FARUK İMERYÜZ

0
107

FARUK İMERYÜZ

1942-1948

326 YEDEKSUBAY

 

Sivas’tan geldim, Darüşşafaka’ya girişim tamamen tesadüftür. Babamızı kaybetmiştik, annem ve ablam romatizma hastasıydı, bu yüzden kaplıcaya gitmiştik. Beş kardeşin en küçüğüyüm, diğer kardeşlerim de okuyordu, kaplıcada çadır komşumuzun biri İstanbul’da bir Darüşşafaka Lisesi olduğunu söyledi. Abim lisede, ben ilkokulu yeni bitirmiştim. İstanbul’da dayım vardı, ona mektup yazıldı; dayım gidip öğrenmiş ve abim için olmaz ama Faruk için olur diye cevap gönderdi. O zamanlar Sivas’ın şartlarında akrabalar karşı çıktılar “El kadar çocuk gider mi” diye ama annem açık fikirliymiş ki, beraber İstanbul’a geldik. İlk senemde annem dayımın yanında kaldı, sonra Sivas’a döndü.

Darüşşafaka’ya aslında dördüncü sınıftan öğrenci alınıyordu fakat o senenin A ve B şubesindeki beşinci sınıf çocukları Ali Rıza Sağman ismindeki hocamıza 1 Nisan şakası yapmışlar ve hoca fena halde kızarak bütün öğrencileri sınıfta bırakmış. İşte bu yüzden o sene ortaokula talebe geçmeyince yeniden ortaokul imtihanı açılmış ve o şans da bana denk geldi. Darüşşafaka’ya başvurdum, önce sözlü imtihan olduk. Ali Rıza Sağman imtihandaydı, kendisi şarklıları pek sevmezmiş. Ben, Atatürk şiiri okudum, dayımın adı Tayyip idi, “Yaz bakayım şuraya” dedi, çünkü bu ismin yazılışı ile okunuşu farklıydı. Yazdım, “Aferin” dedi sonra yazılı imtihandan da geçtim ve Darüşşafaka’ya kabul edildim.

*****

     

Bademcik ameliyatı…

Darüşşafaka’ya başlayacağım zaman okullar açılmadan önce bademcik ameliyatı oldum. Annemle İstanbul’a geldik ya, annemin amcazadesi bahriye doktoru idi. Kulak burun boğaz uzmanıymış. Çarşamba’ya annemleri ziyarete gelmişti, teyzemin oğlu da vardı, biz de elini öptük. Teyzemin oğlu benden küçüktü, Cibali İlkokulu’nda okuyordu. Onun da bademciği var, kışın ikide bir bademciğimiz şişer, hap içer, gargara filan yapıp dururduk.

Annemler o akrabamız olan doktora bizim bademciklerimizi söyleyince “Yav çocuklar, Yedikule Askeri Hastanesi’nde arkadaşım var. Ben bir kart yazayım; gidin oraya, bademciklerinizi alsın” dedi. Adamcağız kartı yazdı, annemler yanımızda beraberce Yedikule’ye gittik. Doktoru bulduk, kartı verdik adama, şöyle bir baktı, çok da önemsememiş bir tavırla “Bekleyin sıranızı” diye buyurdu. Ameliyathanenin kapısında beklemeye başladık. Ama içerden durmadan canhıraş bağırtılar geliyor… Sıra bize gelmeden gerek annem gerek teyzem “Çocuklar gidelim, bir daha geliriz” diyerek söylenmeye başladılar. Ben, “Dayıma ayıp olur, bak adamcağız bize kart da verdi, buraya kadar geldik ona da ayıp olur” diyerek onları engelledim ve ameliyata evvela ben girdim. Koltuğa oturdum, ağzımı açtılar, ‘pagan’ diye bir şey koydular, uyuşturma falan yok. Tak… tak… tak… Kestiler. Ama kanlar nasıl bir fışkırıyor, yüzüme, gözüme, üstüme. Her yerim kan oldu. Çıktım. Sonra teyzemin oğlu girdi, o da çıktı. Şimdi gideceğiz, fakat yürüyemiyoruz. Oralarda bir yerde su bulduk, yüzümüzü yıkayıp ağzımızı çalkaladık. Adım attıkça sallanıyoruz, yürüyemiyoruz. Özalp’ı annesi, beni de annem sırtına aldı tıkır tıkır o sıcakta yürüyerek Horhor Caddesi’nde bir çeşme vardı, oraya kadar geldik. Çeşmeye gelince annemle teyzem “Ohhh, çok şükür” diyerek bizi sırtlarından indirdiler. Ne kadar yoruldularsa! Ellerini yüzlerini yıkadıktan sonra tekrar sırtlarına alıp eve getirdiler. Bu arada biz Özalp’la konuşuyoruz, “Bademcik ameliyatı olanlar dondurma yermiş, biz de dondurma istiyoruz” diye tutturmuştuk.

 

Ben bekâr aylığı almadım, ayakkabı boyardım, bir arkadaş da fındık satardı beş tanesi 1 kuruşa. Bekâr aylığı alanlar şanslıydı. Mim Kemal Öke öldüğü zaman 1947 idi, okulla Valikonağı’nda bir apartmana cenazeye geldik; kapıda hepimize 1’er lira vermişlerdi. O bir lira nasıl muazzam bir paraydı bizim için.

 

Okuldayken bize çok bol miktarda mintan, çorap, mendil, don verirlerdi. Vedat Ikış, güya mahallede bir fakir varmış, bunların fazlasını toplar; mintanları 75 kuruşa, donları 25 kuruşa satardı. Son zamanlarımızda ‘Bekâr Yaylası’na inşaat yapılıyordu, oraya müteahhit kalıp tahtaları koymuştu; biz tahtalardaki çivileri söküp müteahhide satardık ama bunu kaçak yapmazdık, hocamız biliyordu.

 

Okulda hiçbir sosyal faaliyete girmedim; ders çalışırdım, akşam oldu mu yatakta yorganı başıma çeker ağlardım. Yataklarımızı düzelten yaşlı anneler vardı, ben de anneme “Anne sen de Darüşşafaka’ya anne olsana” derdim. Arkadaşlarla bez top yapar, kaptan oynardık misketlerle, topaç çevirirdik, ceviz kabuğundan biri yeşil, biri kuru satranç taşları yapardık.

 

*****

 

Kısa  boylu olmak…

 

 

            (Faruk Abi’nin özenle sakladığı ispoletlerine bakıyoruz, lacivert üzerine sarı metal numaralar. Darüşşafaka diplomalarına da bakıyoruz, tek tek hepsini gururla gösteriyor.)

 

İspoletleri okuldan verdikleri zaman biraz şekilsiz olurdu, bir de şapkalarımız tas gibi geçerdi başımıza. Ben şapka yaptırmadım ama bunu yaptırırdım. Beyazıt’ta Kazancılar Çarşısı’nda bunları yapan adamlar vardı, şapkacılar vardı, yaptırdıktan sonra fiyakalı fiyakalı gezerdik.

 

19 Mayıs’ta benim için kötü anılar var, hareketler önceden okullara bildirilir, biz de spor dersinde o hareketleri yapardık. Ben de “Efendim yaparım, yaparım!” Tam, “Ben de gideceğim bayrama” derdim; seçmeler yapılır, uzun boylular giderdi üzülürdüm. Sonra bayramı seyretmeye giderdim.

 

 

Hocalarımız

 

Annem hafız-ı kelamdı, sık sık Edirnekapı Şehitliği’ni ziyaret ederdik. O şehitliğin karşı tarafında da başka bir kabristan vardı, bizim Ali Rıza Sağman hoca da oralarda mezar taşlarını okurdu, beni de oralarda bir-iki defa görmüştü; bu yüzden ondan çok korkardım. Zaten hepimiz küçüğüz, bir de ben ufacık, çelimsiz, kavruk bir çocuktum. Hocayı gördük mü tir tir titrerdik. Hoca derse girdi, bizi tahtaya üçer üçer kaldırıyor; 323 Muammer, 32 Faruk, 328 Mustafa çıktık tahtaya… O iki arkadaş uzun boylu, ben ortada kısa boyluyum. Ali Rıza Hoca şöyle gözlüğünün üstünden baktı, baktı “Camiye bak camiye” dedi, sonra bana döndü: “Ne yaptım?” “Teşbih yaptınız hocam!” Bilmeseydin ayvayı yerdin! “Ne yaptım?” “Cinayet yaptınız hocam!” Dersi ezberlerken kinayeyi cinayet diye ezberlemiştik, hani bir de kabristanda görmüştüm ya, onun da korkusu var içimde; ağzımdan böyle çıkıverdi. Benim bu söylediğim hocanın hoşuna gitti, “Geell bakalım! Atatürk’ün elini sıkan eli sık!” Gittim elini sıktım, oturdum.

 

Dayım tarihçiydi ondan duymuştum herhalde; Kur’an-ı Kerim’in Türkçeleştirme çalışmalarında ahenk olsun diye (hocamızın adı ‘Hafız’dı) Ali Rıza Sağman’ı Sadettin Kaynak’la beraber ‘Köşk’e çağırmışlar, o zaman Atatürk’le görüşmüş ve eli için hep “Atatürk’ün elini sıkan el!” derdi.

 

Yetimliğimizin başımıza vurulduğunu pek hissetmedim, yalnız Reşit Sağnaklar abimiz anlatmıştı; Ömer Bey hocamız vardı, kendisi sert tabiatlı birisiydi, tir tir titrerdik. “Ulan hacı beyler” der, tebeşiri atardı. Tutamadık mı “Bak, şu boka bak! Boktan yağ çıkarır”, “Küfeciii! Al lan hacı bey!” şeklinde konuşurdu. Bayramdan bir gün evveldi, oğluyla hanımı da piyasada gözüktü; Ömer Bey, Reşit abilerin sınıfında neye kızdıysa, herhalde bir yaramazlık yapılmış fena halde kızmış “Ulan hacı beyler, bak yarın bayram, bak benim karım, çocuğum ne güzel gidip bayram edeceğim. Siz burada ne bok yiyeceksiniz” demiş, ağır bir laftı.

 

‘Reşat Baba’ da bir şeyler söylerdi ama dokunmazdı: “Ehhh ulan yani, eşşoğlueşşek..” Hocalığı da çok iyiydi. ‘337 Kenan’ı bir gün tahtaya kaldırdı, bir formüller söyledi nasıl olduysa o formülde su girdi, su çıktı. ‘Reşat Baba’ Kenan’a bir tane şaklattı, şöyle bir “Ehh ulan yani, eşşoğlueşşek; sen buraya eşek geldin eşek çıkacaksın ammaa, kimyada su girip de su çıkmaazz!”

 

Bu söylediği öyle bir aklımızda kaldı ki, fakültede beş sene okudum, hiçbir denklemde su girip su çıkartmadım. İşte onun azarlaması bize dokunmazdı. Fakat Ömer Bey’inki dokunurdu.

 

Bizim sınıfta Erzincan depreminden gelen arkadaşlar vardı. Ben de Sivas’tan geldiğim için onlarla biraz daha yakındım. ‘421 Cemal’ toprak altında falan kalmış, biraz ağırdı fakat çalışırdı. Matematik hocamız ona ‘Teres’ derdi, Cemal’le Mehmet Zeki Müftüoğlu yan yana otururlardı, o da Erzincan’dan gelenlerden fakat çok zeki ve çalışkan bir çocuk Mehmet Zeki. Elinden tutulsa muhakkak kâşif olurdu; ‘Teres Cemal’e gelir bir şey sorar, çocuk cevap verir fakat hoca “Ulen hazret doğru söyle, bunu sen mi yaptın, yoksa Zeki mi söyledi” derken derken çocuğu altıncı sınıfta okuldan kovdular. Hocanın o davranışından Cemal kıpkırmızı olurdu. Ben acırdım ona, teneffüslerde kendi aklımca Cemal’i teselli etmeye çalışırdım.

 

Cumhuriyet Kız Lisesi’ne bakan tarafta bir tatbikat bahçesi vardı, orada bir de Vasilika diye bir adam yemek artıklarını falan toplardı. Evvela merak ederdim “Bu adam ne yapıyor” diye. Meğerse incirin, cevizin falan olduğu o ufak tatbikat bahçesinde okulun ufak tamiratlarını yaparmış, tesisat işleri; bizim o bahçeye girmemiz yasaktı. Sonbaharda o bahçede bir gün arkadaşlarla ceviz ağacının altına düşen cevizleri topluyorduk. Vasfi Mahir Kocatürk (o zaman müdürler lojmanında kalıyordu) bizi gördü, çağırdı: “Gelin buraya! Ne geziyorsunuz burada?” Gittik, “Hocam arkadaşlarla?!” “Yasak olduğunu bilmiyor musunuz?” Şraakk, şraakkk hepimize yapıştırdı.

 

‘317 Selahattin’ hastaydı, o zamanlar revir olarak orta kısmın bir bölümü kullanılıyordu, Selahattin orada yatıyordu, benden tabiat bilgisi notlarını istedi. Etütten çıkmaya son bir iki dakika vardı. Çıktım, kaçamak kaçamak gidiyorum, tam karşımda Vasfi Mahir… “Hocam kitap götürüyorum” demeye kalmadı iki tokat vurdu.

 

Kimyaneye bakan tarafta da uyuzlar yatmıştı, Reşit’le Necati de orada yatıyordu. O sıralarda uyuz olma numarası yapan arkadaşlarımız da olmuştu; çünkü uyuzlara tahin pekmez veriyorlardı. Sırf tahin pekmez yiyebilmek için arkadaşlar ellerinde parmaklarının arasını kiremitlerle sürte sürte tahriş edip sonra revire gidip yatıyorlardı.

 

 

Kurtlu makarnalar…

 

Bize kurtlu makarnalar çıktığı zaman Vasfi Mahir müdürdü, sonradan Ankara’da bir kitabevi açtı, ben de bir arkadaşla beraber ziyaretine gittim. Hocamıza o zaman bana attığı tokatı anlattım, kurtlu makarnaları yediğimizi falan “Çocuklar o zamanlar siz bilemezsiniz; ben, o kurtlu makarnaları bulabilmek için kaç kişinin elini ayağını öptüm, bizde sinir mi kalmıştı? O günleri ben size anlatamam!” dedi ve gözleri yaşarmıştı.

 

Bizden önceki dönemlerde mescitte hocalık yapan İzzet Bey halen okuldaydı, başında sarıkla dolaşır; postaneden mektupları, memleketten gelen paraları getirirdi.

 

Bu hocamız enfiye kullanır, kürsüye oturur, çarşaf gibi mendilini çıkarır; enfiyeyi çeker, sonra hapşırır derse başlardı. Bir gün ‘124’, hocanın enfiye kutusunu yürüttü, çocuklar birbirlerine takdim edip çektiler enfiyeyi sonra da başladılar hapşırmaya..

 

Celal Hoca’yı Şehzadebaşı’nda bir kahvede Neyzen Tevfik’le beraber otururken görmüştük.

 

*****

 

Harp yılları…

 

Ortaokuldaydık, yaz dönemi evci arkadaşlar yoktu; geceleri alarm çalar, havada projektörler yanar sığınağa girerdik. Kimyanenin altında yumuşak bir arazi vardı. Kalenin arkası aşağıda kalıyor, Haliç’e bakan taraftaydı. Hatta bir zamanlar okulumuzun Konya’ya gideceği şayiası çıkmıştı da ben sevinmiştim, Sivas’a yakın olacağım diye. Savaş çok yakındı.

 

Sabahları tasta çorba içerdik, günlük hakkımız yarım ekmek (karneyle). Çorba verdikleri zaman pasta derdik, o bir dilim ekmeği tabağın ortasına kor, pirinçleri falan üstüne çıkarır “Pastaya bak!” diye yerdik.

 

Harp yıllarıydı ya, teberru olarak mektebe teneke teneke peynir gelmişti, kokmuş peynirler.. Yiyen olmazdı, ben ekmek alıp o peynirleri içine koyar abime götürürdüm, parkta yerdi. Abim Edebiyat Fakültesi’ndeydi, Darüşşafaka’nın o iyiliği de olmuştur.

 

‘386 Bülent’ biraz şişmancaydı, açlığa dayanamazdı. Aşağıda kantinimiz vardı, orada gül lokumu satılırdı, bisküvinin arasına lokumu koyar gizlice yerdi, bazen bana da verirdi. (Faruk Abi, eliyle pat pat yapıyor, lokumu bastırıyor.) Allah! Hâlâ bisküviyi seviyorum, hâlâ yiyorum ben ya!

 

‘Bekâr Yaylası’nda aşağıya ayvacı gelirdi, 1 kuruş, 5 kuruş atardık, o da bize yukarıya ayva atardı.

 

Vasfi Mahir’in müdürlüğü zamanında askeriyede kalmış kurtlu makarnalar geldi, özellikle biz bekâr öğrencilere Cumartesi-Pazar günleri ‘Bekâr Yaylası’nda makarnalardaki kurtları ayıklatırlardı, akşamleyin de o makarnayı içinde tam ayıklanmamış kurtlarıyla beraber yerdik.

 

Kurban bayramlarında bayram ederdik, ohh be! Sayardık böyle kaç kurban geldi diye, dört bayram günü üst üste kavurma yerdik.

 

*****

 

Okuldan kaçışlar…

 

Onuncu ve on birinci sınıflarda okuldan kaçarken arkadaşlar kapının üstünden atlar, ben de küçük olduğum için kapının demirlerinin arasından çıkardım. Süleymaniye’de Talat Dumanlı Tiyatrosu vardı, kel davulcu bir de varyete hanımlar, onları seyrederdik. Bir gün dönüşte ben içeri girdim, tık tık merdivenlerden çıktım; yatakhaneye gidiyorum… Arkadaşlar kapıdan atlarken Rıfkı Bey onları yakaladı, ben hemen ayakkabıları atıp üstümdekilerle yatağa girdim. Küçük olmamın faydası!

 

Son sınıftayken bazı geceler sivil olurduk. Lacivert pantolon, gömleğin kollarını sıvardık. Beyoğlu turları yapardık.

 

Cumartesi-Pazarları okulun maçlarına bedava giderdik. 23 Nisan’da da Çemberlitaş’ta Şafak Sineması bedava olurdu, bekâr aylığı alan arkadaşlarla beraber giderdik. Hatta bazen tartışırdık; kimi Mısırlı Emine Rızık Yusuf Vehbi filmlerine gitmek ister, ben de kovboy filmlerine gitmek isterdim. Bir de Karagümrük’teki Aysu Sineması’nın hamamında bizim bir tanıdık vardı; ben o sinemada ‘Kahveci Güzeli’ filmini yedi defa seyretmiştim. Münir Nurettin Selçuk, Hazım Körmükçü oynamıştı.

 

Yazın bekâr arkadaşlarla Büyükada’ya giderdik ama evvela amerikanbezinden donlarımızı Viktorya marka siyah boya ile boyayıp kendimize mayo yapardık. Plajın yan tarafındaki kayalıklarda soyunur, kısa bir mesafe yüzüp plaja çıkardık. Ada dönüşü saat 18.00’de izin sonu, biz denizden çıktığımız zaman herkes denize yeni gelirdi; işte o, adama öyle bir kordu ki… Denizde kıpkırmızı olmuşuz, susamışız yolda bir çeşme vardı, o çeşmeye gidene kadar anamız ağlardı. Birbirimiz ite ite su içerdik, çeşmenin orada bir Rum evi vardı. Kadın, fazla birikinti olduğumuz zaman “Gelin evladım” der kendi biriktirdiği sudan bize verirdi.

 

Bir ara Burhan’la beraber Fatih Güreş Kulübü’ne gittik, bir defasında tesadüfen yağlı güreş seyrettik, midemiz kalkmıştı. Kardeşim böyle yağlanmışlar vıcık vıcık, kispetleri giymişler; ellerini oraya buraya sokuyorlar, kusacaktık neredeyse.

 

Çok da meraklıymışız galiba, nerede bedava ne var biz oraya. Taksim Sineması bedava, maçlar bedava niye gitmeyelim ki.

 

317 Selahattin bir gün “Faruk ben bir kız buldum, kızla buluşacağım gel beraber gidelim” dedi, gittik. Fevzi Paşa Caddesi’nden Fatih Camii’ne giden kapılar vardır.. “Hah! Benim kız orada” dedi Selahattin, gitti. İki dakika konuştular geldi. Ben de orada bekliyorum, bizim arkadaşlıklarımız bu kadardı, genelde içe kapalı yetiştik.

 

42-48’lerde mezuniyet gecelerimize Hamiyet Yüceses gelirdi, kendisini hayranlıkla izlerdik. Bize geldiğinde para almadığı söylenirdi. “Hamiyet hakikaten Hamiyet’miş!” derdik aramızda.

 

11 edebiyattayken hocalarımızla ilgili bir de şarkı uyarlamıştık, Bahriye Marşı’nın melodisinde:

 

Yaşa varol son sınıf / Edebiyat şubesi

Koridoru doldurur / Etütte gür sesi

Zillerin de çalması / Uyandırır herkesi

 

Geliyor Celal Hoca / Elinde enfiye

Martavallardan önce / Hemen başlar mideye

Beş dakika sonra da / İçeri girer ‘Mantık’

Gözlüğü değiştirince / Arkayı görmez artık

 

*****

 

Okul sonrası yıllar…

 

Darüşşafaka bitince Ankara’da Veteriner Fakültesi’ne girdim, imtihansızdı. Lise derecesine göre giriliyordu, bir de yatılıydı. Boyum fakültede uzadı benim. Bizim dönemimizdeki yaşantıda her an şanstır. Darüşşafaka’ya girişimiz, üniversiteye girişimiz, evlenmemiz hepsi şans. Darüşşafaka’da bekâr kaldım, üniversitede de yatılı kaldım. Hayatımızda bir plan yapıp da ben şunu yapacağım, ben bunu yapacağım demek gibi bir şansımız yoktu. Mezun olduk, sivil elbiselerimizi verdiler; hadi güle güle. Bazen abilerimiz mütalaa zamanında gelip bize fakülte hakkında bilgi verirlerdi fakat yine para gerekiyordu.

 

Darüşşafaka, bence Türkiye’nin kaliteli, iyi öğrenci yetiştiren ender okullarından birisi. Hayat adamı yetiştiriyor; çünkü nosyonu öyle. Bizim dönemimiz harp yıllarıydı; çok fazla sosyal yaşantımız olmadı ancak yaşamak mücadelesi, hocalarımızdan izinsiz kalmamak için çalışma mücadelesi verdik. Harp bitti, bizi tiyatroya götürmüşlerdi.

 

Şimdiki Darüşşafaka çok çok iyi. Pilav günlerine, Fatih’teki okula gittiğim zaman çok duygulanıyorum.

 

Son zamanlardaki Darüşşafaka’nın ÖSS başarısı iyi değil, ben Darüşşafaka’nın sıralamada isminin geçmesini isterdim, benim kıstasım budur. Bizim zamanımızda bir sıralama olsaydı -ki, her arkadaşımız girdikleri fakültelerden üst dereceyle mezun olmuşlardır, meslek hayatlarında da üst seviyelerde oldular- ÖSS sıralamasında en üst seviyede çıkardık.

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here