İHSAN DEVRİM

0
72

 

 İHSAN DEVRİM

(Kazaska İhsan)

1926-1936

Darüşşafaka’nın girişinde iki tane şart vardır: Babası ölmüş olmak ve fakir olmak. Fakir vesikası getirmek şarttır ve bu iki yokluk birbirine bağlar insanı.

Darüşşafaka’nın nasıl kurulduğunu anlatayım önce: Hiç alakası olmayan bir durumda 1863’te kurulmuş. O tarihlerde Kapalıçarşı sabahları kapılarını muayyen saatte açıyor ve esnaf da kapıların önünde bekliyor. O devirde Kapalıçarşı’da işler ticariden, sanayi ve el sanatları üzerine. Bir de çıraklar var. Çocuklar, yağmur-çamur, kış-kıyamette bekleşiyorlar. Oradan geçen Osmanlı devletinde söz sahibi olan bazı kimseler bu durumu görüp çok üzülüyorlar. Kapalıçarşı’nın Beyazıt tarafında olan kapısının üniversitenin biraz üstünde büyük bir kütüphane vardır: Beyazıt Kütüphanesi. Onun üstünde de dişçi mektebi vardır. O köşede çıraklar için o saatlerde bir okur-yazar dershanesi açıyorlar, hiç olmazsa bu fakir çocuklar burada okumayı yazmayı öğrensinler diyorlar.

 

Darüşşafaka’nın temeli böyle oluşmuş. İki sene böyle devam ediyor. Ondan sonra içlerinden zekâ sahibi çocuklar çıkıyor ve 1865’te Maliye Nazırı Ziya Paşa ve arkadaşları ‘Cemiyet-i  Tedrissiye-i İslamiyye’ adında Cemiyeti kuruyorlar. Bu cemiyetin amacı okuma-yazma, Kur’an-ı Kerim, ilmihal bilgileri, matematik, geometri, coğrafya öğretmek. Bu Cemiyet 1873’te Fatih’teki binada ‘Darüşşafaka Lisesi’ne dönüşüyor. O yıl okula 54 talebe alınarak talime başlanıyor. Fakirlik ve yetimlikle bir araya gelince bağlantı da çok kuvvetli oluyor.

 

Bu son senelerin bağlantısında Halit Ziya’nın, rahmetli Cihat Örge’nin çok etkisi vardır. Onlar Ortaköy’deki derneği açtıklarında bana “Sensiz olmuyor” dediler beni de çağırdılar ve aşağı yukarı 15 senedir her Çarşamba oradayım.

 

****

 

Osmanlıların gadrine uğramışlar.      

 

 

Ben 1914 Üsküdar doğumluyum. Babam Osmanlı ordusunda zabitti. Anamın ailesi Bulgaristan’dan gelmişler. Ailem iki kol; biri çok zengin kol, biri de fakir kol. Neden o kadar ayrılmış o ailede iki kolun arasındaki iktisadi durum bilemiyorum. O zengin kol gelmiş Beykoz’a yerleşmiş, fakir kol bu tarafta şimdi zengin köy olan yani Zekeriyaköy’e ama o zamanlar fakir olan Uskumruköy’e yerleşmiş. Ailemin bir kısmının da Fatih Çarşamba’da oturduğunu biliyorum. Babam Kafkasyalı, Çürüksulu. (Gürcistan). Bir tesadüf anamın babası tabur imamı, o taburda da babam mülazım. Anam orada olmuş, o mülazım da kucağına almış anamı. Sonra da anamla evlenmiş, arada muazzam yaş farkı var, ben de geç olmuşum üstelik. Babam böyle anlatırdı, işte öyle bir devir geçmiş, sonra babam emekli olmuş.

 

Emekli olduğunda geçimlik 24 altın lira almış ama Osmanlı hükümeti bir kanun değişikliği yapmış ve 24 altın 24 kâğıda dönüşmüş, sefalete düşmüşler. Osmanlıların gadrine uğramışlar. Sonra benim doğduğum Üsküdar’daki ev ve eşyalar yanıyor, babam biraz da içkiye düşkündü; ‘tasallüb-ü şerain’den, yani şimdi damar sertliği diyorlar, babam ölüyor, kalıveriyoruz ortada. Annem iyi dikiş dikerdi, mağazalara bekâr çamaşırları falan dikti. Ben de o devirde evvela mahalle mektebine gittim; Kur’an-ı Kerim okutuluyordu. Minderde oturuyorsunuz, hoca sopayla kafana vuruyor. Üsküdar’da, Meydancık’ta bir mahalle mektebiydi.

 

*****

 

Adam 39 yaptı, boş çekti hak mı bu

 

Sonra ilkokullar falan yok daha, Osmanlı dönemi. Numune Okulu diye 6 sınıf olan bir okula girdim. O okul şimdi Üsküdar’da, Toptaşı Caddesi’nde, Sokullu Mehmet Paşa İlkokulu’dur. Hatta binanın yanında meşhur Toptaşı turşucusu vardı. Numune Okulu’nda sahneye çıkarıp bana monologlar falan söylettiler. 1926’da iyi dereceyle bitirdim. Sultaniye’ye gitmek lazım ama ne kitaplarını ne de defterlerini ödeyecek halimiz var.

 

Çengelköy’deki Kuleli Askeriye Lisesi’nin sınavlarına girdim. Bunların hepsi bir iki ay içerisinde oluyor. İmtihanı kazandım ama sağlık kontrolünde ciğerlerim zayıf çıktı, kabul etmediler. Öksürüyordum, fakirlikten. Ne yapacağız, ne edeceğiz diye düşünürken bir ahbap Darüşşafaka’dan bahsetti, “Şimdi imtihanı var, bir de oraya git” dedi.

 

Annemle birlikte Fatih’e gittik, Darüşşafaka’nın imtihanına girdim, oraları ilk defa görüyordum. İmtihanı kazandım; 40 kişi alacaklardı ama benimle beraber imtihanı 300 kişi kazanmış. Hiç unutmam; yaz günüydü, bir masanın etrafında müzik âlimi olan Kazım Uz, (Bizim Türkçe hocamız da oldu sonra) Darüşşafaka’nın Müdürü Ali Kami Akyüz, vilayet temsilcisi bir bey ve daha başkaları da vardı. Kura çekiliyordu. Kurada şöyle bir durum var: Çekiyorsunuz mektep, çekiyorsunuz numaralı ihtiyat, (1 ihtiyat, 5 ihtiyat gibi) neyse çekiyorsunuz boş. Bendeniz de efendim daldırdım elimi, çektim boş! Yüksekçe, yokuşumsu bir yer vardı kapıya giden, anamla ağlaya ağlaya döndük geldik eve.

 

Ya bakkal çırağı olacağım, yahut o zamanlar çok rağbette olan ayakkabı tamircisi. O da millet yokluktan dört pençe vurdurup giyiyor ayağına ayakkabısını, böyle bir devir.

 

Eee tabii 1926. Savaş yeni bitmiş, Türkiye Cumhuriyeti yeni kurulmuş; yokluk, sefalet. Tabii, müthiş bir yokluk. Öyle düşünüyoruz ana-oğul. Bizim postacıyla falan hiç işimiz yok, bir gün çat çat kapı çalındı.

 

– Postaaa…

 

Annem;

 

– “Allah Allah, yanlış gelmiştir” herhalde diyerek gitti, baktı. Yooo, annemin adına antetli Darüşşafaka zarfı… Açtık falan tarih, falan gün, falan saatte Ahmet İhsan ile beraber (o zamanlar soyadı yok) Müdür Ali Kami’nin odasında konuşmaya bekleniyorsunuz. Ali Kami Bey daha sonra İstanbul mebusu oldu. Gittik, Ali Kami Bey annemi oturttu, ben de yanında ayakta duruyorum.

 

– “Hanım, bir yanlışlık olmuş. İhsan’ın çektiği kâğıt boş değilmiş, arkasında ‘4 ihtiyat’ yazıyor; onun için İhsan’ı okula alacağız” dedi.

 

Ve ben böylece Darüşşafakalı oldum ama ne hikmetle girdim okula bilemiyoruz, sonra nereden nereye? Ali Kami Bey’in bir muavini vardı: Galip Hoca. Beyaz sakallı, nur yüzlü bir adam. O birine anlatmış, o anlattığı da bize anlattı, bir ahbap vasıtasıyla öyle öğrendik okula girişimi. Kazım Uz Bey “Olmaz böyle şey” demiş. Meğer ben çok iyi derece ile imtihanı kazanmışım. 4 ders var: Kur’an-ı Kerim, Türkçe, hesap hendese, tarih-coğrafya. Her dersin tam numarası 10. Ben sadece Kur’an-ı Kerim’den kırık almışım, o da 39 ama gene o da makbulmüş. Kazım Bey “Yahu şurada yüzlerce çocuk geldi geçti, bu dersi 27 yapıyorlar, 30 yapıyorlar hiçbiri tam yapamadı. Adam 39 yaptı, boş çekti hak mı bu?” demiş. Konuşmuşlar ve “Bu çocuğu Darüşşafaka’ya alalım” demişler. Darüşşafakalı oluşumun hikâyesi böyle.

 

Sevinçten uçtuk, helva melva yaptı annem, komşulara dağıttık. Ama bir zahmeti vardı: Gidip gelme güçlüğü. Bu yüzden annem Üsküdar’dan çıktı, Haliç Feneri yukarısında bir evin bir bölümüne taşındık, seneler öyle geçti sonra palazlanınca tekrar Üsküdar’a döndük.

 

Ben okula girdiğim ilk gün abilerden dayak yemiştim. Hatta o ilk gece okuldan kaçmaya karar vermiş ama ilk girişimimde nöbetçi muavine yakalanmıştım.

 

*****

 

 

Gece 04.00’te sabah namazına kalkardık.

 

 

Biz abileri falan görmedik. Darüşşafaka iki kısımdı, bir hudut çizilmiş, bizim bulunduğumuz kısım iptidai talim kısmı ve o huduttan iptidai talebeler öbür tarafa geçemezdi. O devirde 4, 5, 6, 7 ve 8. sınıfa kadar iptidai talimde okunurdu. (Benzer bir durum 12 Eylül döneminde de uygulanmıştı.)

 

Ben 6. sınıfı bitirip gittiğim halde Darüşşafaka’da Fransızca 1. sınıftan başladığı için ben okula 4. sınıftan başladım. Bazı arkadaşlarımız evde Fransızca dersi almış. Onlar imtihan verip bizim üstümüze iki sınıf atladılar. Bizim hiç Fransızcadan falan haberimiz yoktu ki. Ben bu yüzden iki sene kaybettim, 3. sınıfa girmem gerekirken 1. sınıftan başladım. Fransızca hocamız Hüsamettin Bey isminde muteber biriydi, çok muhterem ve ehildi. Darüşşafaka’nın en kuvvetli tarafı zaten piyasanın en iyi hocalarının okutup, ders vermesiydi.

 

İlk senelerde hafta sonu tatiline perşembe akşamı çıkıp Cumartesi sabah okula gelirdik. Okulda namaz ve oruç mecburiyeti vardı.

 

– “Sadece ramazanlarda mı” diye soruyorum.

 

Hayııır… Devamlı namaz mecburiyeti. Sanırım 27-28’lerde Maarif’in emri üzerine namaz mecburiyeti kalktı, isteğe bağlandı. Ama biz 1.5 sene o mecburiyeti yaşadık. Zor tabii ki gece 04.00’te sabah namazına kalkardık.

 

– Arap harfleriyle mi okudunuz?

 

Evet. 1 ve 2. sınıfı Arap harfleriyle Osmanlıca okuduk, sonra 27’de harf devrimi oldu, ben Haliç iskelesinden Fener’e gelinceye kadar vapurda yeni harfleri, alfabeyi öğrendim. Çalışkan talebeydim. Ama Darüşşafaka’da iki sene kaybım oldu. 8 senede mezun olunurken ben 10 senede mezun oldum.

 

Bir hastalık geldi bana. Bir şeyler çıkıyor vücudumda, orta iki, 7. sınıftayım. Annem beni Haydarpaşa Askeri Hastane’ye götürdü. Bir dayım var benim, ‘Kuvayi Milliye’de, İstiklal Harbi’nde subay oldu, onun vasıtasıyla o hastaneye giriş kartı almışız. Tabii doktorların hepsi subay. Adam baktı “Uyuz olmuş bu ama önemli değil” dedi. İyi mi? Bir merhem verdi, “Bunu yırta yırta derisine sürün, bir haftada geçer” dedi. Annem de beni leğene oturttu, yıkadı; yırta yırta, bağırta bağırta onları sürdü.

 

Efendim, aaaaa… Benim her tarafım azdı mı? Uyuz değil, kesinlikle uyuz değilim! Okula gidemiyorum! Sonra annemin aklına bir şey geldi;

 

– “Yahu, sizin Darüşşafaka’ya Fatih’ten giderken Malta Çarşısı var. Çarşamba’da otururken bir doktora giderdik. Çok iyi bir doktor, gel seni ona götüreyim” dedi. Çok yaşlı bir adamdı, kapısının üstünde ‘Paris Muayenehane-i Sıhhiyesi’ yazılıydı. Adam Fransa’da okumuş. Baktı;

 

– “Aaaa… Deli mi bu adamlar, vah evladım vah, seni mahfetmişler, bu egzama. Bunun iki tane ilacı var. Birisi bira hülasası, bir de merhem verceğim süreceksiniz” dedi.

 

Sonra iyileştim. Ama ben bunu 3.5 ay çektim; öyle bir-iki günde olan iş değildi ve okula gidemedim. Mürür-ü zaman oldu; aslında bunun başka bir tabiri var, imtihana giremiyorsun fakat Ali Kami Bey buna rağmen “Sen çalışkan çocuksun, bu imtihanı verirsin, gir” dedi. Ben de imtihana girdim, verdim ama Maarif Vekâleti’nin müfettişlerini o yaz Darüşşafaka’ya göndereceği tutuyor. Beni imtihana soktuğu için zavallı adama ceza verdiler, Ali Kami Bey’e. Okula 3.5 ay devam etmeyen usulen imtihana giremezmiş ve öylece sınıfta kaldım.

 

*****

 

 

Daha Darüşşafaka’dayken meşhur oluyor

 

Sonra lisede de aksiliğimden fizik hocasıyla takıştım, kafa tuttum. Sonradan Mühendis Mektebi’nin rektörü olan İlhami Demircioğlu, fizik okuttu bize. Selahattin Bey vardı, fizyoloji hocası falan onlar beni imtihan etmeden not verirlerdi, hep geçirdiler. Fizik hocası da laboratuvarda manipülasyon yaptırıyor, ben “Benim manipülasyona falan aklım ermez” diyorum, gitmiyorum.

 

Hoca;

 

– “Yav gelsin buraya, ben ona not verceğim” diyor, gitmiyorum.

 

Sonunda;

 

– “Gelmiyorum be! Onun dersine de imtihanına da” dedim. Çünkü onu dediğim zaman Varlık mecmuasında da hikâyelerim yayımlanmıştı, imzam Türkiye’de tanınıyordu. O da notu vermedi, çaktırdı!

 

Meşhur olmuştum. Hem nasıl meşhur olmak, öyle böyle değil!

 

 

            (“O aşamaya nasıl geldiniz? Ne zaman yazmaya başladınız?” diye soruyorum.)

 

Şimdi, hani o sınıfta kaldığım 7. sınıf var ya, o zaman yazmaya başladım. Resimli Ay Matbaası var; Sabahattin Âli, Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel ve Nâzım Hikmet’lerin çıkarttığı bir ‘Küçük Hikâyeler Kolleksiyonu’ vardı, ben de hikâye yazmaya hevesliydim. Devamlı Varlık okuyorum, bu ‘Küçük Hikâyeler Kolleksiyonu’ mecmuası bir müsabaka açtı. Okulda da şöyle bir sıralanmamız vardı: 917 Nusret, 918 İhsan, 919 Rüştü. 917 Nusret, dünya çapında ünlenen Türkiye’nin mizah muharriri Aziz Nesin ama mezun olmadı Darüşşafaka’dan, ayrıldı. Rüştü de mezun olunca askeriyeye gitti, subay oldu.

 

Neyse, iki tane hikâyem var; birinin adı ‘Piç’. İlk hikâyemi kendi adıma, ‘Piç’i de Rüştü’nün adına yolladım müsabakaya. Rüştü’nün adına gönderdiğim hikâye kazanmasın  mı! Benimki kazanamadı. Mükâfat da Resimli Ay ciltleri, kitaplar, Nâzım Hikmet’ten kitaplar falan… Rüştü de bana bir sayfasını bile vermedi.

 

Darüşşafaka’nın lise kısmına geçince evvela Ankara’dan Varlık dergisinin sahibi Yaşar Nabi’yle mektuplaştım ve ona ‘Evimiz’ isimli hikâyemi yolladım. 1937’de. Sonra Sadri Ethem söyledi, Rusya’da ‘Genç Türk Hikâyecileri Antolojisi’ yapılmış. Bu antolojide; Sait Faik, Ümran Nazif, Sabahattin Âli, Samet Ağaoğlu ve ‘Evimiz’ hikâyem ile de ben varmışım. Sonra, yazdığım iddiasında değilim ama, şiirler de yazdım, onlar da Varlık’ta yayımlandı.

 

Darüşşafaka’dan bir arkadaşımın uzaktan akrabaları olan kolej mezunu iki genç; bir tanesi Prof. Yusuf Mardin’dir, Yücel mecmuasını çıkarmaya karar vermişler. Arkadaşım İbrahim Veli onlara beni tavsiye ediyor ve onlar beni de aralarına aldılar. Yücel mecmuasını yayımlamaya başladık. Sait Faik yakın arkadaşım, araya girdim ve Sait Faik’in hikâyelerini de Yücel’de ücret karşılığında yayımlamaya başladık.

 

Yücel, Çiturist Basımevi diye bir Rum matbaasında basılıyor. Bu Çiturist de beni pek sevdi, adamla dost olduk. Bana “Yav sen niye kendi başına bir mecmua çıkarmıyorsun?” dedi. Hani Türkiyede’de bayağı duyulmuştum, evvela İhsan Aygün diye yazıyordum ama soyadı kanunu çıkınca Aydın’ı tasdik ettiremedim, çünkü Aygün’ü başkası almış. Ben de soyadıma Devrim’i aldım. Ahmet İhsan, artık İhsan Devrim olmuştu.

 

*****

 

 

Öğrencilik hayatında yayıncılık. Hem de okul müdürünün teşviki ile…

 

Darüşşafaka’da bizim üstümüzdeki sınıflarda yazı yazmaya gayret gösteren bir abimiz vardı. Okulda ‘İleri’ diye bir nüshalık mecmua çıkarmış. Mecmuanın sahibi Ali Kami Akyüz, yazı işleri müdürü mubasırlardan biri olan Hilmi Çandarlı. Ama mecmua daha sonra çıkamamış. Düşündüm, aaaa.. Hazır mecmua var, bunun adını değiştirelim, çıkaralım.

 

Ali Kami Bey elimden tuttu, odasının yanında işlerine bakan aynı zamanda Darüşşafaka’nın bahçıvanlığını da yapan ‘Mustaa Efendi’nin odası vardı. Derli toplu bir yazıhane, masa falan var. Mustaa Efendi’yi çıkardı, o odayı bana verdi; telefon da bağlattı. 974 Faris ve Orhan Güreli bana yardımcı oldular. 974 Faris o devirde büyük bir ressam oldu, eserlerini Çallı İbrahim’lerin grubunda sergilerdi. Orhan Güreli benden sonraki sınıftaydı ama ben kalınca benim sınıfıma gelmişti. O da Maliye müfettişi oldu. Ben mezun olduktan sonra da devam ettim, Gündüz mecmuasını 5 sene çıkardık.

 

Şimdi o ciltler, Maslak’taki Darüşşafaka’da. Orada ‘İhsan Devrim Kitaplığı’ diye bir köşe yapmışlardı ve oraya maddi ve manevi değeri çok yüksek olan 80 tane de imzalı kitap hediye ettim. Hasan Âli Yücel’den tut da Orhan Veli’ye kadar.. Sait Faik bile var imzalı. Kurşunkalemi ile imzalar Sait Faik, hiçbir şeye kulak asmayan bir insandı.

 

‘Yemen Türküsü’ adında bir de yine hikâyelerimden oluşan bir kitabım var. Onu da Devrim Kitabevi’nde bastım.

 

Bu Yemen Türküsü’nün şöyle bir anısı var bende: Bir gün Yaşar Kemal ile Şişli Camii’nde bir cenazede beraber olduk;

 

– Ya İhsan Abi, sana bir şey söyleyeceğim.

 

– Ne var, ne oldu?

 

– Ama sende kalsın. Eğer ben Yemen Türküsü’nü okumasaydım yazar olamayacaktım, dedi. Kıymetli bir yazar Yaşar Kemal.

 

Hımmm… Bir de kitapçılığımız var tabii. Burhan Arpat, Salah Birsel ve ben üç ortak ABC Kitabevi’ni açtık, 41-42 seneleriydi. Cağaloğlu Yokuşu’nda sol kolda, sahibi İranlı kızlar olan Maarif Kitabevi vardır, onların hemen üstünde bir dükkândı ABC Kitabevi. Salah Birsel’in yüzünden geçimsizlik çıktı, kapattık. Ben karşı tarafta Devrim Kitabevi’ni açtım. Bu kitabevinde çok kitap bastım. Rıfat Ilgaz’ın ‘Sınıf’ kitabını da ben bastım. Sonra komünistlikten Örfi İdare Mahkemesi’ne gittik, ben de dükkânı sattım.

 

*****

 

 

Oturduk ağladık, hâlâ da ağlarım.

 

Benim yaramazlık yapmaya vaktim yoktu ki. Olmadı, ben hep sanat üzerine çalıştım durdum. Yalnızca ders çalışmadım, edebiyat hariç. İlk edebiyat hocamız Tahir ül Mevlevi, ikincisi ise Servet-i Fünunculardan devrinin meşhur şairi Hüseyin Siret Özsever’di.

 

(Fettah Aytaç ve Fazıl Erciyaş ağabeylerin Atatürk’le ilgili anlatıkları geliyor aklıma. Atatürk öldüğünde İhsan Devrim Ağabey üniversitede öğrenciymiş. Atatürk’ün ölümü ile ilgili neler hatırladığını soruyorum.)

 

O 10 Kasım gününü hiç unutamam. Hukuk Fakültesi’ndeydim. Beyazıt’tan üniversiteye giderken bayrağın yarıya indirilmiş olduğunu gördüm. Üniversitenin bu tarafında taş odalarda da nişanlımın evi var. Doğru oraya gittim, “Atatürk’ü kaybettik” dedim. Oturduk ağladık, hâlâ da ağlarım. (Gözleri dolup, sesi titriyor ama kendisini kontrol etmeyi öğrenmiş olsa gerek ki gözyaşlarının akmasına müsaade etmiyor.)

 

Bir de Münir Nurettin Selçuk’un bir bestesi var; o şarkının gazelini okuyanların çoğu beceremez, Vasfi Rıza okurdu. Şimdi o gazel okunduğu vakit ben ağlıyorum; Vasfi geliyor aklıma, çok büyük bir insandı.

 

            Yok başka yerin lütfu ne yazdan ne de kıştan

            Yok başka yerin lütfu ne yazdan ne de kıştan

 

            Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış’tan

            Ah Kalamış’tan

 

            Yok zerre teselli ne gülüşten ne bakıştan

            Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış’tan

            Ah Kalamış’tan

 

            Istanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar

            Aşkı ne anlar

            Düşsün suya yer yer erisin eski zemanlar

            Eski zemanlar

            Sarsın bizi akşamda şarap rengi dumanlar

            Şarap rengi dumanlar

 

            Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış’tan

            Ah Kalamış’tan

 

            Of off… Fethettiniz ay parlayarak sen gülerekten

            Gündüz koya sen gel gece kalsın a yanımda of of

            Ses çıkmıyor artık ne kürekten ne yürekten

            Emret güzelim istediğin şarkıyı emret of of

 

            Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış’tan

            Ah Kalamıştan

 

****

 

“O kimin resmi, bu kimin resmi”

 

(Oturduğu koltuğun arkasındaki duvarda kafasına en yakın yerde asılı olan suluboya tabloyu okşayarak anlatmaya başlıyor. Bir kayığın içinde insanlar, okul sırası gibi arka arkaya dizili oturmuşlar; çok güzel bir karikatür tablo.)

 

– Bak bu Vasfi Rıza. (Parmakları okşuyor, okşuyor kadim dostu. Sonra neşeleniyor, aklına kim bilir neler geliyor. Saymaya başlıyor diğerlerini.)

 

– Bu Hazım Körmükçü, karagöz olanı. Bu Faruk Nafiz, Necip Fazıl, Tamburi Cemil Bey, Raif Arca, Necmettin Rıfat. Vasfi Rıza’nın böyle suluboya karikatürü enderdir. (Tablonun arkasını çeviriyor.)

 

– Eski yazı okumasını biliyor musun?

 

– Hayır İhsan Ağbi.

 

– Öyleyse ben okuyacağım.

 

Ve okumaya başlıyor eski yazı Osmanlıcayı: “Bu resim, benim vefatımdan sonra İhsan Devrim dostuma verilecektir.”

 

– İmzayı oku bakayım.

 

– Vasfi Rıza Zobu.

 

– Vasfi Rıza’nın Nişantaşı’nda Vali Konağı Caddesi’nde bir dairesi vardı. Fatmanım diye bir kadın ona bakıyordu, ben sık sık giderdim ona ve ölümünden birkaç gün evvel de oradaydım. Bu resmi o zaman verdi bana.

 

Darüşşafaka’da resim de yaptım. Resme, resim tarihine emek verdim. Ressamları bulup evlerine gittim; konuştum şundan bundan derken aaa… Bir de baktım “O kimin resmi, bu kimin resmi” diye bana sormaya, Kapalıçarşı’dan beni çağırmaya başladılar. Kapalıçarşı’da tablolar alınır, eski eserler falan satılırdı. Beni para vererek çağırıyorlardı, bu işten para da kazandım ben.

 

 

*****

 

Ben ‘Kazaska İhsan’ım.

 

(Okulda da hep ayrıcalıklıymış abimiz. Abimize ayrıcalık tanıyıp, sanat ve edebiyat dünyasına kazandıran o muhterem Okul Müdürü Ali Kami Bey ve diğer yöneticilerin ellerinden öpmek geçiyor içimden İhsan Ağabey’i dinlerken.)

 

Okuldan mezuniyet benim için sadece bir muameleydi. Çünkü okurken bana sivil elbise giyme izni verilmişti, yani ben okuldan çoktan çıkmıştım. Biraz ayrıcalıklı bir durumum vardı. Kami Bey’in odasının yanında çalışırken Orhan Güreli’ye bile kapıdan çıkması için izin kâğıdı yazıyordum.

 

            (Bu arada birden Ahmet Rasim’in ‘Geceler’i geliyor aklıma. “Geceleriniz nasıl geçerdi” diye soruyorum İhsan Ağbi’ye.)

 

Bugün Darüşşafaka’dakiler çok mutlu. Bizim zamanımızda ne soba vardı ne de ısınacak bir şey. Üzerimizde bekâr çamaşırı, affedersin amerikanbezinden bir don bir fanila. Pijama yok, kış buz gibi. Haliç’te kopan fırtına Fatih’te Darüşşafaka’da. Yataklara gireriz, buz gibi. Şimdiki öğrencilere gittim, ‘Çocuklar, siz burada ohhh.. Beş yıldızlı oteldesiniz’ dedim.

Bir dilim ekmek, ikinci dilim yok. Kışın kahvaltıda çorba, yazın ekmek, ya 5 tane zeytin ya da ufacık peynir. İsmail Efendi diye başhademe vardı;

 

– İsmail Efendi no’lur bir dilim daha ekmek ver, diye yalvarırdık.

 

– Ooolum olsa vermez miyim yoook ki, derdi.

 

Öyle bir devir işte.

 

            (Darüşşafaka’nın o dönemde sanat, edebiyat ve spora verdiği önem günümüzde bile ulaşılması hayal denilebilecek bir düzeyde…)

 

Darüşşafaka’da tiyatro ile uğraşıyordum. Piyesler yapıyorduk ve yönetmenler de içimizdendi. Yesari’nin ‘Örs ile Çekiç Arasında’ adlı iki kişilik bir perdelik dramatik oyununu oynadık. Sahneye ilk çıkışım böyle oldu, oyunu benim birkaç sınıf üstümde olan Arslan Abi yönetmişti.

 

Bizim müzik odamız vardı, orkestramız vardı, caz vardı, spor da vardı. Ben sporda da vardım, atletizm yapıyorduk. İyi bir takımdık, derecelerimiz vardı. Darüşşafaka’nın atletizm takımının tamamını, Allah rahmet eylesin, Atletizm Federasyonu Başkanı Burhan Felek aldı, 1933’te sanırım Fenerbahçe’ye yazdırdı. Biz kayıtlı Fenerbahçeli olduk.

 

Aslında ben doğuştan Fenerliydim. Dayım Fenerbahçe kurulduğunda vurulmuş, ben doğduğum zaman maşallah olarak sarı-lacivert kurdele yaptırmış bana.”

 

            Aaaa.. Bir de ‘Kazaska’ işim var. Ben ‘Kazaska İhsan’ım. Takma adım… (İhsan Ağabey takma adını söylerken hemen gençleşti, yüzünde gurur, bakışlarında bir keskinlik.. Sol kolunu yana açtı, sanki ayakta ayaklarını yere vura vura Kazaska oynuyor oturduğu koltukta. Gözlerimde kıyafeti, çizmeleriyle genç bir Kazaska canlanıverdi. Bunu hissettiriyordu; duruşuyla bakışıyla o genç Kazaska İhsan karşımdaydı.)

 

Benim okuduğum yıllarda İstanbul’da bütün okullarda Kazaska oynanıyordu. İstanbul’da Kazaska oynayan İhsan diye meşhur oldum, böylece lakabım Kazaska İhsan diye kaldı. Sonra Türkiye çapında Kazaska oynayan bir adam oldum. Bilmiyorum neden öyle? En iyi ben oynarmışım.

 

Haaa… Sonra bizim üstümüzdeki sınıflar büyük piyesler yaparlardı, o sırada Şehir Tiyatrosu’ndan İsmail Zabit Bey, Galip Acar, Vasfi Rıza, Behzat Budak gelip sahneliyordu, bir kazancım da Muhasipzade Celal’dir.

 

Ve Darüşşafaka’da tiyatro bu kadar kuvvetliyken Üsküdar’da bir grup Darüşşafakalıyla beraber gençler de bulup tiyatro kurdum. 1932’de ‘Beşer Mahfili’. Bu grup bizim evde yatıp kalktı, evde büyük bir sofa vardı. 7-8 kişilik yatak serilirdi sofaya, hepimiz bir arada yatardık.

 

Muhasipzade Celal ile Bakkal Sokağı’nda komşuyduk. Ben, annem Ankara’dayken hafta sonlarında evci olarak Celal amcalara çıktım ve Celal Amca da bizim bu Üsküdar Beşer Mahfili’ne yönetmenlik yaparak yardım etti.

 

Sokak tepeli ressam Cevat da Üsküdar’da bekârlarımıza ev yapıyordu. Böyle bir çevrem vardı. Derken Musahipzade Celal piyeslerinde oynamaya başladım, Vasfi Bey bana rol vermeye başladı.

 

            (Tanıdığı, birlikte çalıştığı insanları anlattıkça şaşkınlığım artıyor. “İhsan Ağabey’in o yıllarda tanımadığı, sohbet etmediği ünlü kim var acaba” diye düşünüyorum.)

 

Sadri Ethem, Matbuat Umum Müdürü, yaşımız arasında muazzam fark var ama arkadaşım, bana ansiklopediler veriyordu. Biz bir gruptuk, Ahmet Muhip Dranas, Cahit Sıtkı, Sait Faik, Ümran Nazif, Feridun Fazıl Tülbentçi, ressam Fikret Mualla, daha var… Bir ara Londra Birahanesi’ne dadanmıştık.

 

Sonra Beyoğlu’nda Petograt Pastanesi vardı orada buluşurduk. Ressamlar, şairler, yazarlar filan biz hep beraber gezerdik. Hem öğrenciydim hem de onlarla gezerdim.

 

Bir de Moskova vardı, bu iki pastanede Rus kadınları garson olarak çalışırlardı. Ranger ordusundan kalmışlar. Derken örfi idareye gitmiştik ya ben bu yüzden dükkânı sattım. Bakırköy’de parfümeri, kırtasiye ve kitap çeşitleri olmak üzere ‘Bakır Kitabevi’ni açtım.

 

*****

 

Ve o önemli an! İhsan Ağabey evleniyor…

 

Hanımla nişanlıyız. 38-39 olabilir, kayınbirader Fahri askeri okulda okuyor. Tatilde geldi, “Hadi adaya gezinti, piknik yapalım” dedi. Büyükada’ya gittik. Dil tarafında, Çamlık’ta oturuyoruz… Hava sıcak; aşağıda da plaj var, mükemmel bir müzik geldi aşağıdan: Tango.

 

Uzakları.. Özleyen… Bir martı, gibi geldi kulağıma. Aaa, bunlar benim parodilerim! Aaa… Hiç haberimiz yok! Hay Allah. Nasıl olur? Nasıl anlarız diye konuşuyoruz. Fahri, “Yav enişte, ben şimdi gider bir daha koydururum” dedi. Koşa koşa gitti, hakikaten koydurdu, plak da Sahibinin Sesi’ymiş.

 

            Bir Martı Gibi

 

            Uzakları özleyen bir martı gibi kaçtın

            Sevgimin sahilinden, gözlerimin ufkundan.

            Bir yaz bulutu gibi geldin ve uzaklaştın;

            Bir yağışın sesidir içimde senden kalan.

 

            Fakat bulutlar yine toplanırlar bir akşam,

 

            Ve bir sabah martılar döner sahillerine.

            Sen de bir martı gibi, dönsen; sana kavuşsam,

            Bir yaz yağmuru gibi içime karışsan yine.

 

 

Sahibinin Sesi’nin mesul müdürünü öğrendik: Bestekâr Artaki Candan Efendi. Bindik tramvaya, İstiklal Caddesi’nde Tünel’e doğru sağ tarafta dört katlı bir bina Sahibinin Sesi. İçeride çok güzel odalar var. Herkes her istediği plağı dinleyebiliyor. Biz de şu plağı dinleyebilir miyiz dedik, dinlettiler.

 

Sonra Artaki Efendi’ye çıktık, durumu anlattık. Bestekârın telefonunu verdi. Ben de adama telefon ettim. Adam kalktı geldi. Osmanbey’de Şafak Sokak’ta oturuyoruz. İnci Sineması’nın arkasındaki bostana bakan evlerden birinde, şimdi her yer apartman oldu.

 

Adam; “Bir hatıra defterinde bu şiiri gördüm, çok beğendim ve severek besteledim” dedi.

 

– “Hakkınız var, buyrun bakın; şu kadar para aldım, bunun yarısı sizin hakkınız.”

 

110 lira çıkardı verdi. Artaki’nin dediğine uyuyordu. Bu, çok büyük paraydı ve biz nişanlım İlhan’la birlikte evimizi döşedik. Ayrıca Bakırköy’deki yeri de tuttum.

 

Elektrik Umum Müdürü olan dayıma gittim, durumu anlattım; avukat çağırdı, avukat tetkik etti ve iki gün sonra “Sen o şiiri bir kitap yap” dedi. İşte ‘Manzumeler’ adlı kitabım da bu şekilde oluştu.

 

*****

 

 

Ve artık tiyatroda İhsan Ağabey…

 

Artık evliyim. Halk Evi’nde de rahmetli Turhan Göker arkadaşımla birlikte oynuyoruz. İyi bir oyuncuydu, aynı zamanda vazifeli rol sahibi olarak Moda Şehir Tiyatrosu’nda da oynuyordu.

Bana da sürekli; “Yav, sen de girsene Şehir Tiyatrosu’na” diye söylenip duruyor.

 

Ben de “Yav, ben kim oluyorum Allah aşkına kardeşim” diye itiraz ediyorum.

 

Talat Aytemur’lar, Hadi Hün’ler, Sami Ayanoğlu var tiyatroda! Üstelik Sami de Darüşşafaka’dan bir üst sınıftan arkadaşım. Bir mektup aldım Şehir Tiyatrosu’ndan, tarih 1950. Genel Sanat Yönetmeni Mahmut Moralı’dan. Büyük aktör! “Şu saatlerde görüşelim” diye. Gittim Şehir Tiyatrosu’na, Mahmut Moralı;

 

– Gel otur oğlum, aldık senin dilekçeni.

 

– “Ne dilekçesi” dedim.

 

– Allahın da varmış senin, maşallah… Seni Şehir Tiyatrosu’na alalım.

 

O sırada kapı açıldı, içeriye Trabzon Miletvekili Selahattin Karayavuz girdi. (50’de Türkiye’de Demokrat Parti kazanmıştı, ben de Bakırköy’de Demokrat Parti’nin kurucularındandım.)

 

– Oooo İhsan, sen ne arıyorsun burada?

 

Mahmut Moralı, “Dilekçesi var” dedi.

 

– Şu dilekçeyi bir de ben görebilir miyim? Ne yaptınız?

 

– İşte burada.

 

Meğer Turhan Göker benden habersiz benim imzamla dilekçe vermiş. O sırada orada sahne müdürlüğü yapan Turhan içeriye girdi.

 

– “Susss… Kimseye bir şey söyleme, ben verdim” dedi.

 

Bu arada Mahmut Abi, Selahattin Bey’e “Hemen alalım İhsan’ı” dedi. Selahattin Bey de “İyi para verin” diye talimat verdi. O sırada da tiyatroda bir komisyon kurulmuş, nizamname yenilenecekmiş. Her parti değiştiğinde böyle olurmuş. Şimdi yav, Allah Allah.. Ben tiyatrocu oldum mu?

 

            Ve oluş o oluş…

 

Vasfi Bey, ‘Behzat Baba’ nur içinde yatsınlar; bana hoca, dost, abi, aile oldular. Beraber yedik, rakı içtik, beraber oturup kalktık. Bütün bir ömür onlarla geçti. Sonra yavaş yavaş terfi ettim. Şehir Tiyatrosu’nda üç kez sahne müdürü seçildim ve kıdemli sanatçı olarak 1973’te emekli oldum.

 

(Bütün bu işlerin içerisinde İhsan Devrim Ağabey doğal olarak hukuk fakültesini bitirememiş. İkinci sınıftan ayrılmış. Ama eşinin hukuk fakültesini bitirmiş olması onun tesellisi olmuş.)

 

*****

 

(İhsan Devrim Ağabey’i ilk kez bir pilav gününde tanıdım. Yılını tam hatırlamıyorum ama sanırım seksenli yılların başıydı. Çarşamba’daki binanın konferans salonundayız… Konuşmalar yapılıyor ama dinleyen pek az. Herkes yanında oturduğu sınıf arkadaşıyla sohbet edip, hasret gideriyor. Bu arada davudi bir ses, ‘Darüşşafakalılar’ diye gürledi. “Lütfen sahnedeki hatipleri Darüşşafakalılık edebiyle dinleyelim” diye devam etti. Bu ses ve sesteki kararlılıktan öyle bir etkilenmiştim ki, konuşmaları dinlerken neredeyse nefesimi duyacak diye korkar olmuştum.

 

            Daha sonraki yıllar, İhsan Devrim Ağabey ile Cemiyet ve Darüşşafakalılar Derneği’nde tanışma ve sıkça sohbet etme fırsatım oldu. Kısa zamanda dostluğunu ve sevgisini kazandım. Gerçi İhsan Devrim Ağabey’in sevgisini kazanmak için Darüşşafakalı olmak yeterlidir ama onunla uzun uzun sohbet etme ve Darüşşafaka’nın geleceğine ilişkin birlikte plan ve projeler üretmiş olmanın gurur ve ayrıcalığını belirtmeden geçemeyeceğim.)

 

           

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here