NAZMİ SÖKER

0
190

 

NAZMİ SÖKER

1947 – 1955

364 NAZMİ

 

Adapazarı doğumluyum, iki buçuk aylıkken İstanbul’a gelmişiz. Babamı yedi yaşındayken kaybettim.

Fatih’te Hırka-i Şerif Camii’nin karşısında oturuyorduk, caminin karşısında çok güzel bir konak vardı; rahmetli Mehmet Akif Ersoy o konakta otururdu. Camiin cümle kapısı ile karşı karşıya dershane yapılmış küçük bir mescit vardı, orada okul hayatıma başladım. Birkaç ay oraya öğrenci olarak devam ettikten sonra evimiz satıldığından dolayı Balat’a yakın bir mevkide yeni bir ev aldık ve taşındık.

Yeni başlayacağım okul Muallim Naci’de yaşlıca bir hanım başöğretmen vardı; 1. sınıf öğretmeni bir hanımı çağırdı, vaziyetimi anlattı. “Bu çocuğu sınıfınıza siz alacaksınız” deyince genç öğretmen bana bakarak (Çok yoksulduk görünüşümden anlaşılıyordu.) “Yok yok bunu ben alamam, zaten sınıfım tembellerle dolu” dedi ve beni kabul etmedi.

Okulda üç tane 1. sınıf varmış; başöğretmen diğerlerini de çağırdı ve hiçbiri görünüşüme bakıp karar vererek kabul etmedi. Sonunda başöğretmen, “Sen almıyorsun, o almıyor; bu çocuk ne olacak” deyince gençlerden bir tanesi elimdeki birkaç yapraklık okuma kitabımı çekti aldı, masanın üstüne açtı, kelimeleri yanlarını kapatarak tek tek okuttu. Ben okuyunca “İyi bunu ben alayım” diyerek sınıfına götürdü. Gittim en arka sıraya oturdum; o gün tahtada ben gelmeden ‘yoğurt’ yazılmış fakat ‘g’ harfinin şapkası yoktu, hoca soruyor: “Bunda bir yanlışlık var, kim söyleyecek?” Sınıfta kimse bilemiyor, ben elimi kaldırdım. “Söyle yeni gelen!” Ve söyledim; kadın, “Aferin sana” dedi, birkaç gün sonra da en ön sıraya oturmaya başladım.

Sene sonuna kadar o okulda okudum, ikinci sene başında elime bir kâğıt verdiler, “55. Ulubatlı Hasan Okulu’na gideceksin” dediler, okul nerede bilmiyoruz, neyse gittik bulduk. Bir sınıfa geçtim oturdum.

Başöğretmen Fethi Bey müziğe çok meraklı biriydi, bizi yetiştirirdi. Elinde kemanıyla ses verir sonra çocuklara sorar. “Ses ver” der, verirdik. Ben de duyduğum müziğin aynısını söylerdim. Muvaffak olanlara ‘a’ olamayanlara ‘b’ koyardı. 23 Nisan’da, 19 Mayıs’ta falan konserler veriyorduk.

Üçüncü sınıfı bitirdiğimde öğretmenim Hamiyet Hanım durumumuzu biliyordu; bana, “Oğlum annene söyle, seni Darüşşafaka’ya yazdırsın” deyince ben kimseye söylemeden geldim, Darüşşafaka’ya yazıldım. “Şu gün imtihan var” dendi, imtihanda da 9. olarak muvaffak oldum ve Darüşşafaka’ya başladım.

 *****

 

 

 

Bir hayat.. Ah, nasıl geçti bir hayat!

 

Ben Darüşşafaka’yı bitiremedim, son sınıftan ayrıldım. İki sene üst üste kaldım. Haddizatında kalmadım ama öyle yaptılar, müdür muavini ile biraz münakaşa etmiştim.

 

Aslında sınıfta kalmam mümkün değil çünkü bizim zamanımızda nasıl öğretmenlerin not defterleri varsa hepimizin de öyle not defterlerimiz vardı, farz edelim bugün sözlüden, yazılıdan hangi not alındı; o not hemen defterimize yazılırdı ve her hafta eve gittiğimizde velilerimize o karneyi imzalatmak mecburiyetindeydik.

 

Derslerim çok iyiydi, sene sonuna çok az zaman kala müdür muavinimiz Hakkı Bicioğlu ile münakaşa yaptım, mevzu da şuydu: “Sen yatakhaneden geç çıkacaksın” dedi, ben de “Hocam bu kadar seneden beri buradayım, burda yatıp kalkıyorum, yiyip içiyorum, okuyorum; ben şimdiye kadar hiç aşağıya geç gitmedim. Nedir sizin bu yaptığınız” gibi laflar ettim. Fakat sene sonuna çok az vardı, bu yüzden karnemde sekiz tane zayıf geldi.

 

            Müdür muaviniyle tartışmakla derslerden zayıf almanın ne alakası olur mu? Sene sonunda bir dersten ikmale kalacağımı beklerken öğretmenler toplantısında müdür muavini diyor ki “Sen, sen, sen… Buna zayıf vereceksin!” Ve onlar da bırakıyorlar, bir bakıyorum karneme sekiz tane zayıf geliyor. Bu durumda sınıfta kalıyorum, dolayısıyla bir sene evvel de kaldığım için (önceki kalışım gençliğin etkisi, sebebi kendim) okulu bitiremeyip ayrılıyorum.

 

Mehmet Akif Ersoy’un ‘Safahat’ında şu dizeler vardır:

 

“Senden çektiğimiz bunca divai

Kimden kime şekva edeyim ilahi”

 

İşte bizim zamanımızda Darüşşafaka bambaşkaydı, hocalar hâşâ sümme hâşâ sanki Allah, her söyledikleri kanundu, neticede benim hayatımla oynadılar.

 

Darüşşafaka’dan ayrılınca (erkeklerin önündeki en büyük engel askerliktir) bu yüzden askere başvurdum fakat askere gidinceye kadar İstanbul Belediyesi’nde çalıştım çünkü aile durumumuz feci idi. 57’de askere gittim ve 24 ay askerlik yaptım. Asker dönüşü Yapı Kredi Bankası’na girdim. Bankada elektronik makineler bölümünde çalıştım, bu sistem Türkiye’ye ilk defa gelmişti. İşim iyi olmasına rağmen önümü görmek zorundaydım ve memleketimizde memur olarak yükselme şansım yoktu. Mahalleden bir arkadaşım Yeşilköy’de Çınar Otel’in müdürü idi; beni oraya çağırdı, o anki şartlarımdan daha iyi olduğu için teklifi kabul ettim ve oraya girdim ama kısa süre sonra işten çıkarmalar oldu ve ben de çıkarıldım. Şimdi birden işsiz kaldım; evliyim, çocuğum da var ve bizim, çocuğa süt alacak paramız yok.

 

O zamanlar Türkiye’de bir Almanya furyası vardı; ben de İş ve İşçi Bulma Kurumu’na başvurdum. Bana iş çıkıncaya kadar başka işlerde çalıştım ve bir gün yabancı dilim olduğu için imtihanı kazanarak 65 senesinde Berlin’e Mercedes’te çalışmaya gittim.

 

Halbuki, Avrupa’da büyük bir işsizlik sorunu vardı; buradan gidenleri daha Avusturya’da çeviriyorlardı, durum o kadar berbattı. Fakat Almanya’ya gidince ‘Yabancılar Polisi’ni ikna ettim ve sekiz ay sonra eşimle iki kızımı da yanıma getirttim.

 

Eşim de çalışmak istiyordu fakat oturma izni yoktu, bu arada 68 yılının son ayından başlamak üzere bütün Avrupa’da otomobil sektöründe öyle büyük bir kriz başladı ki bizim fabrikada dahi 4000, 5000 kişi çalışırken her gün 50-100 kişi çıkartmaya başladılar. Önce hanımların sonra erkeklerin işten çıkartıldığı o dönemde benim çalışmalarım beğenildiği ve bana güvenildiği için şefimin isteği ile eşim de işe alındı.

 

20 sene Mercedes’te eşimle beraber çalıştık ve 84 Eylül’ünde temelli geldim. Orada çalışırken çok güzel yaşantılarımız oldu, seyahati çok severdim ve epeyce çok gezdik.

 

Mercedes’te çalışırken enteresan bir hadise yaşadım: Bir gün çalışırken ustam geldi “Herr Söker seni direktör çağırıyor” dedi, şaşırdım; çünkü biz müdürü ne tanırız ne de oturduğu yeri biliriz, neyse gittim. Müdür, “Sizden bir ricam var, sizin milletinizden bir arkadaşınızı buraya üç ay evvel tornacı olarak aldık fakat nereye verdikse bu arkadaşınızın yaptığı bütün işler yanlış. Bu kişiyi sizin çalıştığınız bölüme verdik ama onu çıkartmak zorundayız, bunu o arkadaşa siz söyleyeceksiniz.” Ben de bizim bölümde o çocuğu görüyordum ama ne yaptığını bilmiyordum. İşten atılacak olduğunu ben söyleyeceğim ha! Nasıl kötü oldum bilemezsiniz. Almanya’da akıl mantık dahilinde istediğiniz her şeyi söyleyebilirsiniz, direktöre gürledim: “Bu iş için niçin beni çağırdınız? Benim yapımda böyle bir şey yoktur. Affedersiniz” dedim ve odasından çıktım. Giderken aklıma bir şey geldi, geri döndüm, “Herr direktör size bir teklifte bulunacağım, bana bir hafta müsaade edin o arkadaşla bizzat kendim meşgul olacağım, eğer ondan sonra da şimdiki gibi olursa istediğinizi söyleyeceğim”. Kabul etti. İşe döndüm, ben fabrikada bütün makinelerde çalışabilen bir elemandım, o arkadaşa durumu anlattım: “Sana bugün ne iş veriyorlarsa elini sürmeden bana getir, sana göstereceğim, birlikte yapacağız”. Böyle böyle bir haftada çocuğa işi öğrettim ve sonuçta işten çıkarılmadı.

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here