müthiş rahatsız ederdi.

 

Şile’nin yakınında Kumbaba denilen bir yer vardır, kumsal bir yer. O zamanlar göz alabildiğine kumsaldı, iki-üç kilometre yürürdük. Bir de Rıfkı Bey yaşlı ve romatizmalı olduğu için Reşat Bey’le beraber bacaklarını kumlara gömerlerdi. Sahil de çok kötüydü, git git git deniz dizinde… Tam yaşlılara göre. Kamp Gazetesi diye bir duvar gazetesi çıkarmaya başladım. Gazeteyi elle yazıyoruz. Şimdi yazdığımız yazılar tabii ki hep kamptan şikâyetlerle dolu.

 

Bir de tepede ilkokulda kalıyoruz. Okulun damları delik! Bol bol da yağmur yağıyor! Dam akıyor! Biz de yer yataklarında yatıyoruz. Herkesin bir yatağı bir battaniyesi var. Üzerimize şap şap su akınca yatağı omuzlayıp damlamayan yer aramaya başlıyoruz. Allaaah… Nöbet mahallinin nöbetçileri gibi herkes ayakta.

 

Tabii ben de gazetede habire karikatür çıkartıyorum. Gazetede karikatür iki bölüm, birinci bölümde İstanbul’da anneler birbirleriyle konuşuyorlar: “Kız anam, çocuğum şimdi kampta kim bilir nasıl eğleniyordur?” Diğerine anlatıyor. İkinci bölümde aynı zamanda bizler Şile’de kamptayız, herkes yatağını omzuna vurmuş yatacak yer arıyor ayrıca sular da yok, İstanbul’da bile su yok: Şile’de ise hiç akmıyor. Okula su gelmiyor. Su olmayınca da taa iki kilometre öteden kovalarla su taşıyoruz. Karikatürde onu da yapıyoruz, su mangası kuruluyor falan… Yazılar yazıyoruz bunlar hakkında. Ama hep böyle kamp hakkındaki eleştirileri gazeteye yazıp asıyoruz.

 

İlk gazeteyi yazdığım zaman hayırlı olsun diye Reşat Heparı imzaladıydı, ondan sonra ikinci ve üçüncüyü de çıkarttık. Her iki-üç günde bir gazeteyi yeniliyoruz. Yazım da düzgündü, yazmaya çizmeye de meraklıyım, kalem adamıyım yani. Boş zamanlarımda gazeteyle uğraşıyorum durmadan. Her sayıyı götürüp önce Reşat Bey’e onaylatıyorsun sonra duvara asılıyordu.

 

Ama gitgide eleştirilerin dozunu kaçırmaya başladık, hatta yemeklere falan atıp tutuyoruz. Dördüncü sayıyı götürdüm Reşat Bey’e, “Tamam Oğuz, bu son sayı” dedi. Demek ki aralarında konuştular, müdürün kızları da bizim tarafımızdandı, bizi çok savunurlardı. Ve gazetemiz sansür kuruluna takılarak yayından kaldırıldı.

 

Sonradan askeriyeden geldiler, yazısı düzgün bir arkadaşımız var mı diye. Ben oraya gittim. Şile Feneri’nin oradaydı. Teftiş öncesinde hazırlıklar varmış, bana afişler yazdırdılar. Duvarlara astılar.

 

Kamp çok güzeldi. O kampa gidene kadar ben sınıfın en ufak adamıydım. En arka sıralarda oturan kısa boylu biriydim. Şile kampından döndüğümde kimse beni tanıyamadı. Güneş, deniz, açık hava… İki ay sonra bir geldik ki on altı yaşındayım, birdenbire sınıfın en uzunu olmuştum.

 

*****

 

Fakülte yılları…

 

Bizim zamanımızda lise bitirme ve olgunluk diplomalarından biri pekiyi ise istediğin fakülteye imtihansız girebiliyordun. Ben de doktor olma heyecanı ile tutuştuğum için mezun olur olmaz Beyazıt’taki İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım. Eve geldim anneme “Ben tıbba yazıldım” dedim. Annem, “Oğlum ben kaç sene daha çalışacağım” diye sordu, tıp altı sene, dört sene de ihtisas var, tam on sene. “Kaç sene daha okuyacaksın?” Ben “on sene” dedim. Annem, “Oğlum ben bu yaştan sonra on sene daha mı çalışacağım, çalışamam” dedi. Yani ben seni bu yaşına kadar çalıştım okuttum, bundan sonra kendi hayatını kendin kazan anlamında bunu söyledi.

 

O zaman askeri tıbba gittim. Çünkü doktor olmayı çok istiyordum. O da Beyazıt’taydı. Kaydımı yaptırdım. Kasımpaşa Askeri Hastane’de muayenelerimi oldum. Hepsi sağlam çıktı, kati kaydımı yaptılar, 69 apolet numaramı verdiler ve “Pazartesi gel, elbiselerini al” dediler. Yine mutluyum. Çıktım, giderken bir-iki arkadaşımı gördüm, onlara da söyledim. O zamanlar askeriyenin hiçbir önemi yoktu. ’60 İhtilali’nden sonra asker itibar kazandı. “Yav oğlum, doktor olacaksın ama askeri tıbbın ne önemi var ki. Cepleri para görmüyor falan filan… ” Benim kafamı bulandırdılar. Oraya da gitmedim. Ağlaya ağlaya Sultanahmet’e gidip İktisat Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım. Bu arada iş kurdum. Yarım gün okul, yarım gün çalışma şeklinde, zaten birinci sınıftan sonra da okula gitmedim. Sadece imtihanlara girerek altı yedi senede iktisattan mezun oldum.

 

 

Darüşşafaka maçını sattım…

 

Akademiye giderken hem çalışıp hem de okuyordum. Aynı zamanda da Darüşşafaka Spor Kulübü’nün de takım kaptanıydım. Çalıştığım şirket Eminönü’ndeydi. Önemli bir iş değildi. Ofisboyluk yapıyorum. Bir gün bizim sekreter, “Oğuz ziyaretçilerin var” dedi. Çıktım, kapıda üç kişi var. Kerliferli giyinmişler, beyaz gömlekli, kravatlı. İkisi yaşlıca biri genç… “Buyrun” dedim”. Biz, Üsküdar Anadolu Kulübü’nün yöneticileriyiz. Bu da takım kaptanımız”. Lig maçlarının bitmesine iki hafta kalmış. Darüşşafaka altıncı sırada. Önümüzdeki haftalarda da puanları aynı olan birinci ve ikinciyle arka arkaya maç yapacağız. Yani Darüşşafaka yenilse de yenilmese de önemli değil. Şampiyonluk iddiası yok. O haftaki maçımız Şeref Stadı’nda…

Adamlar benimle konuşmak istediler. Kabul ettim. Yemeğe götürdüler, Eminönü’nde Nimet Abla gişesinin yanında dar kapılı bir Ege Lokantası vardı, çok şık bir lokanta. Gittik oturduk. Hayatımda o ana kadar hiç yemediğim bir ziyafet; beyin salatası, bonfileler, kaymaklı ekmek kadayıfı falan… Yirmi yaşındayım, delikanlıyım. Yedim, yedim… Bu arada muhabbet ediliyor havadan sudan, başka maçlardan. Bizim maçtan hiç konuşulmuyor. Sonunda söz, döndü dolaştı bizim maçlara geldi. Adam, “Bu hafta sizin bizimle maçınız var, nasılsa sizin için düşmek önemli değil. Şampiyonlukta da bir iddianız yok, bizi sıkmazsınız herhalde” diye laflar söyledi. Böyle geçiştirdi. Bir saat kadar takıldık. Ben, “Artık işe dönmeliyim” dedim, kalktık. Kalkarken yaşlılardan biri gitti hesabı ödedi, öbürü de çıkardı benim cebime yeşil bir elli lira koydu. Kocaman bir para. Neredeyse dosya kâğıdının üçte biri büyüklüğünde. Yeşil renkli elli lira! Ben gördüm onu ama “işte eee… hıı… haa…” der gibi yani ne evet ne hayır anlamında, cilveli bir tavırdayım; adam, parayı cebime soktu. Gittiler.

 

Eminönü, İstanbul’un ticaret merkeziydi o zamanlarda, üç-beş kalifiye mağaza vardı. O mağazalardan birinde bir ayakkabı görmüştüm, her gün önünden geçerken yalanırdım. Gittim ilk iş on yedi lira verip o ayakkabıyı aldım. Hemen ayağıma giydim. Başka şeyler de aldım. Çalıştığım yerin altında da dikimevi vardı, oradan taksitle alışveriş yapıyordum; on lira da oraya verdim. Paranın kırk beş lirasını anında elimden çıkarmış oldum.

 

Amaa.. Akşamleyin yattım.. Kendi kendime konuşmaya başladım. “Bu para alınır mı, hiç maç satılır mı” diyorum. Sonra da “Ulan bunlar lider, nasıl olsa bizi yenerler” diye bir tarafım üzüntü duyarken diğer tarafım da duyduğum üzüntüyü gidermek için beni teskin etmeye çalışıyor.

 

            Ve… Böylece birkaç günü geçirdim. Onlar Çarşamba günü gelmişlerdi. Pazar günü Şeref Stadı’na maça gittim. Bugün Çırağan Oteli’nin olduğu yer Şeref Stadı idi. Tahta tribünler ağzına kadar dolu. Bunlar doldurmuşlar her yeri. Flamalar, bayraklar, davullar, kaynana zırıltıları dırr.. falan, gırla gürültü.

 

Sahaya çıkacağız. Soyunma odalarının önünde de yetkililer duruyor. Baktım bana para verenlerden biri orada. Rakip takımın kaptanı ile şöyle bir göz göze geldik, bana gülümsedi; o günkü gelen çocuktu. Ben de ona gülümsedim. Maça çıktık.

 

Maçta ilk yarıda biz saray tarafının karşı tarafındaki kalede oynuyoruz. Bize hiç top gelmedi. Geliyor ama hiç gole dek gelmiyor. Yani adam atıyor fakat top bana gelmiyor. Ben de iyi kaleciydim ama. Hiç gol yemedik. İlk yarı bitti, soyunma odasına gidiyoruz adam bana “hımmmm…” dedi, ben de “Top gelmedi ki” diye hafif sesle cevap verdim.

 

Ama birinci devre öyle bir futbol oynadık ki sanki şampiyon olacak takım onlar değil de bizmişiz gibi. Herifleri sindirdik. Bu arada da bizim Hasan diye bir arkadaşımız vardı, ince, filinta gibi bir delikanlı; üstelik bir de solak! Savunmadan top açılınca bu, santradan aldı topu, yılan gibi kıvrılarak kaleciyi sağa yatırdı, solundan golü attı. Yani ilk yarıyı 1-0 galip bitirmiş olduk.

 

İkinci yarıya başladık… Herkes durumunu aldı. Şampiyon olacak takım bize Allahına saldırıyorlar. Köpekler gibi. Bizde de Tufan, Selahattin, Bahattin, Şeref, Hasan  herkes ölümüne oynuyor. Büyük bir iddiamız varmış da biz şampiyon olacakmışız gibi lider takımı yenmenin hırsıyla oynuyorlar. Saha toprak, ayakkabılar ağır, toplar meşin ağızlıklı. Yani o kramponlu ayakkabılarla kafa koyuyorlar. Bizim çocuklar ölümüne savunma yapıyorlar. Ben bu durumu görünce her şeyi unuttum. Adamları, parayı, elli lirayı falan… Ve üç tane yüzde yüz gol denilebilecek doksana  attıkları topu çıkardım. İnanılmaz bir maç yapıyoruz.. Belki hayatımın sayılı maçlarından birini oynuyorum. O kırk beş dakikada herkesin gol dediği topu ben çıkarıyorum. Ve maç 1-0 bizim galibiyetimizle bitti.

 

O ana kadar maçın atmosferinde parayı marayı unutmuştum, nasıl ki doksan dakika bitti, hakemin düdüğü çaldı her şey yerli yerine oturuverdi. Eyvah! Ben ne yaptım! Sonra kendi kendime “En fazla paralarını geri veririm” dedim. Ayda da altmış lira alıyorum.

 

Adamlar soyunma odasının yanında bekliyorlar. Ben hemen çocukların arasına karıştım. Her zaman duşu muşu yapıp yıkandıktan sonra ayrı giderdim ama bu sefer onlarla beraber çıktım, bir taksiye bindim oradan ayrıldım.

 

 

Beni bekliyorlar…

 

İki gün işe gitmedim. Çarşamba günü gittiğimde kapıda beni bekliyorlardı. Üç kişiydiler. Biri o kaptanları, biri de gelenlerden biri ama öbürünü tanımıyorum. Bana, “Ne oldu Oğuz Bey” dediler. “Yapamadım, ben maçı satamadım” deyince o tanımadığım adam beni şöyle bir iteledi. “Hayy…” gibi bir şeyler söyledi. Yalnız o kaptanları çok beyefendi biriydi, o adama “Tamam kardeşim, tamam” dedi durdurdu. Ben, “Paranızı geri vereyim ama şimdi param yok, onu harcadım. Aybaşında gelin paranızı vereyim” dedim. Bir şeyler daha konuştular ve ayrıldılar. Topu topu beş on dakika konuştuk ama bu süre bana beş saat gibi geldi. Tabii bu arada herif sesini yükseltiyor, beni iteliyor falan… Yalnız şunu söylediler bana: (O pazar da Vefa Stadı’nda Yeşildirek takımıyla maçımız var. Eğer onları yenersek yine bunlar birinciliğe çıkacaklar.) “O zaman bu pazar Yeşildirek’i yenin” dediler, Ben de “Valla elimden geleni yaparım” deyince “hadi göreceğiz” diyerek gittiler.

 

Pazar günü saat 14.30, Vefa Stadı’ndayız. Stat dolu. Bunlar da gelmiş. “Oğuz! Oğuz!” falan diyerek alkışlıyorlar. Ben de ellerimi kaldırdım havaya, çok meraklıyım ya sükseye hava atıyorum. Maç başladı; heyecandan mıdır, şanssızlıktan mıdır, beceriksizlikten midir neden bilmem. Anaa… Onuncu dakikada herifler iki gol atıverdi. Amaa ikisinde de hatam var. Sanki rüşvet alıp yesem işte öyle gol yersin. Öyle ters bir durum oldu ki, birinde rüşvet almışsın golleri kurtarmışsın, diğerinde rüşvet almamışsın, hiçbir menfaatin olmamış boktan golleri yemişsin! Hem de ilk on dakikada!

 

Ve maçı 3-0 kaybettik. Bunlar bizim başkana, yönetime falan beni şikâyet etmişler. Bizden rüşvet aldı, para yedi diye.

 

Şimdi durum şöyle: Ben gitsem kongreye kendimi rahatlıkla savunabilirim çünkü onları yendik, golleri de kurtardık, “Ne elli lirasıymış yaa” diyebilirim. Ama adamların söylemesi başka şekilde, ben Yeşildirek’ten kim bilir ne kadar para almışım? Çünkü o kadar boktan goller yedim ki… Bu şekilde yorumlara tabi olacağım için kongreye gitmedim. Kongrede bunun tartışması olmuş, bana anlatılıyor. Ben de “Oynamam haa! Üstüme gelirseniz giderim haa” şeklinde şımarık çocuklar gibisinden laflar ettim. Zaten sezon da kapanmıştı ve öylece bizim rüşvet hikâyesi kapandı.

 

Fakültede okurken, sonra iş hayatıma atıldığımda falan on iki sene Darüşşafaka’da oynadım. Aşağı yukarı otuz bir yaşında bıraktım futbolu. İş hayatımda antrenmanlara gitmiyordum, doğrudan maçlara gidiyordum.

 

*****

 

Erkek erkeğe dans…

 

Karma okuma bambaşka bir şey. O nedenle bizim Darüşşafakalılar kızlarla beraber okumaya başladıkları döneme göre eksiktirler. Çünkü sosyal yönleri gelişememiştir. Bir topluluğun içine girdiği zaman örneğin nişana, düğüne, partiye… Bizim çocuklar mutlaka kenarda oturur veya ayakta durur, diğerlerini seyreder. Dansa çıksın, hareket etsin, dikkat çeksin mümkün değil. O köşede topluluğun hareketlerini seyreder. Zaten dans etmesini de bilmez. Çünkü hiç kızla dans etmemiştir.

 

Keşke diyorum bizim zamanımızda da karma sistem olmuş olsaydı. Çünkü o zaman daha fazla ders çalışırdım, prestij yapardım. Numaradan revirde yatıp bir senemi kaybetmezdim ve daha iyi yerlere gelmeye çalışırdım. Bunlar yatılı ve erkek okulunda okumanın getirdiği olumsuzluklardır.

 

            Bir müzik salonumuz vardı, orada akşamları erkek erkeğe dans edenler de işte ne kadar sağlıklıdır, yorum yok! Loş, karanlık odada müzik, romantik bir ortam; bluğ çağındaki iki kişi erkek erkeğe dans ediyor. Hiç doğru şeyler değil bunlar. Bugünkü kafamla ve bugünkü eğitim sistemiyle baktığım zaman çok yamukluk olduğunu düşünüyorum. Hem sonra erkek erkeğe dans etmesi kızlı erkekli bir toplumda kıza gidebilme cesareti vermez ki…

 

Darüşşafaka tamam; canım ciğerim, her şeyim ama her şeyin tersi de var, bunu da açıkça itiraf etmek lazım!

 

 

Pipileriyle oynayanlar…

 

Onuncu sınıftan on birinci sınıfa geçtiğimiz seneydi. Yazın mektepte kalmadım, eve gittim çünkü çalışıyordum. Yaz tatili bitti, mektebe geldim. Yazın mektepte kalan sınıf arkadaşlarımdan tanıdığım iki çocuk kovulmuşlar. “No’ldu” dedim olayı anlattılar. Bahçede mektep binasının yanlarında banklar vardı. O iki sınıf arkadaşım banklara oturmuşlar (on altı, on yedi yaşlarındalar) pantolonlarını indirmişler birbirlerine pipilerini gösteriyorlar. Seninki uzun, benimki uzun diye. Yani bu kadar saf, temiz, bilinçsizler! Yeni bluğa eriyorlar. Oturmuşlar banka, etrafta da kimse yok. Ölçüşüp duruyorlar… Yukarıdan da dördüncü kattan yatakhanelerin oradan bir belletmen aşağıya bakıyormuş; bunları pipileriyle oynarken görüyor ve çocukları mektepten kovuyor. Yav, bunun için mektepten öğrenci kovulur mu?

 

Sen bu çocukları dördüncü sınıftan yani on yaşında almışsın, onuncu sınıfa kadar altı-yedi sene okutmuşsun, masraf yapmışsın çocukların iki senesi kalmış, sonra mektebi bitirip hayata atılacaklar. Gerçekte yaptıkları bir şey de yok, bir cinsel tecavüz yok, cinsel bilmem ne yok… Yeni bluğa eren çocukların merakları işte.

 

Adam bilmem neyle oynamak diye suçlayıp mektepten kovuyorlar. Bunun gibi binlerce olay anlatabilirim. Bu günkü mantaliteyle eğitim sisitemine bakınca çocukların asla suçu yok. Bu çocuklara gerekli cezalar verilebilirdi. Ama mektepten kovulur mu?

 

Bu çocuğu sokağa atıyorsun. Ve bu çocuk zaten fakir. Gideceği yer yok, sana sığınmış ki eğitim almak için. Şefkatli kollarında hayatı öğrenmeye gelmiş. Üstelik o yaşa kadar da asosyal yetiştirilmiş. Ne oluyor? Bütün tahsil hayatını silerek dışarıya atıyorsun. O çocuklar ne olacak? En iyi yola ayrılsa bile ancak berber, kahveci çırağı olacak…

 

Mesela Rıfkı Bey… Olur olmaz çocukları döverdi. Yemeğe girerken sıraya giriyorsun. Sınıflar sırayla alınırdı yemekhaneye. Evvela büyük sınıflar sonra küçük sınıflar. Sıraya dizilmişiz, öğleden evvel beş ders yapmışız o kadar yorulmuşum ki şöyle sıradan omuzum on beş-yirmi santim dışarı çıkmış. Ciğerime arkadan bir yumruk geldi ki… Ciğerim dışarı çıkacak zannettim. Altıncı sınıftaydım.

 

Bugünkü düzende daha ufacık ilkokul çocuğuna öğretmeni “Çalışmamışsın çocuğum” dediği zaman ertesi günü velisi mektebe gidiyor “Ya sen, sınıf içinde benim çocuğumun gururuyla nasıl oynarsın!” diye hesap soruyor.

 

Biz de işte böyle ciğerin dışarda okumaya çalıştık. Ama yine de Darüşşafaka olmasaydı okuyamazdım. O zaman da ne olurdum bilmiyorum. Aslında işin bu tarafı da tartışmaya açıktır.

 

 

Gerçekte kaderimiz belliydi…

 

Darüşşafaka olmasaydı ne olurduk bilinmez ama benim geleceğimde pembe ufuklar da görünmüyordu. Çünkü benim yetiştiğim semt İstanbul’un en mezbelelik, en fakir, pis, kirli, yırtık çamaşırların pencerelerde asılı olduğu, götünde donu olmayan çocukların sokaklarda oynadığı bir mahalleydi.

 

Bir gün mahallenin bir delikanlısı omuzunda ceketiyle hallavi bir yürüyüşle bana “Gel lan buraya” dedi. Gittim.  On-on bir yaşlarındayım. “Şu paketi al Unkapanı’na kulübe götüreceksin” dedi. Ben safiyane aldım, ufacık bir paket. “Götürürüm” dedim. Zaten götürmem desem dövecek. Ben yürüyorum, bakıyorum arkama; yirmi metre gerimde. Başımı tekrar çeviriyorum bakıyorum, yine arkamda. Kendi kendime de diyorum ki, ufacık bir paket ağır da değil, adam madem o tarafa gidiyor kendi götürse ya. Meğerse herif bana esrar taşıtıyormuş.

 

Unkapanı Kulübü’ne gittim; içeri girdim, adam da benimle beraber girdi, paketi elimden aldı. Yani, böyle bir muhitte büyüdüm ben. Bu muhitte ne olabilirdik ki? Kader falan filan derken gerçekte kaderim de belliydi zaten.

 

Aslında Darüşşafaka bize verilmesi gereken her şeyi vermiş. İyi ve kötü yanları da var. Terazinin kefesine koyduğun zaman inanılmaz derecede iyi yönleri fazla. Hayata hazırladı bizleri.

 

Darüşşafaka anıları bitmez. Pehlivan tefrikaları gibidir.

 

Darüşşafakalı olmaktan mutluyum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here