NECATİ ÇUBUK

0
96

 

NECATİ ÇUBUK

337 Çubuk Necati

1940-1947

            Evimiz Tokat Niksar’da idi. Ben Niksar’da ortaokul olmadığı için Sivas’ta halamın yanında okuyordum. Babam yoktu, fakirdik. 1939 Kelkit Vadisi depremi olunca halamla Niksar’a geldik, evimiz yıkılmış. Annem ortada kalmış, halam beni anneme teslim etti gitti. Kızılay’ın çadırında kalmaya başladık. Çocuk Esirgeme Kurumu Başkanı Remzi Zarakol ismindeki kişi bizleri ‘deprem çocukları’ diye topladı, evvela Tokat’a gönderdi, sonra Ankara’ya getirildik. Ankara’da Keçiören Çocuk Esirgeme Kurumu’na gönderildim. Orada bir hayli kalabalıktık. Kurumda Sabriye Saka isminde bir hemşire ablam vardı, benimle ilgileniyordu. Çalışma Bakanlığı müfettişleri yurda geldiler, on beş kişi kadar bizi 1940 mart ayıydı İstanbul’a bir okula gönderdiler. Geldiğimiz okulun adını bilmiyordum. Yani Darüşşafaka’ya gelmişiz.

Darüşşafaka’da orta birden başladım. 6. sınıfa. Tabii ki Mart ayında başladığımız için hepimiz sınıfta kaldık. Daha doğrusu bizi toplu olarak sınıfta bıraktılar. İkinci sene 6. sınıftan tekrardan başladık.

Darüşşafaka’ya geldiğim zaman hissettiğim duygular… Bu, benim için bir avantajdı. Çünkü okumayı çok arzu ediyordum ve Allah bu muradımı vermişti. Çok mutluydum. Çocuktum, gerek öksüzlüğün gerekse fakirliğin vermiş olduğu eksiklikle orası benim için büyük bir yuva ve cennet oldu. Darüşşafaka’ya yavaş yavaş alıştım. Cumartesi-pazar dışarı çıkarıyorlardı ama ben İstanbul’u bilmediğim için ve büyük şehire pek alışık olmadığım için dışarı çıkamıyordum.

Okula Ankara’dan birlikte geldiğimiz ilk arkadaşlarım da hepimiz sınıfta kalınca, öteki sene başka sınıflara dağıldık ve yeni sınıf arkadaşlarımla alışmaya başladık birbirimize. 217 Osman Gökkaya, 55 Hasan Kurtaran, 168 Kemal Tanrıöver, 149 Hamit falan bir grubumuz oldu.

*****

 

Lokma tatlısı

 

Ben o senelerde biraz da dini baskı altındaydım. Namaz kılıyordum, aileden gelen bir durumdu bu. Okulumuzda namaz kılınan bir yerimiz vardı. Namazımızı orada kılardık.

 

Orta kısımdayken iki arkadaşla ben üç kişi Darüşşafaka’ya yakın bir yerde oturan Avukat Hacı Mazhar Sündüz diye birisi vardı, kendisini ziyarete giderdik. Bahçıvanımız ‘Mıstaa Efendi’ Allah nur içinde yatırsın, çok sevdiğimiz kıymetli bir insandı, onunla gider gelirdik. Bize namaz kılmayı, oruç tutmanın ne olduğunu öğretir dini bilgiler verirdi. Kur’an-ı Kerim öğretirdi. Onu da Allah nur içinde yatırsın. Eskiden Darüşşafaka’da din derslerine girermiş oradan biliyorduk kendisini. Bizimle bir saat kadar ilgilenir, biz oradan çıkarken de hiç unutamıyorum bize on kuruş para verirdi. Ama “Çocuklar bu parayı kötü yere kullanmayın, üstünüze başınıza, boğazınıza harcayın” diye de her seferinde tembih ederdi. Biz on kuruşu alınca Vezneciler’deki Şehzadebaşı’na giderdik. O zamanlar dört tane sinema vardı orada: Hilal, Milli… Ama biz sinemaya gitmezdik ki. Onun yanında bir tatlıcı vardı, lokma tatlıcısı. Beş kuruşluk lokma tatlısı yerdik, ben çok severdim. Beş kuruşa yirmi tane lokma girerdi. Benim en büyük zevkim, mutluluğum bu olurdu.

 

Kur’an-ı Kerim dersine 168 Kemal ile diğer derslere çok sevdiğim arkadaşım Burhan Bayrak ile beraber giderdik. İlk yılım böyle geçti Darüşşafaka’da. Orta ikiye geçtiğim zaman biraz daha kendime gelmiştim. Hafta sonları ders yetiştiremediğim zamanlarda hiç çıkmazdım okuldan. Zaten ben okulu çok seviyordum. Yalnız Kur’an-ı Kerim derslerine hep giderdim.

 

Okul bekâr kalanlara on beş günde bir yirmi beş kuruş bekâr harçlığı verirdi. Annem çok yoksuldu, kimsesizdik. Kızılay yardım ediyordu. O harçlıklarımı biriktirdim, iki yüz elli kuruş olunca anneme harçlık yapsın diye gönderdim. Hiç unutamıyorum annem çok ağlamış.. bu..

 

(Necati Ağabeyin gözlerinden kristal inci parçaları yuvarlanıyor, ben onları öyle görmek istiyorum. Bu; özlemin, gururun damlaları. Köyünden, tek varlığı annesinden kopup gelmiş ve onun kendisini merak etmesini, üzülmesini istemiyor. Annesine iyi olduğunu, aç-açıkta olmadığını anlatabilmenin en güzel yoluydu belki çünkü annesini görme şansı senede ancak yaz tatilinde vardı. Duygulanıyorum, yüreğim sızlıyor.)

 

 

*****

 

Rıfkı Bey namaza kaldırırdı.

 

Yatakhanede benim yatağımın yanında Rıfkı Bey’in yatağı vardı. Biz ona ‘Teke’ derdik, çok muhterem bir insandı. Şöyle, her yatakhanede bir nöbetçi öğretmen kalırdı, oda diye bezden çevrilmiş bir perdenin arkasında yatardı. Sabahları namaza kalkardı, perdenin arkasından çıkar benim karyolayı sallar “Namaza kalk” der, ben de uyanır, takunyaları giyer, takur tukur gider aptes alıp namazımızı kılardık. Çoğunlukla kalkardım bazen de kalkmaz takip ederdim, o gittikten sonra hemen uyurdum. Tekrar gelir, vır vır konuşur, beni kaldırır giderdi. Konuşması çok hızlıydı. (Gülümsüyor anlatırken o günlerin özlemiyle.)

 

Rıfkı Bey öğrencilere son derece düşkündü çok severdi ama hatayı da asla kabul etmezdi. Onu çok severdik ama çok da korkardık, çünkü döverdi.

 

 

Eh ulan yezitt!

 

Reşat Alasya kimya dersimize gelirdi. Kitap filan yoktu, not tuttururdu. Biz de o notlardan çalışırdık. Ben ezberlerdim. Bazen yetiştiremediğim zaman gece herkes uyuduktan sonra tuvalette çalışırdım. Altmış kişilik yatakhanede yatardık. Karyolamın demirine çorabımı veya mendilimi bağlardım, bekçiye tembih ederdim beni uyandırması için. Akşam saat 21.00’de yattıktan sonra bekçi beni 22.00-23.00’te kaldırırdı. Gece 1’e kadar kimya çalışırdım tuvalette.

 

Orta ikideyiz, Reşat Bey yazılı yapacaktı. Çocukluk işte. Ben tam kürsünün karşısında orta grubun ikinci sırasında oturuyorum. Önde de ‘168 Kemal’ otururdu. Ben onun arkasındayım ve hocanın da tam böyle karşısındayım. Benim sıranın altındaki defter nasıl olduysa açılmış bööyle çat çat çevriliyor. Öğretmen sanki duymuş defterin sayfalarının çevrildiğini bir geldi “Ehh ulan yani yezit!” dedi bana iki tane patlattı, sonra defterimi kâğıdımı aldı. Defterini açtı “Al sana bir dana gözü! Kemal yaz, bu hayvan sonsuza kadar izinsiz!” Zaten okuldan her zaman çıkmıyorum ki, sadece o hocaya gidiyorum ve lokma yiyorum arada bir! Bu olay beni öyle bir etkiledi ki… Altı ay izinsiz bıraktı beni Reşat Alasya.

 

Ben kimya dersinden izinsizliğimi kurtarayım, not alayım diye geceli-gündüzlü kimya ezberliyorum artık, noktasına varana kadar. Aradan iki ay geçti, beni derse kaldırmıyor. Üzüntüden hastalandım, ağlıyorum durmadan. Diğer derslerim iyi yalnızca kimya kötü. Artık öğretmenler de farkında benim durumumun. Arkadaşlar yalvarıyorlar “Hocam çocuğu derse kaldır” falan diye. Ben masanın önündeki sıradayım, gözünün içine bakıyorum devamlı. Yalvaran kuzular gibi önündeyim ama beni hiç görmüyor! Benim farkıma bile varmıyor. Belki de görmemezlikten geliyor. Hiç bilmiyorum. Belki gerçekten görmüyordu, hani görse belki dikkat eder, defteri imzalıyor hiç o taraflı değilmiş gibi çekip gidiyor. Ama çok da korkuyorum.

 

Bir gün laboratuvar dersindeyiz, hoca masanın önünde defteri imzalar hemen derse veya deneye başlar. Yahut müzakere yapacaksa hemen çocukları kaldırır müzakereye başlar. Artık nasıl olduysa veya kim söylediyse hasta olduğumu; çünkü artık rengimden falan belli olmaya başlamıştı, aklına gelmişim. Nasılsa çıktı sınıfın önüne beni arıyor! Sağa dönüyor, sola bakıyor göremiyor. “Hani bir hayvan vardı ya… Nerede o yezit?” Tabii beni arıyor, hemen kalktım “Buradayım efendim” dedim. “Ulan!” dedi “Neredeyse burnuma gireceksin, gözümün önünde seni görmüyorum, gel bakalım derse!” Nasıl sevindim, koşarak derse gittim. Oyyy oy… Bir soru sordu, takır takır cevap verdim, ezberlemişim noktası virgülüne kadar. İkinci soru, üçüncü soru.. “Ehhh… olmuş. Not vermiyorum, otur!” Oturdum.

 

Aradan birkaç hafta daha geçti, derste nereden aklına geldiysem yine “Nerdesin?” dedi. “Buradayım efendim” dedim. “Gel bakalım!” Yine koşa koşa tahtaya çıktım, sordu cevap veriyorum, sordu cevap veriyorum. “Ehh olmuş, on vermiyorum, sekiz! Kemal yaz! Bunun izinsizliğini kaldırsınlar!” Hayatımda bu ders çok etkili oldu. Hiç olmazsa ders çalışmayı da öğrenmiş oldum.

 

 

Rıfkı Bey… Hayatımı şekillendiren insan.

 

Rıfkı Bey’i anlatmak mümkün değil. Hem seviyoruz hem de korkuyoruz. Bu korku sevgiden ileri gelen bir korku. Aman incitmeyelim, kızdırmayalım, varsın bizi dövsün önemli değil. Bir de okuldan kovulma korkusu var tabii. Kovulursak okuldan gidecek yerimiz yok, kimsemiz yok, okuyacak yerimiz de yok! Durumumuz bu.

Orta 3’teyim, sınıf başkanlığım vardı. Dersten çıkmışız, karnımız acıkmış. Yemekhanede de abilerin tarafı ayrı, iptidailerin tarafı ayrıydı. Sınıf sıra olmuş ben de en öndeyim. Yemekhanenin demir kapıları vardı bööyle gırrr diye açılır, kapı açıldı ben fırladım. Yemekhane binanın alt katındaydı ve çok büyüktü, boydan boya sütunlar vardı.

 

Ahh o eski okulumuz… Hayallerimizden hiç çıkaramadığımız okulumuz… Sevdiğimiz her şeyi orada kazandığım okulumuz… İçim yanıyor şimdi.

 

Yemekhanenin yerleri fayanstı, o gün de talaş dökmüşler. Bize Beykoz ayakkabısı verirlerdi, ayakkabılar yeni alınmış. Şimdi önde gidiyorum ya karnım da acıkmış, ayakkabım da gıcır… Bir kaydım… Vuuu… Ama kendim isteyerek. Çocukluğun verdiği zevk. Talaşta da kaymak güzel oluyor. ‘Teke’ yemekhanedeymiş! Sütunlardan birinin arkasına saklanmış. Oradan çıktığı gibi bana ensemden nasıl bir yapıştırdı ama nasıl şiddetle vurduğunu bilmiyorum. Ben ufağım, altı kişilik masalar üzerinde tencerelerde üç çeşit yemek, tabaklar, sular, ekmek falan ben masaya upuzun kapaklandım. Masa da fıjjj… Kayınca yemekler falan olduğu gibi yere, ben de onların ortasına! Gelmiş üzerime hâlâ vuruyor! Patt! Pat! Pat! Hiç durmuyor. Bayılmışım. Gözümü açtığım zaman revirde buldum kendimi. Ama oraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. (Gözleri dolu dolu Necati Ağabey’in.)

 

Efendim, arkadaşlar yemeklerini yemişler falan benim yanıma gelip gidiyorlar. Rıfkı Bey yaptığına son derece üzülmüş. Gözlüğüm vardı. Parçalanmış, camları falan düşmüş, bunu da öğrenmiş. Şimdi Rıfkı Bey yanıma gelmek istiyor. Ziyaretime öğretmenler falan geldiler, bana söylüyorlar yanıma gelmek istediğini; “Gelmesiinn istememmm” diye bağırıyorum korkudan. Gelemedi!

 

Bir gün yine hafta sonuydu sınıfta ders çalışıyorum, gözlüksüz tabii. Rıfkı Bey beni yine çağırttı, “Gitmem! Gitmem” diyorum. Bu defa kapıya geldi. Onu kapıda görüverince “Anaaaammm!” demiş bayılmışım. Ona da çok üzülmüş. Nasılsa başka öğretmenler kanalıyla benimle irtibat kurdu ve beni göz doktoruna gönderdi. Gittim göz muayenesi oldum, bana altın çerçeve bir gözlük almış. Okula aldırmamış, kendisi almış. Tabii ben o çerçeveyi okul aldı zannediyorum. Sonradan anladım onun aldığını. (Necati Ağabey ağlıyor, yüreğinde biriken yaşlar daha fazla kalamıyorlar, dökülüveriyorlar gözlerden.)

 

Ve ben o gözlüğü mezun olduktan sonra da kullandım, hep cebimde taşıdım.

 

Böyle şeylerimiz oldu işte. Ama ondan sonra Rıfkı Bey bana hep babalık yaptı. Yani ben hayatımda baba sevgisinin sıcaklığını, yakınlığını, insanlığını onda gördüm. Yatakhanede de zaten yanımda yatıyordu, birlikte namaza gidiyorduk. Dayağını yedim ama helal olsun onun atalığını hiçbir zaman unutamıyorum. Öğretmen olduğum zaman da ondan ilham alarak öğretmenliğimi devam ettirdim.

 

*****

 

 

Sigara içiyorum…

 

Arkadaşlar, Hamit falan sigara içiyormuş. Orta 2’deyim. Bana da bir sigara verdiler. Ben de nasıl bir şeydir diye merak ettim; görmesinler, anlamasınlar diye abilerin tuvaletine gittim. Bana tarif ettiler, şöyle yakacaksın, şöyle içeceksin diye. Girdim tuvaletin birine, kibritle yaktım, bir kere çektim. Sonra bir-iki derken… ‘Teke’ o sırada tuvalete gelmiş, dumanı görmüş; kapı hızla itildi ensemden yapıştı, bir tane vurdu bana “Vayyy sen sigara mı içiyorsun?” diye. O tokatla kapaklandım tuvalete. Rıfkı Bey’le ilk tanışmamız böyle olmuştu. İşte o tokatın nedenini de hayatım boyunca unutmadım. Odur, budur sigara bitti bende, en büyük dersim o sigarayla ilgili. Sigaraya alışmamamı Rıfkı Bey’e borçluyum.

 

 

Bedros…

 

Bedros derse girmeden önce minder sererdik altına. Kolonyalar döker, çiçekler koyardık masasına. Sınıfa girince onları görünce “Eehh. Abe evladım çok çalışkan çocuklarsınız. Aferin size” derdi. Eğer minder falan yoksa yandık, bize kızar “Abe siz tembelsiniz, hiç çalışmazsınız. Gel bakalım derse!” der, kaldırır imtihan yapardı. Huyunu öğrendiğimiz için o geleceği zaman sınıfı temiz tutar, çiçek falan koyardık hep.

 

 

Sıfırcı…

 

Hele bir ‘Sıfırcı’mız vardı Allahım! Küçük boyluydu, terlik giyerdi; tıkıl, tıkıl, şıpır şıpır gelirdi derse. Derse kaldırır, eğer bilemedin mi, “Evladıımm, 45 derece yap!” der, biz eğilir 45 derece yapardık. Sonra şraakkk vururdu, suratımızda beş parmağının izi çıkardı.

 

 

Ali abim…

 

Bana, Ali Demirbilek diye üst sınıflardan biri vardı, o abilik yaptı. Ali Abi’yle tanışmamız şöyle oldu: Onlar top oynardı ben de seyrederdim. Birinci sınıftaydım. Bir gün abi topa vurdu, top yuvarlandı benim önüme geldi. Ben de topa ayağımı vurdum, abi geldi bana bir tokat attı. Ben ağladım. Ama abiyi de şikâyet etmedim, disipline vermedim.

 

O olaydan sonra Ali Abi bana abilik yapmaya başladı “Paran var mı” derdi, yemekhanede filan “Karnın doydu mu” diye sorardı. Ben de onun sınıfına Ali abime bakmaya giderdim, abiler ne yapıyor diye merak ederdim falan. Bir gün Ali Abi 10. sınıfta ben de birinci sınıftayım… Yine Ali abime bakmaya gittim, hatırlamıyorum bir şey mi lazım olmuştu, yoksa bir şey mi soracaktım bilmiyorum. Tam kapının hacet penceresinden bakıyordum ki abilerden biri bir takunya fırlattı, nasıl kaçtım oradan bir daha da gitmedim. Abiler döverlerdi bizi, o tarafa geçemezdik hiç.

 

*****

           

Düğüne gittik…

 

Postalar dağıtılırken Burhan vardı yanımda, baktık ki Ali abime bir düğün davetiyesi gelmiş. Bizim yıl sonu müsamerelerinde oynayan kızlar vardı, onlardan biri Ali abimi düğüne çağırıyordu. Burhan’la konuştuk, “Bunu Ali abime vermeyelim, düğüne biz gidelim” dedik. Başka kızlarla tanışır, dans ederiz diye heveslendik. Nasılsa o kızları tanıyoruz. Güzelce giyindik, süslendik. Gece duvardan kaçacağız. Ama bizim telaşımızdan süslenmemizden Rıfkı Bey bir şey yapacağımızı anlamış. Hiç belli etmedi. Gece kaçtık okuldan, düğüne gittik. Bir sürü kız var, hiçbirini tanımıyoruz, sıkıldık, utandık. Öyle bir köşede utana utana bakarken tanıdığımız kızlardan biri yanımıza gelmeye başladı. Biz hemen tuvalete doğru kaçtık. Kaçarken de benim ayağım su kovasına girdi, paçam dizime kadar ıslandı. Sonra kız bizi yakaladı, Ali abimi sordu, biz hasta olduğunu, onun yerine bizim gediğimizi söyledik. Neyse kız bizi arkadaşlarıyla tanıştırdı ve o gece güzelce eğlendik.

 

Gece yarısı oldu, okula döneceğiz. Eğer Rıfkı Bey bizi yakalarsa diye de yalanımızı hazırladık. Benim yanımda yatıyordu ya, namaza falan kaldırırsa diye yatağımın içine yastık koymuştum. Burhan’ın köyden akrabası gelmişti, onu uğurlamaya istasyona gitmiş olacaktı, ben de Eyüp’teki teyzeme gitmiştim, oradan dönerken geç kalmış olacaktım. Tabii okula girince yakalandık. “Neredesiniz” dedi, biz “Eee.. şey efendim, akrabalarımız falan filan…” derken yalanlarımızı söyledik. “Tamam tamam” dedi, bir şey söylemedi.

 

Ama hani o askerden ziyarete gelmiştim ya, işte o zaman elini öpüp ayrılırken “Yutmadım, yutmadım!” O olayı hatırlatarak “Yutmadım, yutmadım” demişti bana.

 

Yine bir gün Burhan’la cumartesi günü çarşıda gezerken önümüzden bir kadın gidiyordu. Peşinden de birileri takip ediyor, laf atarak kadını rahatsız ediyorlardı. Kadın bizi gördü, yanımıza geldi “Siz Darüşşafakalı mısınız” dedi. Çünkü üniformalarımızdan her yerde tanınırdık. Biz, “evet” deyince ikimizin de kolumuza girdi, “Ben Darüşşafakalıları çok severim” diyerek bizimle bereber yürümeye başladı. Sonra bizimle ahbap oldu, yemeğe falan götürdü. Kadından ayrıldık. Sonra ertesi günü kadın okula gelmiş, bize yiyecek falan getirmiş, müdürden izin alıp bizi yine gezmeye, lokantaya falan götürdü. Artık her hafta gelmeye başladı kadın. Biz gitmek istemiyoruz, kadın müdürden izin alıyor mecburen gidiyoruz. Sonra kadının hali, konuşmaları falan hoşumuza gitmemeye başladı. Düzgün bir kadın değildi. Müdüre gitmek istemediğimizi söyledik bir daha kadınla dışarı çıkmadık.

 

*****

 

 

“Oğlum seni evlendirelim”

 

Yaz tatillerinde bizi eve gönderirlerdi. Ben Niksar’a giderdim. Burhan Bayrak Sinopluydu, onunla beraber ekseri vapurla yolculuk yapardık. Lise 1’deydim o sene trenle gittim. Hanımla tanışmamızın bir nedeni de oldu o tren yolculuğu. Niksar’a gideceğim, trene bindim. Trende bir dede ile tanıştım. Hanımın dedesi! Yanında otururken “Nerelisin oğlum” falan diye çocuklarla ilgilenmeye başladı. Ben Niksarlı olduğumu söyledim, “kimlerdensin” bilmem ne filan diye sordu. Konuştuk, ondan sonra dede beni hiç bırakmadı.

 

O zamanlar iki gün iki gece yol gidiliyor, dede yemeğe giderken beni götürüyor, tren durunca dışarı çıksak yanına beni alıyor falan. Bana tam bir dedelik yaptı. Bu ilgi benim de çok hoşuma gitti. Turhal’da trenden inince Tokat’a giderken yol paramı verdi, oradan Niksar’a giderken yol paramı verdi. Sonunda Niksar’a geldik. Bana; “Yavrum, benim şurada, çarşıda dükkânım var, beni ziyarete gel” gibi laflar söyleyerek beni davet etti.

 

Evimiz Niksar Ayvansaray Mahallesi’ndeydi, bir-iki defa dedenin ziyaretine geldim gittim. Tatil bitti, döndüm İstanbul’a. Ertesi sene lise 2’deyim yine tatilde Niksar’a gittim. Darüşşafaka üniformasıyla gelip gidiyoruz tabii. O zamanlar Niksar’da ortaokul bile yoktu. Niksar’dan Darüşşafakalı üç tane abimiz vardı: Ali Turaşlı, Mustafa Kamer ve hanımın abisi Süreyya Biçer abilerimiz. Ama okulda onlar bana abilik yapmadılar, resmiydik. Niksar’a o yaz gittiğimde annem bana bazı şeyler söyledi, “Oğlum ben yalnızım, seni evlendirelim” gibisinden.

Annemin isteği, hanım tarafından kabul edilmiş; durumu bana aksettirdiler. Okulu bitirince beni evlendirecekler diye artık Niksar’a gitmemeye başladım. Çünkü evlenmeyi düşünmüyordum, istemiyordum.

 

Okul müdürümüz Hasan Fehmi idi. Bizler Allah gibi korkardık müdürden, çok çekinirdik. Onun bulunduğu tarafa bile geçmeye cesaret edemezdik. Ben Niksar’a gitmeyince annem müdüre mektup yazmış, “Necati gelmedi, bana mektup yazmıyor” falan diye. İşte o mektup üzerine müdür bey beni çağırttırmış, korkudan titriyorum. Ama mecbur gideceksin. Gittim, daha odasına girer girmez “Sen niye annene mektup yazmıyorsun, nasıl annene mektup yazmazsın!” dedi ve paattt! Bir tane yapıştırdı. “Otur bakayım şuraya” dedi, elime kâğıt kalemi tutuşturdu ve o söyledi ben yazdım. Sonra da “Bu mektubu ben göndereceğim” dedi. Zaten mektuplarımızı okul bedava gönderirdi. “Bundan sonra yazdığın mektupları bana getireceksin, ben göndereceğim! Yaz tatilinde de seni ben göndereceğim memleketine!” dedi. O yaz tatilinde Niksar’a mecburen gittim, çünkü 2. Dünya Savaşı başlamıştı, okulu boşaltıyorlardı. Vapura bedavadan götürdüler bizi. Niksar’a gidiyorum ya, bekâr harçlığımdan 25 kuruşa Kapalıçarşı’dan bir yüzük aldım, müstakbel hanımıma o yüzüğü taktım. Sözlenmiş olduk.

 

*****

 

Yaz tatillerinde adalar…

 

Tatil dönüşü hâlâ savaş zamanıydı, bizim okulumuzda da sıkıntılar yaşandı. En çok hatırladığım ekmek sıkıntısı vardı, ekmeği vesikayla verirlerdi. Hasan Fehmi’nin yeğeni Hayriye Lisesi’nde okuyordu. O, bize vesika buluverirdi.

 

Yaz tatillerinde adalara kampa giderdik, vapur bir kuruştu. Hatta 10. sınıftaydık, hatırlıyorum; Maltepe’de bir ilkokulda kalmıştık. Vapurla adaya gidince çamlıkta soyunup yürüyerek veya yüzerek Yörük Ali Plajı’na giderdik. Plaj paralıydı tabiii. Sonra plajda güneşlenirdik. Bir gün vapurun yanaştığı iskelede oturmuş denizi seyrediyordum. Küçüktüm. Abiler vardı, aralarında konuşmuşlar “Şunu denize itelim” demişler. Refik Abi de “Denize düşünce ben dalar çıkarırım, boğulmaz” demiş. Arkadan birisi bir itti beni, yallah denize! Dibe gidiyorum! Arkadan birisi beni bacağımdan yakaladı. Suyun yüzüne çıkardı. Ondan sonra da bende korku falan kalmadı. Yüzmeyi öğrendim.

 

Lise bitince üniversiteye gidemedim. Hanım bekliyordu, Niksar’a gittim. Askere gidinceye kadar Niksar’da vekil öğretmenlik yaptım. Sonra askerlik gelince Ankara’da yedek subay okulundaki dağıtımdan Adapazarı Kandıra Ağva’ya düştüm. Okur-yazar olduğum için bölüğümdeki askerlere okuma-yazma öğretiyordum. Bir gün alay komutanı bizi teftişe geldi. Bölükleri dolaştı, benim bölüğümdeki askerler okuma-yazma biliyor; çiziyor, yazıyor görünce çok etkilendi. Diğer bölüklerde böyle şeyler yok, askerler cahil. Giderken bizim bölük komutanına kim olduğumu sormuş ve “Bu çocuk bu askerleri nasıl yetiştirmiş” diye hayranlığını belirtmiş. Komutan da “Kendisi öğretmen” demiş.

 

O akşam alay komutanına ziyafet verilirken komutan yanında bana da yer ayırmış. “Asteğmeni çağırın” demiş. Ben nöbetçiydim. “Başkasını bırakın nöbete, bu çocuk yemeğe gelsin” demiş. Gittim yemeğe. Bir de teftiş sırasında takım subaylarının odalarını dolaşmış, benim odamda da dolabımın içinde resimler vardı, onları da görmüş; “Bu çocuğu on beş günde bir İstanbul’a göndereceksiniz” dedi. Yani komutan beni ödüllendirdi. Ondan sonra ben on beş günde bir İstanbul’a gelmeye başladım, bahaneden bir şeyler almaya gelirdim.

 

İstanbul’a geldiğim zaman Darüşşafaka’yı ziyarete geldim. Üstümde resmi elbise, kapıdan içeri girdim. Girişte çiçeklik vardı, bir de baktım bizim ‘Teke’ oralarda. Çiçekleri çok severdi. Çiçeklerle uğraşıyor. Yanına gittim, bir selam çaktım. Bana baktı, rrr… rrr… bir şeyler söyledi, sonra da ‘377 Çubuk’ dedi heyecanla. Benim elim hâlâ selamda, kulaklarıma yapıştı, ayaklarımı yerden kesti ve “Yakışmış! yakışmış!” Bu söylediğini anlayabildim ama. Konuştuk, sivil hayatta ne yaptığımı sordu, öğretmenlik yaptığımı söyledim. Alnımdan öptü, beni kucakladı. “Başarılar dilerim yavrum” dedi. Ayrılırken de “Yutmadım, yutmadım…” dedi. Gülüştük. Rıfkı Bey’i o son görüşüm oldu, Allah nur içinde yatırsın.

 

Rıfkı Bey benim hayatımda çok etkili olmuş bir insandı. Öğretmenlikteki bütün disiplinimi ondan aldım. Talebeye hiç gülmedim ama bunun yanında sevgimi ve onların menfaatine düşündüğümü de her zaman bilirlerdi. Yetiştirdiğim talebeler senelerdir beni hâlâ ararlar, ziyaretime gelir giderler.

 

*****

 

Yuvan kapanmak üzere, yuvana dön!

 

Daha sonra imtihana girerek ortaöğretime geçtim. Zile’ye tayinim çıktı. Beş sene Zile’de çalıştım. Niksar’a tayin istedim ve Niksar’da çalışmaya başladım. Bu arada İstanbul’a gideceğim diye bir de ev aldık. Hanım da Niksar’da bizim gayretimizle kurulan ‘Küçük Darüşşafaka’ dediğimiz ‘Huzur Özel Öğrenci Yurdu’nun müdireliğini yapıyordu. 1976’da Darüşşafaka Eğitim Komisyonu’ndan bir mektup aldım: “YUVAN KAPANMAK ÜZERE, YUVANA DÖN!”

 

Çetin Berkmen, Ahmet Küre ile beraber beş altı kişi toplanmışlar. Ben de Darüşşafaka’dayken Ahmet’e abilik yapmıştım. Benim kardeşimdi. Cumartesi günleri annesi, ablası almaya gelirlerdi ve ben kapıdan onu yolcu ederken ağlardım. Şehremini’de evleri vardı, çok iyi bir ailesi vardı, bana karşı da çok yakınlık gösterdiler; ben de giderdim onlara. Benim İstanbul’da en yakınım onlardı. Hâlâ da irtibatımız devam eder Ahmet’le. Neyse. Bana o yazıyı yazdıran Ahmet imiş. “Benim abim var, onu çağıralım” demiş. O sıralar da 73-80 arası, anarşi olaylarının en şiddetli zamanı. Yazıyı alınca hanıma “Ben gidiyorum!” dedim. Hanım, “Nasıl olur, dört tane çocuğumuz var; bir de öksüzümüz var evimizde kalan, okuttuğumuz. Ayrıca pansiyonda kalan üç tane de babasız çocuğumuz var, okutuyoruz nasıl gidersin” dedi ama dinleyen kim? Ben her şeyi yüzüstü bırakıp geldim İstanbul’a.

 

Beni karşıladılar, Ahmet’le beraber Darüşşafaka’ya gittik. O zaman müdür Nusret Altınkaya idi. Ahmet, Nusret’e “Abimi getirdim” dedi, Nusret “Tamam buyursun” dedi. Tamam ben Darüşşafaka’ya hizmete geldim ama benim tayinimin İstanbul’da bir okula olması lazım, burası özel okul. Nihayetinde geliş o geliş bir daha Niksar’a dönmedim. Müracaat ettim,  mecburi hizmetim olduğu için on beş gün içinde Eyüp Şehitler Okulu’na tayinim çıktı. Orada Türkçe öğretmenliği yapacağım, Darüşşafaka’da da müdür muavinliği.

 

Darüşşafaka zihniyeti budur bizde. Hem içinde yaşadığımız dönemde hem okulda büyük sıkıntılar olmasına rağmen ve de benim Niksar’da düzenim kuruluyken hiçbir şeyi düşünmeden yuvama döndüm. Çünkü yuvam benden hizmet bekliyordu. Darüşşafaka’dan biz bu terbiyeyi almıştık.

 

Çalışmaya başladım;

 

– Kendine bir hüviyet bul, dediler.

 

– Ne bulacağım?

 

– İşte bütün mesuliyetleri üzerine alacak, iç işleri müdür yardımcılığı gibi falan bir şeyler.

 

– Abi bir de kendi ekibini de kur, dediler.

 

Müdür odasının yanında bana bir oda, bir de lojman verdiler. Geldiğim zaman Türkiye’de anarşik olayların en karmaşık zamanlarıydı. Sağ sol davaları… Okulda da vardı bu davalar ve idareye karşı itaatsiz bir durum söz konusuydu. İdare Darüşşafaka’da disiplin sağlayamıyordu. Her gün pankartlar yazılıyor ve bir sürü şeyler yaşanıyordu.

 

Kadromu kuracağım ama çok iyi tanıdıklarım lazım. Arifiye Öğretmen Okulu Müdürü olan bir talebem vardı: Metin Bilgin. Ona telefon ettim çağırdım.

 

-“Oğlum, buraya vazifeye gelir misin?”

 

Cevabını verdi: “Hocam sen bize kötü bir şey teklif etmezsin gelirim!”

 

-“Ama emekliliğini isteyeceksin!”

 

Ve “Yaparım hocam” diyerek Metin geldi. Bir de Ortaköy Eğitim Enstitüsü vardı. (Orası sonradan kapandı.) Müdürü Niksarlı talebemdi: Görgün Özdemir. Görgün’e de başmuavinliği verdim. Hanımı da Almanca öğretmeniydi, ona da hem Almanca öğretmenliği hem de hazırlıkların müdür muavinliğini verdim. Böylece ekibimiz oluştu.

 

Vazifem, lojmanların idaresi, personelin idaresi, alım satım ve okulun tüm öğrencilerle birlikte tüm idaresi… Epey bir sıkıntı çektim. Sabahtan öğleye kadar Eyüp’teki okula gittim, öğleden sonra Darüşşafaka. Bir sene böyle idare ettim. Dilekçemi verdim, emekliliğimi istedim; 77’de emekli oldum. Emekli olunca çocukları da getirttim, tüm zamanlarımı Darüşşafaka’ya vererek başladım çalışmaya.

 

Aradan zaman geçti, Nusret çok titiz, okulda birtakım olaylar falan oluyor sıkılıyor. Bir gece lojmanda yatıyorum… Okulda birtakım olaylar başlamış. Zaten gece 12.00’den evvel dolaşmadan yatmazdım. Bana telefon ettiler, kızlar boykot etmişler nöbetçi öğretmen “Acele gel” diyor. Koşarak geldim, kızlar yurtta bağırıyorlar; on sekiz tane kız öğrenciyi gecelikle falan dışarı atmışlar. Sağcı diye! Çocuklar perişan! İçerdekiler solcu! Hemşire hanımı çağırdım, “Al bu çocukları revire götür, orada istirahat ettir” dedim.

 

Yurdun müdür muavini hanım vardı, kızların anneleri. Ona da “Hocanım, sen odana git; aç televizyonunu seyret, uykun gelirse de yatarsın, hiç sesini çıkarma. Hiçbir müdahale yapma!” dedim. Ama bu arada kızlar felaket bağırıyorlar. Muavin arkadaşlara görev dağılımı yaptım, bekçilere de “Biriniz okulun dışında biriniz içeride dolaşacaksınız. Hiç sesinizi çıkarmayın” dedim. “Eeee bağırıyorlar!” “Bağırsınlar”. “Müdüre haber vermeyecek miyiz?”

 

O zaman Nusret, Ataköy’de oturuyordu. Telefon açtım haber verdim ama anlatırken de söyledim: “Hiç heyecanlanma, durum bu merkezde”. Telaşla bir geldi okula, “Ben geldim, senin mesuliyetin bitti” diyor bana. “Tamam” dedim. Bekçileri, muavinleri, öğretmenleri çağırttı. Talimatları yağdırmaya başladı. “Kapıyı kırıp içeriye gireceğiz!”

 

Söylüyorum, “Müdür bey yapmayın, ateşin üzerine barutla gidilmez!”

 

“Yok” diyor, beni dinlemiyor. Bekçiye emir verdi: “Çubuk getir”. Levye gibi kapının altına soktu. Kapı gaarrççç edince benim yüreğim cızz etti. Bütün ranzaları kapının arkasına yığmışlar, ne yaparsan yap susturulacak gibi değiller, bas bas bağırıyorlar, ağızlarına ne gelirse söylüyorlar. Daha büyük bir feleket yaşanacak. “Yeter be” diye bağırmışım. “Ne diyorsun sen yav?” dedi. “Bar bar bağırıyorlar görmüyor musun?” “Bırak bağırsınlar!” Artık nezaketim bitti. “Seni tükürükle öldürürler o çocuklar, görmüyor musun? Git odana otur, kahveni yaptır. İstirahatına bak. Ben buradayım. Hocanım, sen de gir odana. Kapını kapat!” Bekçilere de yine aynı talimatları verdim. “Biriniz içeriye, biriniz dışarıya. Dolaşın!”

 

Son sözümü söyledim: “Ben buradayım, iş dışarıya intikal etmeyecek!” Oturdum telefonun başına. Eğer müdürün dediği şekilde olaya müdahale edilse iş daha da büyüyecek, okulun adı gidecek. Bağırıyorlar… Bağırsınlar. Nasılsa yorulacaklar. İdarecilik budur işte.

 

Neyse Nusret sözümü dinledi. Gitti odasına. Gece saat 02.30 sıralarında sesler yavaş yavaş kesildi. Nöbetçi öğretmenlere de “Hiç sesinizi çıkarmayın, yarın da hissettirmeden bakın, elebaşılarını tespit etmeye çalışın, onlar nasılsa belli olur” diyerek yatmaya gittim. Ben de yorulmuştum. Saat 06.00 olmuştu. Beş on dakika dinlenmek istedim. Odama giderken müdürün kapısından baktım, masaya kollarını dayamış, böööyle uyuyor. Hiç sesimi çıkarmadan kapısını kapattım, odama çıktım. 07.30 sıralarıydı sanırım telefon çaldı; müdür, “Çocuklar çıkmaya başladı gel” diyor. “Tamam geliyorum” dedim. Hemen kalktım gittim. Artık tekrar konuşulmasa da bu konuyu dışarıya intikal ettirmeden kendi aramızda halledeceğiz. Tutanağımızı tuttuk ama herhangi bir şeyi işleme koymayacağız. Dışarı atılan çocukların şikâyetleri vardı, birkaç kişinin ifadesini aldık falan iki üç gün uğraştık ve bu olay böylece kapandı.

 

Bu olayların yaşandığı yıllarda Darüşşafaka, Fatih’teki eski binadaydı.

 

İkinci bir olayda ise Uğur Kartal başmuavindi. Nusret Bey yine Darüşşafaka müdürü. Okulda boykot vardı. Ben tüm okula talimat vermiştim. Boykot dışarıya intikal etmeyecek diye. Fakat Uğur Kartal biraz fazla korkup benim talimatıma uymayarak emniyete telefon etmiş. Kapıdan telefon geldi “Efendim jandarma, emniyet geldi. Okulu sarmışlar. Başlarında da askeri yüzbaşı var”. Nasıl olur? Polisler, askerler Darüşşafaka’da! Ben hemen odamdan fırladım. Kapıya geldim. “Giremezsiniz” dedim komutana. Belindeki silahına elini koydu, “Bizim olduğumuz yerde sizin göreviniz biter efendi, gidin odanıza oturun!” dedi. Çok üzüldüm, bir şey yapamadım. Gittim odama oturdum. İnanır mısınız, bir saat ya geçti ya geçmedi elleriyle koymuşlar gibi yedi tane talebemizi buldular. Kız-erkek karışık ve hepsini alıp götürdüler. Gittiler.

Ondan sonra bu talebelerimizden hiç haber alamadık.

 

Bu işin dışarıya nasıl intikal ettirildiğini öğrenmek için tahkikat yaptırdım. Uğur Kartal haber vermiş. Cemiyete bildirdim. İlişiğini kestirdik. Sonra onun yerine de benim talebelerimden birini getirdik.

 

Onlar gidince talebeleri yukarı sınıflara alacağız. Böyle köşeye durmuşum, talebeler önümden geçiyordu; ben de ağlıyordum götürülenler için. Yine elebaşılardan biri -ki, ben çok iyi biliyordum o kızın elebaşı olduğunu- kız bana “Ağla, ağla; senin gözyaşların bile kurtaramayacak onları” dedi. Halbuki biz bu kızı disipline falan vererek düzeltmek için idare ediyorduk okulda. Çünkü talebeyi kovmak doğru değildir. Amacımız onları hayata kazandırmaktı. Fakat insan bu işte. Ne kadar iyi olursan ol, bazı şeyler insanı tahrik ediyor. Başmuavine gittim. Başmuavin de benim talebem, benim gözümün içini kolluyor. Eğitim komisyonu keza talebem. Ben getirmişim onları. “Şu kız disipline intikal ettiğinde benim haberim olacak” dedim. On beş gün geçmedi yine bir olay oldu, elebaşı da bu kız. İfade alındı ve yallah gönderdik. Bindirdim otobüse, teslim ettim evine.

 

Ama hâlâ içim kan ağlar, “Niye yaktım bu çocuğu” diye. O zamanlarda Çarşambaları öğleden sonra çocuklar çarşı iznine çıkarlardı. Bunlar grup halinde Aksaray’da bir yerde toplanırlardı. Ben kıyafet değiştirip takip ederdim onları. Nerde toplandıklarını falan biliyordum. Fakat engel olmak mümkün değildi. Hemen öldürürlerdi adamı. Sonra ellerinde pankartlar bilmem ne, çıkarlar; ilanlar, afişler asarlar, duvarlara yazılar yazarlardı. İşte bunları bildiğimiz halde mani olmazdık. O zamanlar öyleydi. Böyle çok zor devirler geçirdik, böyle olaylar yaşadık.

 

Bu arada başka olaylar da oldu; Nusret de yürütemedi müdürlüğü, ayrıldı. O ayrılınca Eğitim Komisyonu yine bana geldi “Abi ne olursun, sen bize bir müdür bul ama bu okulun içerisinden olsun” dediler.

 

Öğretmenleri izlemeye başladım, hepsini tanımama imkân yok. Fakat bana böyle bir görev yüklediler ya, okulun içinde dolaşıyorum öğretmenleri gözlüyorum. Sağı solu tahkikat yapıyorum. Ama bundan kimsenin haberi yok. Ben işte öğretmenlerden bu işe layık olanı bulmaya çalışıyorum. Bir tane öğretmen var, okulun içinde gezerken böyle duvarlara falan bakıyor, sonra birtakım öğrenciler başına toplanıyor konuşuyorlar. Ama hep yabancı dil. Anlamıyorum bir şey de soramıyorum. Öğretmen benimle de Türkçe konuşmuyor zaten. Fakat adamı bir inceledim, yedi tane yabancı lisan biliyor. Kendisi Kıbrıslı. On yedi senedir de Darüşşafaka’da çalışıyor. Eski eserlere falan ilgisi var. Zamanında kendisine idarecilik teklif edilmiş, kabul etmemiş falan. Okulu çok seviyor, öğrencilerle irtibatı da gayet güzel. Bu kadar tahkikattan sonra bu kişi üzerine karar verdim.

 

Bizimkiler yine toplanmışlar. Gittim. Bana soruyorlar: “Abi müdür buldun mu?”

 

– Buldum, dedim. Ama siz daha önce idarecilik teklif etmişsiniz o kabul etmemiş!

 

– Abi sen söyle, biz kabul ettiririz, kim?

 

– Hayrettin Cete, dedim.

 

Hiç unutamam nasıl heyecanlandılar. “Abi nasıl buldun onu?” Onlar da biliyormuş zaten. “Biz kabul ettiririz” dediler. Bir hafta geçti, Hayrettin Çete benim odanın kapısından içeri girdi, müdürlüğü kabul etmiş. Bana gülerek “Abi bu senin işin değil mi” dedi.

 

*****

 

 

 

(Necati Ağabeyi, 90’lı yıllarda Darüşşafakalılar Derneği’nde tanışmıştım. Son derece Demokrat ve ilerici bir kafa yapısına sahipti. Yüreği Darüşşafaka sevgisi ile doluydu. Dernek çalışmalarımızda bizlere destek verir, Darüşşafaka için yapılan her işin içinde mutlaka yer alırdı. Çetin Berkmen yönetimindeki Cemiyet’e muhalefet ettiğimiz dönemlerde bizleri yüreklendirir, genel kurullarda da tavrını açıkça belli ederdi.

 

Darüşşafaka söz konusu olduğunda Necati Ağabey halen delikanlı yüreğiyle, hücum emri almış bir er gibi ‘Hazır ol’dadır. Onun Darüşşafaka’ya bağlılığını her zaman kendime örnek almışımdır.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here