NECATİ GÜNDÜZ

0
77

 

NECATİ GÜNDÜZ

361 UYUZ NECATİ

1943-1948

 

Darüşşafaka’da babasız öğrencilerin alındığı dönemde iki tane babalı öğrenci okudu, bunlardan biri Aziz Nesin. Babası kayıpmış mahkemeden babası ölmüş nazarıyla gaiplik kararı alınmış ve bu şekilde Darüşşafaka’ya girmiş fakat iki sene sonra babası ortaya çıkınca Darüşşafaka’dan ayrılmak zorunda kalmış.

Diğer babalı öğrenci de bendim. Babam İstanbul Emniyet Müdürlüğü 4. Şube Müdürü’ydü, sene 1942… Rahmetli çok güvendiği bir arkadaşına kefil oluyor, arkadaşı borcunu ödemiyor; maddi durumumuz iyiydi, bu borcu babam ödüyor fakat çok üzülüyor vazife başındayken beyin kanaması geçiriyor ve sonuçta babam beş sene nüzullü (felçli olarak) yaşadı. Son iki senesinde bastonla hafif hafif yürüyordu. Ben Darüşşafaka’ya 1943’te girdim, babam 8 Kasım 1944’te yani ben Darüşşafaka’da talebe iken öldü. Annem çok becerikliydi, nereden nasıl almış bilmiyorum, babamın o durumuna, ölümüne muhakkak nazarıyla bakılabilir diye aldığı rapora istinaden ben Darüşşafa’ya altıncı sınıftan girdim.

Benim girdiğim sene maddi durum araştırması olmadı sadece imtihanı kazanmak ve babasız olmak yeterliydi.

*****

Biyonik Sabiha

Sekizinci sınıfta zafiyet geçirdim ve sınıfta kaldım. Okul doktoru Validebağ Prevantoryumu’nun başhekimiydi: Mehmet Dedeoğlu. Onun sayesinde Validebağ’da 4.5 ay kaldım; 33 kilo girdim, 48.5 kilo olarak çıktım ve o seneyi kaybettim. Bu hastalığım sırasında annemin bana bir bakımı var; Darüşşafaka’nın maskotu ve dillere destan oldu. Anneme ‘Biyonik Sabiha’ derlerdi. 44 senesi… Harp yılı, gece karartmalar yapılıyor, ekmek karneyle ve her şey yokken annem her gün Fener’den Validebağ’a bana köfte, pirzola, dalak, şu-bu çiğ getirir prevantoryumda pişirtip yukarıya gönderirdi.

Darüşşafaka’ya döndükten sonra da o bakım bitmedi, aynı şekilde her gün sütten bala, balıkyağı, yumurta, kurabiye paket yapıp kapıcıya bırakır kapıcı da bana ulaştırırdı. Bir gün ‘Pehlivan Metin’ vaziyeti çakmış, kapıcıya gidip “Mustaa Efendi, Necati Abi’nin annesi paket getirecekti, bıraktı mı” diye sorar, sonra gelen paketin içinden istediklerini alıp bana da “Abi kusura bakma, senin nevaleyi açtım, içinden şunları yürüttüm” derdi; zaten çok olurdu, sınıfa dağıtırdım. Şifreli kilitli tahta çantamın şifresini kurabiyeler için çözmüşlerdi. Sıhhatimi annem sayesinde tam kazandım hatta o senenin yazında denize girmeye bile başladım. Hasta olduğum için o yılın derslerini kaçırdım. Matematiğim zayıftı, son sınıflardan bir abi bana kendi sınıfında ders vermeye başladı, bir gün randevu saatim geldi gittim ağabeylerin tarafına, kapının penceresinden bakarken taakk bir cisim geldi: Takunya! Bir abi çıktı “Ne işin var senin burada!” Şraak, bir tokat patlattı; “İşte abi, ben…” başladım ağlamaya sonra o da üzüldü, girdim içeri beni teselli etmişlerdi.

 

 

Uyuz Necati

 

Okulda uyuz salgını vardı ama benim uyuz olmama imkân yok çünkü annem bana nasıl bakıyor; her gün bal, reçel falan yiyorum; ben uyuz olanlarla alay etmeye başladım. Sululuk var ya, bu yüzden ‘Uyuz’ lakabı bana takıldı. Önceden adım ‘Sulu Necati’ydi, ‘Uyuz Necati’ oldum.

 

Zatülcenp geçirdiğim devrede oyalanayım diye  büyük Nimet ablam bana panço almış,  getirdi, be Allah’ın kulu! Çok da iyi bir müzik hocamız vardı, nota öğrensene! Ben pratikten kulağım biraz iyiydi galiba kulaktan dolma çalmaya başladım ve hatta nota bilmediğim halde okulun müzik kolu başkanıydım. 1 Mayıs’ta grup halinde sokak aralarında gezer panço çalar eğlenirdik.

 

Ben ablalarım ve ikiz kız kardeşimle büyüdüğüm için mahalledeki arkadaşlarımın çoğunluğu kız idi, bu kızların annelerinin bana sonsuz güvenleri vardı. Mahallemizin kızlarını Beyoğlu’nda dansa götürürdüm. Tango, vals… Darüşşafaka’da da arkadaşlara dans öğretirdim.

Şehzadebaşı’nda bir düğün salonu vardı; Ekseriyetle cumartesi günleri Müeyyet’le beraber düğün salonunun kapısına gider, erkek tarafıyız, kız tarafıyız diye içeri girip kızları keser, işaretleşirdik.

 

 

Nimetullah Hoca

 

Kendisi Vefa Lisesi’nin tarih öğretmeniydi, çok muhterem bir adamdı, galiba kızını bir hastalık sonrası kaybetmiş bu yüzden hep üzüntülü bir tavrı vardı. Benim de okul hayatımda hiç sevmediğim ders tarihti. Millet akıllı, hocanın verdiği dersi bir dahaki ders gözden geçirip hoca sorduğunda on alıp oturuyorlar. Hoca beni kaldırıyor; “Hazır değilim, çalışmadım hocam.” “Otur; 0!” amaaa yazılı imtihanda 10!

 

Müeyyet en iyi arkadaşımdı, annemin gönderdiği çantadan beslerdim onu, çok iyi dostluğumuz vardı, beraber çapkınlıklar filan yapardık. Tarihten yazılı imtihan olacağız, Müeyyet önümde ben onun arkasında otururum; sualleri yazınca kâğıda ben yazar gibi yapıp hocayı takip ederim: “Müeyyet ne durumdasın?”, “Tamam bitiyor Necati!” Hop onun kâğıdını alıp benim kâğıdı ona veririm. Ertesi ders hoca notları okur; 8 İsmail Hakkı Batuk 10 (kendisi Zaire’nin Maliye Bakanlığını yaptı, Kenan Evren’in Ekonomi Danışmanlığını yapmıştı.) 18 Erol 10, 244 Müeyyet 10. 361 Müeyyet’inkinin aynı.

 

*****

 

 

Mısır’da medeniyet…

 

Dokuzuncu sınıfta millet fizik, kimyadan dökülüyor, ben tarihten ikmale kaldım. Arkadaşlar da “Pelopones harpleri çok mühim” demişlerdi, o konuyu sular seller gibi ezberledim, başka da bir şey bilmiyorum. İmtihan günü geldi; kürsüde tarih öğretmeni yanında da İhsan Tok (Müdür Yardımcısı) iki kişiyiz imtihanda; Rıfkı solumda, hoca bize ikişer sual sordu felaket… Hiçbir şey bilmiyorum, Rıfkı’ya baktım, onda ‘Pelopones harpleri bir de Mısır medeniyeti’ var; “Rıfkı değiştirelim mi kâğıtları? Sen benimkini biliyor musun?” “Tamam”. Şimdi fırsat kolluyoruz, tam kâğıtları değiştirecekken İhsan Tok, “Molla! Utanmıyor musunuz kâğıt değiştirmeye? Koskoca heriflersiniz!” Ben şimdi yalvaran bakışlarla bakıyorum “Verin bakayım kâğıtları birbirinize!” Hıhh… biz daha kâğıtları değiştirmemiştik ki! O değiştirdik zannetti.

 

Rıfkı yaptı sualleri “Hadi defol, 5” dedi. Şimdi ben başladım birinci suali yaptım, hoca “Tamam” dedi, ben kalktım kapıya yöneldim “Nereye gidiyorsun?” “Hocam, ‘tamam’ dediniz ya?” “Evladım birinci sual için tamam dedim, otur bakalım şimdi ikinci suali yap!” Oturdum, ben sanki çok şey biliyormuşum gibi başladım “Medeniyet denince ilk akla gelen Mısır!” Hocalar dinliyorlar, “Mısır’da medeniyet şöyleydi böyleydi… O kadar ileriydiler ki, Mısır’da tuğladan apartman yapıyorlardı!” İhsan Tok şöööle bir durdu sonra: “Defol! Mısır’da tuğladan apartman yaptın nihayet! Defol 5!”

 

Ali Rıza Sağman hocamız, bir gün ders bitti “Çocuklar size bir şey anlatacağım, arkadaşımla beraber vapura bindik, adaya gidiyoruz, en üstte iki tane seyyar sandalyeye oturduk. Ben gazetemi açtım okumaya başladım, yanımdaki arkadaşım ‘Ali Rıza, Ali Rıza arkanda bir bey var, gazetene bakıp duruyor!’ Ben de ‘Bakarsa baksın’ dedim.” Şimdi hoca bize bakıyor; bizde tık yok, hiç tepki vermiyoruz; devam ediyor: “Arkadaşım dedi ki, ‘Ali Rıza arkandaki bey senin gazetene bakıyor, bir türlü gözünü ayıramıyor!’ ‘Bakarsa baksın’ dedim”. Bizde yine tık yok, “Hiçbir şey anlamadınız mı?” “Yooo, valla anlamadık hocam!” “Eee.. Bakanın ne olduğunu biliyor musunuz?”, “Yooo!” (Bakan, öküz demektir) Yani hoca, “öküzse baksın” demiş. Ali Rıza Sağman ‘Bakan’ sözünü çok kullanırdı.

 

*****

 

Mezuniyet müsameresi…

 

Bizim mezun olduğumuz sene İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun ‘Andaval Palas’ isimli eseri sahnelendi, bir hafta boyunca matine ve suare olarak oynamıştık. Bendeniz o eserde başroldeydim, isminden de anlaşılacağı üzere Andaval Palas bir otelde geçen olayları konu ediniyor. Sahne ikiye bölünmüştü; sol tarafta gelen müşterilere tahsis edilen oda karyola falan var, yani müşteri geceleyecek. Sağ tarafta da resepsiyon; efendim bendeniz de resepsiyon müdürüyüm ve Rum şivesiyle gelenleri karşılıyorum, kayıtları yapıyorum, ne icap ediyorsa yapıyorum falan. Güzel bir oyundu, hiç unutmuyorum 255 Necdet Demirtepe (rahmetli) yani ‘Dişlek Necdet’ Anadolulu birini oynamıştı. Adı Semavizade; üstünde hoca giysisi, şalvarlı, poturlu, bir elinde tespih bir elinde sepet içinde nevale şu bu, onu benim bir karşılayışım var… (Necati Abi Rum şivesiyle piyesi anlatıyor.)

 

İşin hoş tarafı piyeste kitaba da sadık kalınmadı, eklemeler, doğaçlamalar filan yaptık. O tarihlerde ne Rum ne Ermeni hiçbir ayırım yoktu, İstanbul kozmopolitti, herkes birlikte iç içe yaşardı.

 

Dilaver Uzgören abimiz çok faal bir insandı, gazetecilik yapar, futbol oynardı, çok da güzel monolog söylerdi.

 

Aklımda kaldığı kadarıyla Dilaver abimizin monoluğunun adı, ‘Hamsi Transatlantiği’ idi;

 

“1999 senesinin mayıs ayına mütesadif Salı gününe mezhur ve maruf 9999 tonilatoluk hamsi transatlantiğimizi bu seyahatimize tahsis etmiş bulunuyoruz.

 

Transatlantiğimiz mezkûr gün sabaha karşı, 24’e 65 geçe Konya limanından hareketle Hanya, Yanya, Barbunya, Havlunya ve Takunya limanlarına uğrayacak ve avdetle dönüşünde İvere, Svelya, Abbasyon ve Atmasyon limanlarından yolcu, hemşeri, müşteri, adam ve insan alacaktır.

 

Fakat Sulukule’de sataresine barometre, hektometre, termometre ve palavrametreleri fırtına ve servis dolayısıyla biletlerin ve jiletlerin şimdiden alınması selameti umumiye nafıı rica olunur.

 

Biletlerimiz pazartesi, salı, çarşamba, perşembe, cuma, cumartesi, pazar günlerinden maada kapalı bulunan gişelerimizde açık artırma suretiyle satılmaktadır.

 

Transatlantiğimizde siz sayın müşterilerimizi eğlendirecek bando, caz emirlerinize amade olacaktır.”

 

Bu arada Darülbedai sanatkârlarının icra edeceği 32 perdeli komedili dram, ‘Kaynanam Beni Anlatırsa’… Bu monolog devam eder, sonunda bu arada müzik faaliyetlerimiz emrinize amade olacaktır. (Sahneye çalarak girerler) Zühtü Bardakoğlu, Hamdi Çanakçömlekoğlu, Ercüment Vatanhaini, Mustafa Çıkaray eşliğinde Nuri Sesigüzel! der, Nuri Sesigüzel başlardı.

 

 

İçine kapalı Darüşşafakalılar…

 

Ben yırtıktım yani kızlarla rahat konuşabiliyordum, serbesttim; böyle olmamın nedenleri kardeşlerimin kız olması, babamın durumu falan.. Darüşşafakalı kardeşlerin tamamına yakını içine kapanıktır; bu, babasız okumanın sonucu mudur bilemiyorum. Yani başlangıcı babasız olmaktan kaynaklanıyor, sonrasında hocaların tavırları, çocuklara karşı olan davranışları diyebilirim.

 

*****

 

Darüşşafaka bitince

 

Zamanında tarih dersine gerekli ehemmiyeti vermediğim, dersten saymadığım için Ankara Hukuk’ta askeri yargıç olamadım. Şöyle ki, hâkim olmak üzere Milli Savunma Bakanlığı’na başvurdum, Harp Okulu’nda yatıp kalkıyoruz; vasıtamız bizi sabahleyin alıyor, Cebeci’de fakülteye getiriyor, akşamüstü alıp Harp Okulu’na getiriyor falan, çok güzel. Benim tarih zayıf ya, daha doğrusu sevmiyorum. Aynı sevgisizlik orada da devam etti, Haziranda imtihanda kaldım. İkinci sene geçtim ama soğuduğum için Milli Savunma Bakanlığı’na ayrılmak istiyorum diye bir dilekçe verdim fakat dört senelik tahsil süresinde iki sene kalmadıkça ayrılamazsınız dediler. İyi mi? Uuu… O sene Süreyya, Moda, plajlarda falan âlâ bir yaz geçirdim. Onu takiben Eylül imtihanlarına da girmedim. Kalınca tekmeyi zaten uzaktan görmüştük, onunla da bitmedi; Harp Okulu’nda yedik-içtik, giydik, aylık aldık falan. Hadi bakalım mahkemeye; hiç unutmuyorum rakamı, yani beş sene sonra da hayatta olsam söylerim 2.175 lira 73 kuruş, yıl 1952 büyük para. Nimet Ablam o parayı ödedi. Sonra askerlik kararı çıkarttım gittim.

 

Askerlikten sonra ‘Yüksek Ticaret’i okudum.

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here