AZİZ NESİN

0
91

AZİZ NESİN

1926-1928

‘Kart’

 Ne oldu o çocuk?

VESİKALIK resimler, nüfus kâğıdım, ilmühaber, dilekçe, pul… Darüşşafaka’ya giriş belgelerim tamamlandı.

            O gece Kadıköy’de Salim Bey’in evinde kaldım. Sabah, Edip Ağabeyim beni yanına aldı. Darüşşafaka’ya götürdü. Oralarını ilk görüyordum. Fatih Camisi avlusundan geçtik. Avlunun kapısında bir sürü deve vardı. Kimisi yatmış geviş getiriyor, kimisi ayakta… Deveciler, develerin sırtına yüklü odun kömürü çuvallarını indiriyorlardı. Kapıdan geçtik. Çarşamba’ya, ordan sağa; döndük : Darüşşafaka’nın kapısı…

 

Benim yaşıtım daha birçok çocuk gelmiş, hepsi anneleriyle birlikte.

 

O günü, bir kalın buzlu cam arkasından görüyorum şimdi, pek sisli, puslu anılar… Belgelerimi verdik, sıra numarası aldık. Bu numarayla yarışma sınavıma katılacağım.

Yarışma sınavının da nasıl olduğunu, neler sorulduğunu şimdi hiç anımsamıyorum; hepsi kafamdan hiç ama hiç silinmeyen bir çocuk var. O çocukla arkadaş olmuştuk. Adını bile bilmiyorum şimdi.

 

Sınav birkaç gün sürmüştü. Ben her sabah, erkenden Heğbeliada’dan gelip sınava yetişiyordum. O çocuk da uzak bir yerden geliyordu. Onunla arkadaş olmamı- zın nedeni, onun da benim de sınav için Darüşşafaka’ya yalnız başımıza gelmemizdi. Öbür çocukları, ya annele­ri, ya teyzeleri, kadınlar ellerinden tutup getiriyordu. Bizi getirecek kimsemiz yoktu. Hasta annem, hergün Heğbeliada’dan gelemezdi. Bu kimsesizlik bizi birbirimize yaklaştırmış olacak.

Yarışma sınavları için, neden bilmiyorum, ben ayrıca çalışmadım, çalışamadım. Kitaplarım mı yoktu, çalıştıracak kimse mi yoktu, çalışma olanağım mı yoktu… Sanırım bu sınavı pek önemsemiyordum. Darüş­şafaka’ya girmenin değerini kavrıyamıyordum. Giremesem de, nasıl olsa okuyabilirmişim gibi geliyor, yada hiç öyle bişeyi umursamıyordum. Oysa o çocuk, bütün tatil boyunca bu yarışma sınavı için çalıştığını söylüyordu.

 

Sabahki imtihanla, öğleden sonraki imtihan arasında boştuk, sokaklarda geziyorduk onunla. Öbür çocukları anneleri alıp götürüyor, yemekten sonra yine getiriyorlardı. Ben o öğleleri simit alırdım. O çocuğun parası vardı. Kendisine her aldığından bana da ısmarlardı. Çok iyi anımsıyorum, bikez çukulata almış, yarısını da bana vermişti. Bigün de beni bir muhallebiciye götürmüş, kendisine ve bana aşure ısmarlamıştı. Tuzlu fıstık, leblebi, kabakçekirdeği de aldığını anımsıyorum. Ne olsa benimle yarıyarıya bölüşürdü. Ben yemiş almak, ona da vermek isterdim. Param da vardı. Ama alamazdım bi türlü, alışmamıştım para harcamaya. Korkardım para- sız kalıp da Ada’ya dönemiyeceğim diye…

 

Her sınavdan sonra, sınavının iyi geçtiğini söylerdi.

 

Bir konuşmamızı hiç unutamıyorum.

 

– Büyüyünce ne olacaksın? diye sormuştu.

 

– Eskiden doktor olmayı istiyordum ama, demiştim, şimdi artık ressam olmak istiyorum.

– Ne tuhaf, demişti, ben de doktor olacağım büyüyünce… İyi işte, ikimiz de doktor oluruz.

 

Sanki hiç biribirimizden ayrılmıyacakmış gibiydik; bütün yaşamımız boyunca birlikte olacaktık. Arkadaşlığımız sürüp gidecekti.

 

– Ama ben ressam olmak istiyorum… demiştim.

 

-İyi ya, demişti, hem doktor, hem de ressam olursun… İkisi birden olunabilir.

 

– Olunur demek?

 

– Tabiî . . . Doktor olursun, resim de yaparsın …

 

Ne hayaller kuruyorduk…

 

Sınav sonuçlarının ilân edileceği sabah çok heyecanlıydık. Galiba sınava giren üçyüz çocuktan sekseni; kazanmıştı sınavı. Biz ikimiz kazananlardandık. Sevinçten birbirimizin boynuna sarılıp öpüştük. O gün daha çok yemişler almıştı. Daha çok hayaller kurmuş. tuk.

 

Sınavı kazanan seksen çocuktan ancak otuzu okula alınacaktı. Bu seksen çocuk arasında kur ‘a çekilecekti.

 

Kur’a günü okula geldik. Bahçede, soldaki mermer merdivenin altında toplanmıştık. Oraya bir masa koymuşlardı. Masanın üstünde iki torba vardı. Torbanın birinden bir öğretmen, bize verilen sıra numaralarını çekiyordu. Numarası  çekilen çocuk,  gidip öbür torbadan kendi kur’asını çekiyordu.

 

– Boş…

– Boş…

– Boş…

 

Boş çeken çocuklar ya başları önünde, ya ağlıyarak dönüp gidiyorlardı.

 

Ben gülüyordum, sevinçliydim. Garip bişey, boş çekeceğim hiç aklıma gelmiyor, şansıma güveniyordum; kesinlikle dolu çekecektim, böyle geliyordu bana…

 

Arka arkaya ya onyedi, ya ondokuz çocuk boş çekti. Sonra benim numaram okundu. Büyük bir güvenle torbaya elimi daldırdım.

 

-Dolu…

O kur’ada ilk kazanan bendim. Arkadaşım yanımdaydı, boynuma sarıldı. Sonlara doğru sıra ona geldi. Kur’ayı çekti torbadan:

 

– Boş…

 

Hemen dönüp yürüdü, hiç durmadı orda…

 

Seslendim, dönüp bakmadı.

 

Arkasından koştum. O da hızlandı. Yüksek sesle bağırdım, yine dönüp bakmadı. Köşeyi dönmüştü.

 

Koşmadım artık, seslenmedim de… biliyordum ağladığını. Görmeden, onun gözyaşlarını görüyordum.

 

O çocuk ne oldu, okuyabildi mi?

*****

Bir yazı…

Her yıl Darüşşafaka günü yapılır. 1960 ve 1961 yıllarında beni de çağırmışlardı bu toplantıya. 1960 daki toplantıda, mikrofon önünde konuşurken öyle duygulandım ki, iki-üç cümle ancak konuştuktan sonra  kendimi tutamayıp ağladım. O günkü izlenimimi, 4 Temmuz 1960 tarihli Akşam’da «Darüşşafaka» başlıklı yazımda anlatmıştım. O yazımı buraya aktarıyorum.

Kapısından girerken içim burkuldu, gözlerim buğulandı, bir anlatılmaz acı çöktü, içime. Yaşamımın iki yılı, on bir, on iki yaşlarım, bu sıcak yuvada geçmiş. Otuz üç yıl  gerisi gözlerimde canlandı. Otuz üç yıldır kapısından içeri girmemişim.

 

Aşınmış basamaklarından çıkıyorum. O basamakları aşındıran binlerce küçücük ayaklardan biri de benimkilerdi.

 

Salonda eski Darüşşafakalılar toplanmış. Her şey, her şey otuz üç yıl önceki gibi. Boğazıma bir yumruk geldi oturdu. Konuşmak için beni mikrofon başına çağırdılar. İçim doluydu, söyleyecek sözlerim çoktu.

 

Darüşşafaka beni iki yıl bağrına basmasaydı, şimdi ben, okuryazar bile değildim.

 

Her insanın içinde ağırlığını duyduğu eski bir kabahatı, günahı vardır. Bunlar nedir, ne bileyim ben? Çocukluğumuzun küçücük yalanlarıdır, utangaçlıklarıdır, şudur, budur. Aradan on yıl, yirmi yıl, otuz yıl geçer, birden bu anılarımızı, ansıyıveririz. O zaman yüzümüze yeniden çocukluğumuzun utanma ateşi basar, kulaklarımıza dek kızarırız. Kaç yaşında olursak olalım, hepimizde bu türlü duygular vardır. Benim de böyle gizli bir duygum vardı. Kimselere açamamıştım. Bu­nun ağırlığı altında eziliyordum. Dün bunu Darüşşafakalılara söyledim:

 

– Ben Darüşşafaka’ya babasız olarak girdim. Ama iki yıl sonra babam çıkıp geldi. Babama kavuşmanın sevinci, babasız arkadaşlarımın ekmeğini yemenin acısına karıştı. Onbir yaşının küçük omuzlarına çöken bu ağırlığa dayanamadım. Hiç kimseciklere bugüne değin bişey söylemeden Darüşşafaka’dan kaçtım. Şimdi bunu itiraf edip biraz rahatlıyorum. Onun için, benim Darüşşafaka’ya borcum, sizinkilerden çoktur. Ben yarım Darüşşafakılıyım ve bu benim büyük eksikliğimdir.

Bu itiraftan sonra, bir hıçkırık boğazımı tıkadı. Ben gittim, benim yerime, mikrofonun başına onbir yaşındaki 917 numaralı Darüşşafakalı Nusret geldi. Dudaklarım büzüldü, ağlamaya başladım.

Biliyorum, mikrofon başında ağlamak, hele o gün, iyi olmadı ama ne yapayım, kendimi tutamadım. Beni bağışlasınlar.

 

Ne de olsa biz, Darüşşafaka Şükrü Bey’in öğrencileriyiz. Rahmetli öyle dokunaklı konuşurdu ki, her on dersinden sekizinde bizi, yurt duygulariyle içlendirerek ağlatırdı. Biz, gözü yaşlı insanlarız; sevinir ağlarız, üzülür ağlarız, kahrolur ağlarız. Mizahımız da bundan ötürü, gözyaşlarından süzülmüş birkaç damla kahkahadır. Ahmet Rasimlerin yetiştiği o sıralarda biz böyle yetiştik; siz gülerek yetişin çocuklar…»

 

*****

 

 

Boş çekenler

 

1961 de Darüşşafaka günündeki izlenimlerimi de, 8 Nisan 1961 tarihli Akşam’da «Boş çekenler» başlıklı yazımda şöyle anlatmıştım :

 

Darüşşafaka’lılar birbirinin kardeşidir, küçükleri büyüklerine ağabey der. Bu geleneğe göre, Peyami Safa’nın babası şair İsmail Safa da benim ağabeyim oluyor. İsmail Safa’nın «Darüşşefaka» adlı manzumesini, daha on yaşındayken ezberlemiştik :

“Mihmanı yetimiydim evet darüfenanın

Ben sâyei sakfında yetiştim bu binanın”

Üç öksüz o mektep bize mader, peder oldu Eyvah. ..

Vefa korkarım artık heder oldu

Lâkin tanıyan girye ile yâd eder oldu

Birkaç seneler hemdemi (Kâmi’le Vefa) nın  

Ben sâyei sakfında yetiştim bu binanın”

 

İsmail Safa, Vefa, Ali Kâmi, bu üç öksüz Darüşşafaka’nın “sâye.i sakf”ı” ında yetişmiş. Küçükleri Ali Kami Akyüz, büyük ağabeyimizdi, okulumuzun da müdürüydü. Biz “iptidaî” deyken “tâli” de okuyan Vasfi Mahir Ağabeyimiz, bir müsamere de kendi yazdı­ğı “Darüşşafaka” şiirini okumuştu:

 

“Koynunda yetişmiş nice kıymetli zekâlar,

Salih Zekiler, Mehmet Eminler ve Safa’lar…;

Darüşşafaka bahçesinin gülleridir hep,

Darüşşafaka, Nur ocağı, sevgili mektep,

Mağrur olurum, çünkü yerim oldu benim.”

 

1927 de dinlemişim bu manzumeyi, 34 yıl geçmiş aradan.

 

Dün Darüşşafaka’nın 88 inci yıl dönümü kutlandı. Ne zaman eski okulumdan içeri girsem, çocukluk anılarımın etkisi altında kalır, içime bir anlatılmaz çocuksu duygu ezikliği siner. Ramazan geceleri sahurdan sonralara dek koşup oynaştığımız serin salonun yeşil boyalı, siyah çizgili sütunlarına kapanıp, doya doya ağlamak gelir içimden,,. Ne oldu o günlerimiz, nerde o arkadaşlarımız? Şimdi biz nerelerdeyiz?

 

Ya boş çekenler? Hiç onları unutamıyorum. Boş çekenler hep aklımda.

 

1926 da Darüşşafaka’nın giriş sınavını biz yüz çocuk kazanmıştık. Aklımda kaldığna göre okula 30 çocuk alacaklardı. Bahçede, merdiven dibinde kur’a çekiliyordu. Çocuklar gelip, elini torbaya sokuyor :

 

Boş!…

Boş!…

Boş!…

 

Boş çekenler, boynu bükük, küskün, dargın dönüp gidiyorlardı, ağlıyorlardı.

 

Boş!…

Boş!…

 

İlk doluyu ben çekmiştim.

 

Şimdi düşünüyorum, acı acı düşünüyorum! Ya boş çekseydim?.. Belki okuryazar bile olamazdım, şimdi yoktum. Bütün bir ha­yat, bir kâğıdın üstünde «boş» yada «dolu» yazılı olmasına bağlı…

 

Boş çeken çocuklar ne oldular, neredeler?

 

Ah zavallı ömürcüklerimiz, nasıl boşuna, nasıl isteklerimize aykırı geçti, nasıl… Binlerce, yüzbinlerce yavru, iyi dileklerine aykırı, yurtlarına yeterinde yararlı kişi olamamışlarsa, suç, bu düzensiz topluma egemen olan tesadüflerin elinde yuğurulmalarındandır. Tesadüflerin elinde iyi, tesadüflerin elinde az iyi, kötü, çok kötü oluruz. Ancak toplum düzene kavuştukça, insanlar, tesadüflerin elin de oyuncak olmaktan kurtulurlar.

 

Evet, boş çekenler, bugün de boş çekip boynu bükülü ağlayanlar?… Hep, hep, hep onları düşünüyorum, düşünmeliyiz.

 

Bizim kalemimizin yönünü, hayatımız  çizmiştir; ondan böyle acı, keskin, buruk, gözyaşlı; hattâ mizahımız bile.

 

 

*****

Hela Unutulan Umut

Kur’ayı da kazanan çocuklara, birer zarf içinde, daha önce okula kayıt için bırakılmış bütün belgeler geri verildi. Hepimizin birer numaramız vardı. Benim numaram: 917. Artık okula alınmıştık. Okulun açılacağı gün, gelecek, şimdi bize geri verilen belgeleri teslim edip okulda kalacaktık. O belgeleri niçin zarf içinde bize geri verdiklerini bilmiyorum. Okulun açılmasına daha bir aydan çok zaman vardı.

Şişkin zarf elimde, sevinçle çıktım Darüşşafaka’ nın bahçekapısından. Bir ayak önce eve gidip anneme müjdeyi vermeliydim.

Her zamanki gibi yürüyerek Galata Köprüsüne gelecek, ordan ada vapuruna binecektim.

 

 

Fatih camisinin avlusuna girdim. Hayır, gidemiyeceğim, çok sıkıştım çünkü.

 

Fatih camisinin avlusu içinde, arka yanda sırayla taş helalar vardı. (Şimdi yoktur. Kaldırdılar. O zaman hemen bütün büyük camilerin avlularında sırayla helalar vardı.)

 

Bu olayı bütün ayrıntılarıyla anlatmalıyım; çün­kü bu olayın yaşam çizgimde çok önemli yeri   vardır, önce bu cami avlusu helalarını anlatayım. Tavan ve üç yanı cami yapısı taşlarından yapılmıştır, önde, çok ka­lın tahtalardan yapılmış bir kapı vardır. (Bizim hamam kapıları gibi) Kapının üst yanı açık olduğu için, içerde bir adam ayakta durunca, dışardan başı görünür.   Bu kalın tahta kapı, taş duvardaki paslı, demir rezeler üs­tünde döner. Helanın içi, bir sandık odası büyüklüğündedir. Hela çukurunun deliği, üçgen biçimindedir, ama üçgenin sivri açısı arkadadır. Bu delik o denli geniştir ki, bir büyük adam için bile, iki ayağını iyice açmak ge­rekir. Delikten, şişman bir adamın göğdesi çok kolaylıkla geçebilir. Ben yaşta çocuklar için, bu koca delikli he­layı kullanmak çok zordur. (Hela çukuruna düşen ço­cuklar olduğu söylenirdi.) Helanın yan duvarlarından birinde oyulmuş bir yuvarlak oyuk vardır. Bu oyuk, belki geceleyin helaya girenlerin mum, yada idare kandili koymaları içindir. Çünkü oyuğun çevresi islidir ve eri­miş mumlar akmıştır, duvara. Duvarlarda çok ayıp lâf­lar yazılıdır ve çok ayıp resimler çizilidir.

 

Hela duvarındaki  müstehcen yazıların çoğu man­zumdur. Bunlar, bir «Türk Hela Edebiyatı» olacak kadar çoktur.

 

Bu helaların kimisinin geniş duvar taşları arasına kocaman temel çivileri çakılmıştır. Bu çivilere de palto filân asılacak.

 

Hela çukurunun kocaman deliğinden birden fareler dışarı sıçrayabilir. Bu, çok olur. Dışarı fırlamasalar da, sesleri, oynaşmaları duyulur. Bu cami helalarının fareleri, hiç abartmasız, kedi iriliğinde olurlar.

İstanbul Yedinci ilkokulunda okurken, hergün avlusundan geçtiğim Süleymaniye    camisinin de avlusunda bu türlü helalar vardı. Kulaktan kulağa, o helalarda ahlâksızca işler yapıldığını duyardık. (Ben bu ahlâksızlıkların neler olduğunu açıkçası bilmiyordum ama, sanki biliyormuşum gibi davranıyordum.) O helalara birtakım kılıksız adamlar girip çıkardı ve biz onlardan korkardık. Hele ben her zaman o helaların uzağından, başımı bile o yana çevirmeden geçerdim.

Fatih camisinin avlusundaki helalardan birine yöneldim. Bunların kimisinde musluk vardır çoğunda da yoktur. Musluğu koparılmış olanların bazısında, paslı teneke içinde su vardır. Kapısı açık duranlara bakarak, musluklu birine girdim. Ençok, elimdeki zarf hela çukuruna düşecek diye korkuyordum. Öyle bir anlatılmaz korkuya kapıldım ki, sanki bir gizli pençe elimden zarfı lâğım çukuruna doğru çekiyordu. Nerdeyse zarf bir hava akımı hortumuyla çukurdan lâğıma gideçek. Zarfı korumak korkusuyla, nerdeyse elimden düsürecektim. Zarf bir düştü mü, ben bittim, artık Darüşşafaka’ya giremem. .. Öylece duracak halim de kalmamış… O şaşkınlık içinde ne yapacağımı düşünüp araştırırken, sol duvardaki kocaman oyuğu gördüm. Boyum da yetişmiyor. Ayak parmaklarımın üstünde yükselerek, şişkin zarfı o oyuğa yerleştirdim. Bana zarf oyuktan düsecekmiş, bir görünmez el onu ordan alıp lağıma atacakmış gibi geldiğinden, parmaklarımın ucuyla zarfı iyice oyuğun dibine ittim.

 

Rahatlamıştım…

 

Heladan çıktım. Cami avlusundan geçtim. Fatih Parkı, Sarachanebaşı, Zeyrek yokuşu, Yağkapanı, Yemiş, Karaköy, Köprü…

 

Adalar iskelesinden vapura bindim.

 

Çok sevinçliyim. Anneme müjdeyi vereceğim.  “Kur’ada kazandım anne!” diye bağıracağım, boynuna atılacağım…

 

Vapur Kınalıada’ya yanaştı. Burgaz Adası’na… «Sonra Heybeliada. Vapurdan iskeleye ilk atlayan ben oldum. Koşuyorum, kuş gibi, kuş…

 

Kimbilir nasıl sevinecek annem…  Yokuşu çıkıyorum.

Annem merakla beni bekliyordur… Sağdaki çayırı geçtim. Birden durdum.. Eyvah… Zarf… Zarf… Zarf… Zarf yoktu.

 

Ne oldu zarf? Bir zaman öyle donup kaldım. Sonra, yokuşun yanındaki yaya geçidi üstüne oturakaldım. Şimdi, şu satırları yazarken, kendim, o zamanki kendimi görüyorum. Elli yaşımdaki kendim, onbir yaşımdaki kendime bakıyorum: Bir çocuk oturmuş kaldırım taşlarının üstüne… Üçüncü kez tabanı pençelenmiş potinlerinin altındaki kabara çivilerini bile görüyorum. Siyah fitilli çoraplar. Annesinin, eski elbiselerden bozup diktiği kısa pantalon. Uzun konçlu siyah fitilli çorapların lâstiği baldırını sıkmış iyicene. Saçları bir numara traş makinesiyle kesilmiş, toparlak yüzlü, tıkız bir oğlan. İçimden, tombul yanaklarını sıkmak, mıncıklamak geliyor. Bin yaşında, belki ikibin yaşında bir çocuk…

 

            Hayır, ağlamadım. Ayağa kalktığım zaman kaskatı kesilmiştim, kaskatı, buz gibi… Eve geldim.

 

– Ne oldu?.

 

– Kazandım anne, kur’ayı kazandım…

Üstyanımızdaki komşumuz istiska Zeynep Hanım altyanımızdaki komşumuz itfaiyecinin karısı Neriman Hanım bize geldiler. Hepsi de bir sevindiler, bir sevindiler… Beni sevip öptüler. Annem,

 

– Ama niçin öyle duruyorsun? dedi.

 

Gülümsedim.

 

Annem mutluydu, çok mutluydu… Artık oğlu, parasız yatılı okulda okuyacak, adam olacaktı.

 

Çamlıklara doğru yürüdüm, sık çamların ortasına daldım. Kendikendine kalınacak, yalnız ağlanacak en iyi yer burasıdır. Artık benim için okul yoktu. Fatih camisinin hela oyuğunda unuttuğum zarfla herşey bitmiş oluyordu, bütün umutlar yıkılmıştı. Ama bunu anneme söyliyemezdim. Kimbilir o oyuktan zarfı kim almış, nereye atmıştı…

 

Peki ne olacaktı, ne yapacaktım? Ne olursa olsun… Düşünemedim hiçbişey…

 

Ertesi gün de herşeyi, hepsini unuttum. Zarfı unuttuğumu bile unutmuştum.Kendi yalanıma kendim de inanmıştım; Darüşşafaka’ya girmiştim, okul açılınca gidecektim. Bana öyle geliyordu. Belki de öyle gelmiyordu. Kendimi gidişin oluruna kapıp koyvermiştim. Annemin mutluluğuyla ben de mi mutluydum? Çocukluğumun en güzel günlerini yaşamaya başladım. Arkadaşlar, oyun, deniz… Darüşşafaka’da okuyacağım diye annem de beni elbebek gülbebek tutuyordu.

 

*****

 

 

Şurdan mı gitsek yoksa burdan mı?

 

YAŞAMLARI azçok benimkine benzeyen, dahası benim yaşamımdan daha da çileli yaşayıp da, sonra başarılara ulaşmış kişiler vardır; bunlardan kimileri başarılarından öylesine övünürler ki, bulundukları üstün yeri kendi kabiliyetlerinin, kendi çabalarının, ça­lışmalarının bir sonucu, kendilerinin bir zaferi sayarlar. Ah, ne budalalık! O budalalara göre aşağı tabakadan, ezilmiş, yoksul her çocuğun da, «eğer kabiliyeti varsa», «meselâ işte kendileri gibi», çalışarak kazanarak, toplumda kendilerine üstün bir yer sağlamaları kendi ellerindedir. Bu düşüncelerine karşı çıkacak olursanız, hemen hemen «Meselâ ben…» diye başlarlar ve ne zor­luklara göğüs gererek bugünkü ünlerine,   servetlerine, refahlarına kavuştuklarını anlatırlar. Sözlerini şöyle bağlarlar: «Efendim, insanın kendisinde olmalı, kendisinde… Ben zengin çocuğu muydum meselâ? Değildim ama…”

 

Bu ne oldum delisi mağrur budalalar kendileriyle aynı koşullarda olup da birlikte yola çıktıklarından kaç çocuğun kötü tesadüfler yüzünden serseri, yoz, hırsız, homoseksüel, perperişan olduğunu hiç ansımazlar ve kendilerinin hangi iyi tesadüflerle başarıya ulaştıklarını hiç düşünmezler.

 

Yolda giderken sağa dönecekken sola dönmek, ayağımız bir taşa çarptığı için gideceğiniz yere on saniye gecikmek, bir martıya bakarken birisine çarpmak, bir yerde çişimizin gelmesi, bu hiç değeri yokmuş sanılan küçücük olaylar, bütün bir yaşamımızın gidişini değiştirebiliyor, oluşumumuzu, geleceğimizi başkalaştırabiliyor.

 

Tesadüflerin de bellisiz bir etkisi var. Bir toplum nice düzensiz, nice bozuk düzense, insan yaşamında tesadüfler de o denli etkili oluyorlar. Bu düzensiz toplumumuz içinde zor koşullardan çıkıp toplumda önemli bir yer almış olanlar, başarıların salt kendi çabaları sanmasınlar. Bu tesadüfler insanı mistik düşüncelere, kaderciliğe de sürüklememelidir.

 

Şu anlatacağım tesadüf, benim yaşamımı biçimlendirmiştir.

 

O gün helaya gitmek gereksimi duymayabilirdim.

 

Ya da Darüşşafaka’dan çıkmadan helaya gidebilirdim. Zarfı helada unutmayabilirdim. Ama oldu bunlar… Ve ben artık okuyamıyacak, okula gidemiyecektim. Bir akşam, evimizin altyanındaki komşumuz Neriman Teyzenin kocası, Heybeliada itfaiyesinde er olan adam beni çağırdı,

 

– Senin Darüşşafaka’ya giriş evrakın nerde? dedi.

 

Hiç umursamadan,

 

– Mektepte… dedim.

 

– Helada unutmuşsun… dedi, Fatih Camisinin helasında…

 

Sonra zarfı bana verdi.

 

Bakınız nasıl olmuş. Ben heladan çıktıktan sonra, benim arkamdan Fatih itfaiyesinden bir er aynı helaya girmiş: Adam, palaskasını çıkarıp, o oyuğa koyacak olmuş. Bir de bakmış ki, oyukta bir zarf. Heladan çıkarken zarfı almış. Fatih itfaiye binasına gidince zarfı açıp içindekileri okumuş. Bir çocuğun, Darüşşafaka’ya giriş sınavını ve kur’ayı kazandığını okuduğu kâğıt­lardan anlamış. Zarftaki kâğıtlarda da çocuğun adresi yazılı: Heybeliada, Tepe mahallesi, Değirmen sokak… Benim zarfı unutuşumun üstünden on gün geçmis. O itfaiyeci, nöbetçi olduğu bir gece, Heğbeliada itfaiyesine telefon etmiş. Komşumuz Neriman Hanım’ın kocası da o gece Heğbeliada İtfaiyesinde nöbetçiymiş. «Tanıyorum, bizim komşumuzdur» demiş. Heğbeliada’dan posta olarak giden bir itfaiyeci, benim zarfı Fatih itfaiyesinden alıp getirmiş. Nasıl birbirine bağlı tesadüfler zinciri… Ben işte bu tesadüfle Darüşşafaka’ya girebildim, yoksa okuyabilmem olanaksızdı. Çünkü benimle  ilgilenecek, zarfı yitirdiğimi okula anlatacak  kimsem de yoktu.

 

*****

 

 

Dokzonyedi

 

            DARÜŞŞAFAKA’ya  gidişimi, ilk günümü şimdi hiç ansımıyorum. Ama ilk sabah uyanışım olduğu gibi, bütün ayrıntılarıyla aklımda. Zekeriya Bey’in sopasıyla uyanmıştık. Zekeriya Bey, elinden o ince sopayı hiç eksik etmezdi. Sopasını, karyolaların demirlerine vuruyor, biyandan da düdük öttürüyordu. O gece benim karyolada ilk yatışımdı. Evimizde karyola yoktu. Yer yatağından karyolaya geçmiştim, öbür çocuklar gibi ben de yatağımı düzelttim.

 

Giyindik. Yatakhaneler enüst kattaydı. Enalt kattaki sıra sıra musluklarda abdest alıp, ikinci kattaki okul camisinde sabah namazı kılacağız, Darüşşafaka’da beş vakit namaz kılmak zorunluydu. Daha ortalık aydınlanmamış. Muslukların önündeki taburelere oturup abdest alıyoruz. Darüşşafaka’lıların havlusu, ceketinin altında, sol omuzunun üstünde durur. Abdest aldıktan sonra kurulandığım havlumu, bana öğretildiği gibi katlayıp, sol omuzuma koyuyorum. Üstüne ceketimi giyiyorum. Üçüncü kat merdiveni üstünde, «iptidaî Kısım» ın son sınıfından sesi güzel bir öğrenci sabah ezanı okurken, biz altkattaki salonda, kendi sınıfımıza göre sıraya giriyoruz. Okulun da, kendi sınıfımın da en küçük boylusu benim, beni sıranın en önüne koyuyorlar.

 

Rıfkı Bey, tam karşımızda, merdiven sahanlığında, tırabzana dayanmış duruyor. Rıfkı Bey duruyorsa, Rıfkı Bey görünüyorsa, bir de Rıfkı Bey varsa, kimsede ses yoktur, çıtımız çıkmaz.

 

“Melek” derler, melek deyince neyi anlatmak istiyorlarsa, onların hepsi Rıfkı Bey’de toplanmıştır. Ben Fıfkı Bey’i, insandan ayrı, ama üstün, özge bir yaratık  olarak görürdüm. Onun bikez kızdığını, bağırdığını, sertleştiğini görmedim. Yüreği, gözleri, elleri sevgi doluydu. Biz çocuklar, yitirilmiş, yada hiç bilmediğimiz, bütün sevgileri onda bulurduk: Baba sevgisi, anne sevgisi, hoca sevgisi… Tanrı uğruna kendilerini yokedenlere eskiden «fena-fillâh» denirdi. Bu Rıfkı Bey, Darüşşafaka’nın babasız çocukları yoluna kendini adamış, bana o yaşımda, öyle gelirdi.

 

“Karıncayı incitmez” diye bir söz vardır ya,  “Melek suretinde, melek sîretinde” ki Rıfkı Bey, işte böyle karıncayı incitmekten bile çekinen bir adam olarak hayalimde yaşıyor, örneğin, hiç bir zaman kösele pençeli ayakkabı giymezdi. Kunduralarının tabanı ya lâstik ya kauçuktu. Yumuşak, döşeme taşlarını eskitmekten çekinir gibi basardı yere.

 

Sıra olmuş çocuklar, merdivenden çıkarlarken, Rıfkı Bey çocuklar arkasından geçmesinler diye, hemen geriye çekilir, duvarlara dayanır, onun önünden geçeriz.

 

Rıfkı Bey bütün öğrencilerin numaralarını ezbere bilir. Okula girişimizin ikinci, üçüncü günüydü daha, bizim de numaralarımızı ezberlemişti.

 

Hiç bir öğrenciyi adıyla çağırmaz, numarasıyla ça­ğırırdı. Numaralarımızı da heceleri kısaltarak söylerdi. Benim numaram : 917. Rıfkı Bey «Dokzonyedi» derdi.

 

Sıradaki çocuklardan biri yanındakine dönecek ol­sa, karşı tırabzana dayalı Rıfkı Bey’in sesi duyulur :

 

– Dokzonsekiz!

 

Hepimiz susarız.

 

(918 numaralı çocuk, şimdi istanbul Şehir Tiyatrosu oyuncularından, eski hikayeci ihsan Devrim’dir; Ayşe Gül Devrim’in babası.)

 

– Dokzonyedi

 

Yanımdakiyle fısıldaşıyorumdur, hemen susarım.

 

*****

 

Pelerinli Darüşşafakalı

OKULA girdiğimizin üçüncü, dördüncü günüydü. Bize yeni çamaşırlar, çoraplar dağıttılar.  Elbise deposundan da hepimize  eski elbiseler verdiler, pelerinler verdiler. Dünyalar benim oldu. En hoşuma giden pele­rindi. Daha sonra da terzi ölçülerimizi alıp, bedenimize     göre yeni elbiseler dikecekti. Yeni galoş kunduralar da­ğıtıldığı gündü. Ayakkabılar ayağımızda gıcır gıcır, sı­ra olmuş merdivenden aşağı, yemekhaneye gidiyorduk. Yanımda çilli yüzlü, sarışın bir oğlan vardı; adı, Musa Kâzım…

 

Musa Kâzım da, yeni galoşlarından benim gibi sevinçliydi. O gün Perşembeydi, yani şimdiki Cumartesi günleri gibi, hafta sonu günüydü, öğle yemeğini yedikten sonra, evlerimize izinli gidecek, Cuma akşamı okula dönüp, Cumartesi sabahı da derslerimize devam edecektik. Perşembe günleri her öğle yemeğinde kesinlikle börek de verilirdi.

 

Merdivenden inerken çilli sarı oğlan Musa Kâzım’ın söyledği sözü hiç unutamıyorum. Şimdi bile sesi kulağımda :

 

– Ne iyi mektep!… İnsanın annesi bile bu kadar bakamaz…

 

Benim de duygularımı dile getiren Musa Kâzım’ın sesi, yeni galoşlarımızın gıcırtısına karışmıştı.

 

Aradan çok yıllar geçti. Birgün istiklâl Caddesinde Musa Kâzım’la karşılaştık. El sıkıştık. Ben o zaman yazar’dım, Musa Kâzım da Galatasaray Kulübünde ünlü bir futbolcu olmuş. Millî takımda maçlar yaparmış, herkes onu tanırmış, Futbolla hiç ilgim olmadığından benim bunlardan hiç mi hiç haberim yok…

 

Birbirimizin nasıl olduğumuzu sorduktan sonra, Musa Kâzım’a,

 

– Ne iş yapıyorsun? diye sormuştum.

Musa, bu soruma çok bozuldu.

 

– Bilmiyor musun?… dedi.

 

–  Hayır…

 

– Sahi, haberin yok mu?.

 

– Yok vallahi…

Suratı değişti.

 

– Galatasaray’da oynuyorum… dedi.

Kırgınlığı, bilgisizliğime şaştığı sesinden belliydi. Ayrıldık birbirimizden… Arkasından baktım…

 

Galoşları gıcırdayan çilli sarı oğlanın sesini duydum :

 

– Ne iyi mektep… insanın annesi bile bu kadar…

 

 

*****

 

Babama kavuşmanın sevinci

 

DARÜŞŞAFAKA’nın  forma rengi yeşil – siyahtır. Şapkamda, ceketimin yakasında yeşil ibrişimle işlenmiş Darüşşafaka arması, pantalonumun da galiba yeşil ince zıhı vardı. Ayağımda gıcırdayan galoşlar, sırtımda lâcivert pelerin…  Paşa mıyım,  mareşal mıyım,  neyim ben? Ama büyük, çok büyük bişeyim… Darüşşafakalıya vapur bileti kırk para. Kırk parayı verince Adalar’a

Yalova’ya, Kavaklar’a, nereye istersen git.

 

Okuldan ilk izinli çıktığım gün, vapurdan Heğbeliada iskelesine çıkınca sevinçten uçuyorum. Lâcivert pelerinin etekleri kanat olmuştu sanki… O dik yokuşa uçtum.

 

Annem benim için özel yemekler, ekmek tatlısı yapmıştı.

 

Ekmek tatlısı, yoksulların tatlısıdır. Evde artıp kuruyan ekmeklerden yapılır. Kuru ince dilimler yağda kızartılır, sonra sıcak şeker şerbeti içine atılır. Şe­kerli suyu çeken dilimler sünger gibi yumuşar.

 

Ekmek dilimleri yumurtaya bulanıp kızarırsa daha iyi olur.

 

Hele, yumurtasızı, şekerli vişne şerbetine bırakılırsa, en güzelidir.

 

Annem daha çok ekmek tatlısının yumurtalısını yapardı. Çünkü, kendi tavuklarımız vardı.

 

Annemin bana bikez bile «Aman oğlum, çok çalış!» diye öğüt verdiğini ansımıyorum. Nasıl olsa çok çalışacağımı bilirdi.

 

Ya ikinci, ya üçüncü eve izinli gelişimdi. Evde babamı buldum. Aylardır görmediğim babam, yorgundu. Sarılıp öptü beni, sakallarını yanaklarımda duydum. Bir anlatılamaz üzünçlü sevinçti bu.

 

*****

 

 

Suçluluk Duygusu

O CUMA, ikindi üstü vapura binip evden İstan­bul’a gelirken suçluluk duygusu altında ezili­yordum. Darüşşafaka’ya dönüyordum, babasız arkadaşlarımın arasına, oysa benim babam vardı. Babamın olduğunu, arkadaşlarımdan, öğretmenlerimden, herkesten gizlemek zorundaydım. Onbir yaşında bir çocuk için bunun ne büyük bir acı olduğunu anlıyabilir mi­siniz acaba?

 

Ayaklarım okula gitmiyordu, zorla    sürüyordum

 

Okula geldiğim o akşam, avazım çıktığı kadar Babam var!» diye bağırmak geliyordu içimden. Ama ba­bamın olduğu anlaşılırsa, hemen beni okuldan çıkarırlar, ben de artık okuyamazdım. Okuyamıyacağımdan çok, okuldan çıkarılışıma annemin nasıl üzüleceğini düşünüyordum.

 

Bilmem ki, babası olduğunu gizlemek zorunda ve durumunda kalmış bir çocuk daha, var mıdır bu yeryüzünde? Bu ne büyük bir çocuk dramıdır? Bir çocuğun babasına, herkesin içinde,

 

– Baba!… diyememesi…

 

Çünkü herkes, Darüşşafaka’ya yalnız babasız çocukların alındığını biliyordu. Belki bilmiyordu ama, bana biliyorlarmış gibi geliyordu. Bir çocuğun babası olduğunun   anlaşılmasından korkması, utanması korkunç, acı, anlatılamaz bişeydir. Bu acıyı iliklerime dek duydum.

 

Kaçamazdım. Yemekhaneye girecektim arkadaşlarımla. Girdim. Masaya oturdum. Yediğim her lokma boğazıma diziliyordu. Belki bilinçli değildi ama, babasız arkadaşlarımın haklan olan lokmaları çaldığım duygusu altındaydım. Benim yaptığım bir hırsızlıktı, hem de bu hırsızlık boyuna sürecekti. Okulu bitirdiğim za­man bile kurtulamıyacaktım, yine de saklıyacaktım babamın olduğunu.

Babam olduğunun anlaşılıp yalancılığımın orta­ya çıkacağı korkusu, babamın olduğunu saklamak ya­lancılığından çok daha baskındı.

 

Yemekten sonra her zamanki gibi, dersanemizde “Müzakere” saati başladı, önümde kitap açık, hicbirşey okumadan, okuduğumu anlamadan öylece durdum. Son­ra yine her zamanki gibi yatakhaneye gittim. Soyunup yatağıma girdim. Her zaman, nasıl öğretilmişse öyle yapardım : Sağ yana yatılacak, çünkü iyilik melekleri sağdadır. Sonra “Kulhuvallahi” okunacak.

Her gece sağıma yattıktan sonra “Yarabbi, bü­yük bir adam olayım!” diye dualar eder, “Kulhuvalla­hi”, “Kule’uzü” okuyarak uykuya dalardım. Büyük adam deyince de aklıma hep kâşifler, mucitler gelir­di; keşifte, icatta bulunanlar büyük adamdı, onlar ölümsüzdü, onların adı kalırdı.  “Yarabbi, memleketime faydalı bir insan olayım!.”. Sonra “Elham”, üçüncü, dördüncü “Kulhuvallahi”de uyuya kalırdım. Gece na­sıl yatmışsam kalıp gibi öylece kalır, sabah yine sağ yanımdan kalkardım.

O gece, dördüncü, beşinci, onuncu “Kulhuvallahi” de bile uyuyamadım. Ya babam olduğu anlaşılırsa?.. Sabahleyin uyandığımda, battaniyem yere düşmüştü.

 

*****

 

 

Enayilikten On Numara Almışsın

BİZ derslere başladıktan iki-üç gün sonra, Darûleytam’lılar geldi. Onları ayrı bir dersaneye koydular. Böylece Darüşşafaka’nın ilk sınıfı  «Yâni ilkokul dördüncü sınıf» iki şube oldu.

 

Darüleytamlılar üç yıl birarada yaşayıp okudukları için, birbirlerine çok bağlıydılar. Eski elbise parçalarından çok güzel aba dikiyorlar, bezden top yapı. yorlardı. Ayaklarında, tabanı dört. beş kat bez, abalarla çok güzel top oynuyorlardı.

O sınıfın bütün çocuklarını, ama o çocuk halleriyle ansıyorum, oysa şimdi karşılaşsak çoğunu tanıyamam.

 

Biz okula geldikten onbeş gün kadar sonra, sapsarı, ipek gibi yumuşacık saçlı bir çocuk geldi aramıza. Adı: Faris… Sınavı ve kur’ayı kazanan çocuklardan biri her nedense okula gelmeyince, yedeklerin başında bulunan Faris’i almışlar okula. Başka bir dünyadan gelmiş gibi tertemiz yüzlü, iyi giyimli bir çocuktu, çekingendi. Aşağıda, muslukların olduğu yerde şaşırmış duruyordu. Çevresini yadırgamıştı. Birden Faris’e yakınlık duydum, onu çok sevdim.

 

Faris,yumuşak, uysal, temiz, çalışkan bir çocuktu. Ama onun asıl büyükbaşarısını     resim dersinde gördük.

 

Darüşşafaka’nın ayrı bir resim dersanesi vardı. Aramızda en güzel resim yapan Faris’ti. Resim öğretmeni (Galiba adı Agâh Bey’di) model olarak bir porta­kal resmi yaptı, model olan sahici portakaldan daha portakal oldu. Elini uzat, kâğıttaki portakalı tut, al. Portakalın pürtükleri, delikleri bile görünüyor. (Anlat­tıklarım, resmi değerlendiren nitelikler olmasa da, bizim onbir yaşında çocuklar olduğumuzu unutmayınız.) Resim öğretmeni bu portakal resmini duvara astı.

 

Faris öyle parlak bir öğrenciydi ki, nasıl oldu şim­di bilemiyorum, derslere başladığımızdan ya bir ya iki ay sonra özel bir sınav sonunda onu    bizden bir üst sınıfa aldılar, beşinci sınıfa geçirdiler.

 

Çok sonraları duydum ki, Faris verem olmuş, bu yüzden bir iki sınıf geriye kalmış.

 

Akciğerinin birini al­mışlar.

 

Darüşşafaka’yı bitirdi. Hukuk Fakültesini bitirdi, ressam oldu, yazar oldu.

 

16 Aralık 1946 daki büyük tevkifatta ikimiz de vardık. Kısa bir süre sonra beni bıraktılar, Faris Erkman. Emniyet Müdürlüğünde haftalarca ağır işkence­ler altında tutuldu. (Bu tüyler ürpertici işkenceler de gün gelir yazılır elbet.)

 

Veremli, tek ciğerli, ülserli Faris bu işkenceler sonunda yarım, insan olarak kaldı.

Şimdi anlatacağım olayı, olaya tanık olan birinden duydum.

 

Emniyet Müdürlüğünden, Harbiye’deki Askerî Ce­zaevine gönderilecekleri gün, Birinci Şube Müdür Mu­avini olan Hamdi Bey (Parmaksız Hamdi diye anılırdı) orda tutuklu olanlan toplayıp, onlarla konuşuyor. (Parmaksız Hamdi’yi ilerdeki anılarımda genişçe anlatacağım. Anlatılmaya değer bir kişiliği vardı. Polis şeflerinin çok kaba olduğu o dönemde bile bu adamın bir terbiyeli davranışı vardı. Kaba değildi hiç olmazsa. Çok yanlış işler yapmışsa, bunun suçu ondan çok, eski bir gedikli çavuş olan Hamdi Bey’i Türkiye’nin en büyük kenti istanbul’un Emniyet Müdürlüğünün siyasî şubesinin başına geçirenlerindir. Davranışlarının, yurt görevi olduğuna özdenlikle inanıyordu, öbürlerinde bu bile olmadığından, Parmaksız Hamdi’nin terbiyesi övgüye değer. Nitekim, anlatacağım olaydaki davranışında bile bir insanca yan vardır. Bu sözlerimle Parmaksız Hamdi’yi, olduğundan başka türlü, iyi ve olumlu kişilikte göstermek istemiyorum. O da işkenceler yaptırtan, yasadışı davranışlarda bulunan bir polis şefiydi. Ama yine de o gerici ve bilgisizliği içinde özden ve doğru bir kişiydi. Anılarımın ileriki bölümlerini de ya- zabilirsem, Parmaksız Hamdi’ye gerekli yeri vereceğim.

Parmaksız Hamdi sanıklarla konuşur. Onların gönüllerini almak ister. Demeye getirir ki, biz burda size kötü davrandıksa, bu bizim görevimizdi, yoksa özel bir kötü duygumuz yoktur; burda olanları unutalım. ..

 

Faris, o incecik dal gibi, sapsarı, soluk yüzlü delikanlı birden iki adım öne geçer,

 

– Hamdi Bey, Hamdi Bey… der, bana yaptıklarınızı ben unutmaya çalışsam bile kemiklerim sizden hesap soracaktır. Vazife böyle yapılmaz; bize burda yapılanlara vazife denilmez!

 

Faris’i bilmiyorsunuz ki, o altın yürekli ince çocuğun bu çıkışının ne demek olduğunu gereğince anlıyabilesiniz.

 

Parmaksız Hamdi hiç sesini çıkarmaz. Daha ne çıkarsın, yapılacaklar yapılmış…

 

 

Faris Erkman beş yıl hapis yattı. (Yassıada siyasi hükümlülerinin hepsinin de hastalık nedeniyle serbest bırakıldıklarını, bir de yarım ciğerli, ülserli, veremli Faris’in beş yıl hapis yattığını, kendisine bakacak zengin kimsesi de olmadığını düşününüz.)

 

Faris’le Harbiye Askerî Cezaevinde, Sultanahmet Cezaevinde bir koğuşta yattım. Cezaevinde de, Darüşşafaka’daki o sapsarı saçlı çekingen çocuk gibiydi, sessizdi, uysaldı, yumuşaktı. Ranzasına uzanır, saatlerce saatlerce büyük resim ustalarının röprodüksiyon al­bümlerine bakardı. Bir tabloyu önüne koyup, bütün bir yarım gün baktığı olurdu. Hep resimden konuşurdu. Birçok arkadaşlarına cezaevinde resmin ne olduğunu anlattı, öğretti durdu.

 

Cezaevinde ülseri çok azmıştı. Sürekli perhiz yapıyor, ilâçlarla yaşıyordu. Bahtsızlığına, ikinci evliliği­ni de eklemek gerekir.

 

Beş yıl yattıktan sonra cezaevinden çok hasta, çok zayıf olarak çıktı. Hastalığına, bir de iş bulmak, çalışmak, geçim zorluğu eklendi. Ameliyat olma­sı gerekiyordu; ama çok zayıf olduğundan birazcık toplamalıydı. Vakit kalmadı, kan geldi. Cezaevinden çıkışından, sanırım, altı ay sonra, daha çok kan geldi ve öldü. Ondan bir zaman sonra da «Kemiklerim sizden hesap soracak!» dediği Parmaksız Hamdi öldü.

 

Dönelim Darüşşafaka’ya… öğle paydosunda bah­çedeydik. Faris koşarak geldi

 

-On numara almışsın! dedi

 

-Neden? diye sordum.

-Enayilikten. .. dedi.

 

Faris, benden başkasıyla pek şakalaşmazdı. Bu esprisini pek beğenmiş olacak ki, benimle alay ettiği için gülüyordu.

 

İçeri girdim. Merdiven başında Mansur’u gördüm. Mansur çok ciddî bir çocuktu, hani büyümüş de küçülmüş denilenlerden… Yüzü gülmez, şaka yapmaz, koşup oynamaz, yalnız ders çalışır, tam bir efendi  çocuk. ..

 

Faris’in benimle alayı üstümde kalacak değil ya, birine devredip kurtulmalıyım. Ne yapayım ki o sırada karşıma Mansur çıkmış.

 

-Mansur, duydun mu, dedim, on numara almışsın. ..

 

Yüzünde hiç bir çizgi oynamadan, o her zamanki ciddiliğiyle

 

– Neden? diye sordu.

 

– Enayilikten… dedim.

 

Dememle, Mansur doğru «Dahiliye Müdürü» nün odasına yönelmez mi? Alay edip gülmeyi bırakın, aman dur, demeye kalmadı. Yalvardımsa da para etmedi. Girdi müdürün odasına…

 

Dahiliye Müdürü beni çağırttı. Korkudan zangır zangır titriyorum. Sakallı bir adamdı.

 

– Sen ne demişsin arkadaşına?.

 

İnkâr etsem, para etmiyecek… Hiç düşünmeden ben orda o yalanı nasıl kıvırdım, bilmem.

 

– Efendim, dedim, arkadaşlar birbirine “On numara almışsın” diyorlar.  “Neden?” diye sorunca   da “Enayilikten” diyorlar. Ben işte bunu Mansur Efendi’ye anlatıyordum.  Daha ben  “enayilikten”    derdemez, “böyle diyorlar” demeye kalmadı koşup size şikâyete geldi. Biraz dursaydı “diyorlar” diyecektim, ama beklemedi ki lâfımın arkasını…

 

Öğretmenlerin, müdürün falan yanında birbirimize “efendi” derdik.

 

-Ben Mansur Efendi’ye enayi demedim, arkadaş­lar böyle diyorlar demek istedim…

 

Müdür,

 

– Bak, Nusret Efendi sana böyle bişey dememiş, dedi.

 

Döndük. Döndük ama, arkamdan müdür muavininin (belki dahiliye müdürüydü) gülümsediğini de se­zinliyorum. Odadan çıktık. Mansur tek söz konuşmadan önden hızla yürüyüp gitti. Zavallı Mansur’cuk. Sonradan birbirimizi çok sevdik. Darüşşafaka’yı bitirdi.  AskerîTıbbiye’ye girdi. Tıbbiyenin beşinci sınıfında veremden  öldü.

*****

 

Nahit’in çorabının yamaları

RIFKI Bey’in en kızdığı şey, namazdan kaçmak. Namaz kaçaklarını kovalar dururdu. Çok çocuk kaçardı namazdan. Yarısından çoğu da abdest almadan camiye namaza giderlerdi. Hele soğuk kış günleri, hele, hele sabah namazı için abdest almak çok zor. Ben hiç namazdan kaçmadım. Abdestsiz namaz da kılmadım. Yasaklanmış hiçbişey yapmıyordum.

Darüşşafaka’ya giriş kur’asını kazandıktan sonra, Allanın bana yardım ettiğine, çok şansım olduğuna iyice inanmıştım. Şansım vardı, her zaman da şansım olacağına inanıyordum.

Boy sırası olup sırayla camiye girdiğimizden, ben camide hep Nahit’in arkasına düşerdim. Peygamberler Tarihi «Siyer-î Enbiya» dersimizin öğretmeni imamımızdı. Namaza dururuz.

 

  • Allahüekber…

 

Benim gözlerim, önümdeki Nahitin çoraplarında.. Bitürlü Nahit’in çoraplarından gözümü alamam… Kaamet’te, gözlerim Nahit’in çoraplarında, rükû’a varırız, gözlerim Nahit’in çoraplarında, secde’ye geliriz, gözle, rim Nahit’in çoraplarında… Bunun nedenini anlatayım.

 

O zaman şimdiki dayanıklı naylon çoraplar yoktu. . Pamuk ipliğinden çorap giyiyoruz, hem de en ucuzundan. Giydiğimiz çoraplar yedibuçuk kuruşla onyedi buçuk kuruş arasında satılıyor. Bu ucuz çoraplar çabucak delinir, ençok da önce burnundan delinir. Annelerimiz çoraplarımızı yamar. Kaç kere? Belki beş, belki on, belki onbeş kere… Yama üstüne yama… Nasıl olsa ayakkabının içinde görünmüyor diye, kalın kaba yamalar. Ama camiye ayakkabısız girildiğinden, çorapların yamalı olduğu görünüyor…

 

O zaman büyüklerin bile çoğu yamalı çorap giyerdi. Ev kadınlarının çok önemli işlerinden biri de çorap yamamak. Yumurta biçimi bir tahtayı çorabın içine kor, öyle yamarlardı deliği. İyi evkadınları da, yamamaz, deliği örerdi. Ama örgü, pahalı çoraplar için. Bizim ucuz çorapların deliği yamanır, yine delinir, yine yamanır. Ben bir, iki, ençok üç çorapla bir yıl geçirirdim. Çorap dediğin bayramdan bayrama yenilenir.

 

Bu çorap yamalarından çok çekmişim, çok utanmışımdır. Evlere, kesinlikle ayakkabıyla girilmez. Konuk gittiğim evde de ayakkabı çıkacak. Bukez de çorabm yaması görünür. Yama görünmesin diye, ayağımı öbürünün arkasına gizlerim, bukez öbürünün yaması görünür. O yana çek ayağını, bu yana gizle… Bir belâ..

 

Çorabımın yamaları büyür de büyür, büyür de büyür, odaya sığmaz olur; herkesin gözü çorabımın yamasında… Altıma alırım ayağımı, olmaz, sandalyenin arkasına korum, olmaz…

 

Bu yamaların bir de ayağı vurması var. Kocaman kalın yamalar, ayakkabının içinde ayağımı vurur, parmaklarım su toplar. Anlatılır bir belâ değil çorap ya­maları… Hoş şimdi, o eski çorap yamalarının ne olduğunu bilen de pek kalmamıştır ya… Yine benim annem, çorabın renginde yama vurur, öbür çocuklarınki çok daha kötü… Ama hiç birimizin çorabımızın ya­ması, Nahifin çoraplarının yaması kadar güzel değildir. Bikez Nahit hep siyah ve ince çorap giyerdi nedense… Çoraplarının da yaması uzaktan belli   olmazdı. Yakından dikkatle bakılınca yamalı olduğu anlaşılırdı, işte onun için Nahit’in çoraplarından gözümü alamaz­dım. Boyuna bakardım. Annesi ne ustalıkla, hiç bellisiz yamardı Nahit’in çoraplarını… İçimden , “Namazda başka şey düşünmek, başka şeyle ilgilenmek günah…” derdim. Ama yine gözüm kayardı. Nahit’in iyi yamanmış çorapları gibi yamalı çorap giymenin özlemini çe­kerdim. Benim, onunkiler gibi iyi yamanmış çoraplarım olsaydı, misafirlikte utancımdan boyuna ayaklarımı gizleyip durmazdım.

 

 

*****

 

 

Mangal  borusu, maşa, ızgara

 

Namaz duasına başlarız. Ben de iki elimi açarım öbür çocuklar gibi. Aklım fikrim büyük adam olmada: ”Yarabbi!İnşallah büyük bir adam olurum!… Keşiflerde,icatlarda bulunurum…”

 

İcat deyince,bir saplantı düşünce vardı kafamda. “Allah’ım, inşallah bir mucit olurum” diye dua eder etmez, hemen aklıma icat diye mangal borusu, maşa, ızgara gelirdi. Öyle ya, bunlar da birer icattı. Bunları elbet icat eden kimseler vardı: Çıtçıt, firkete, sacayak filan… Bunları bitek belli kişi icat etmiş sanıyordum. Onların da adları unutulmuş gitmişti işte… Çok tutkulu “hırslı” bir çocuktum adımın unutulmasına bitürlü razı olamıyordum. Her duada bu gülünçlük aklıma gelir, Allah’a yeniden yalvarırdım: “Allah’ım,bir keşifte bulunayım ama, mangal borusu, sacayak, çıtçıt gibi önemsiz şeyler olmasın… Büyük, çok büyük, önemli şeyler keşfedeyim!…”

 

 

 

İlk rüşvet

 

Haftanın bir gecesi okul müsamere salununda film oynatılır. İlk gördüğüm film, bütün ayrıntılarıyla aklımda. Adı: Beyaz Rahibe… Bir kent üstüne yanardağ lavlarını fışkırtıyor, kızgın lav selleri insanları sürüklüyor.

 

Ertesi günkü bir derste, Rıfkı Bey ödev vermişti: Gece gördüğünüz filmden ne anladığınızı yazınız…

 

İlk “Aferin”i bu ödevimle kazanmıştım. Çarşamba akşamları “müzakere” saatinden nöbetçi öğretmeni dersaneye girer, o ders haftası içinde derslerinden başarı gösteren öğrencilerin bir yeşil karta basılı “Aferin”lerini dağıtırdı. Bizim sınıftan ilk aferini alan bendim. Bir hafta içinde bir çocuk altı “aferin” almışsa, bu altı “Aferin” in yerine penbe kartona basılı bir “Tahsin” verilirdi. Sanırım dört tahsin de bir “imtiyaz” di. İki mi, üç mü “imtiyaz” kazanan öğrenciye, okulun tarihçesi yazılı ciltli bir kitap verilirdi. Bütün amacım, “Aferin” leri biriktirip “Tahsin”, “Tahsin” leri biriktirip “imtiyaz”, “imtiyaz” ları  biriktirip o güzel armağan cildi almaktı. Ama hiçbir zaman bu armağan kitaba kavuşamadım; hem de sınıfımızda ençok “Aferin” alan öğrencilerden biri olduğum halde… Çünkü, sıksık izinsiz kalıyordum, izinsiz kalan öğrenci, Perşembe ve Cuma günleri de evine gidemez, okulda kalırdı. İzinsiz kalan çocuk,biriktirdiği sekiz ”Aferin”i verirse, izinsizlikten kurtulurdu. Benim haftada iki, bazı üç izinsiz aldığım bile olurdu. Bazı hafta,topladığım bütün “aferin”leri, ”Tahsin”leri geri vermek yüzünden hiçbir zaman Darüşşafaka’nın armağan kitabına kavuşamadım.

İlk “Aferin”i aldığım gece, çok heyecanlı, çok sevinçliydim. O gece yatağıma yatınca, her zamankinden daha çok dua ettim.

 

Rıfkı Bey’in üzerimdeki etkisi büyüktür. O bize derdi ki :

 

”Her gece yatağınıza girince, önce bir nefis muhasebesi yapınız. O günkü davranışlarınızın hepsini bir bir gözünüzün önünden geçiriniz. Kimlere iyilik, kimlere kötülük yaptığınızı, kimlere kötü davrandığınızı düşününüz ki ertesi gün daha iyi bir insan olunuz. Yaşamayı hak edip etmediğinizi, bu güzel dünyada yaşamayı hak etmek için o gün ne işler yaptığınızı, ne kadar çalıştığınızı hatırlayınız. Böylece vicdanınız huzura kavuşur. Ondan sonra da dua ediniz!”

 

Rıfkı Bey’in bu sözlerinin o denli etkisinde kalmışım ki, hâlâ her gece hep o »nefis muhasebesi» ni yapar, günlük çalışma ve davranışlarımı gözden geçirerek kendimi eleştirir, denetlerim. Böylece, geçen o gün için ya kendimden hoşnut olurum, ya da olmam, olmazsam, ertesi gün için daha hızlı çalışmaya hazırlanırım.

 

İlk «Aferin» i aldığım gece, yatakta kendimden çok hoşnuttum. Ertesi gün «Aferin» i eve götürünce kimbilir annem babam ne kadar sevineceklerdi, sarılıp beni öpecekler, kutluyacaklardı. İste bu sevinçle o Perşembe eve koşarak gitmiştim.

 

– Anne “Aferin” aldım ben!.

 

Annem de babam da hiç ilgilenmediler. Çok bozuldum. Onlara «aferin» almak çok önemsiz bişeymiş gibi gelmiş olacaktı. Biraz olsun ilgilerini çekmek için «Beyaz Rahibe» filmini anlattım. Babam, sinemayı hiç sevmez. Sinemaya delilik der. Aslı olmayan şeye, insan gölgelerine ilgi gösterilmesi, insanlarının saşkınlığındandır. Sinema şeytanlık, tiyatro büsbütün ahlâk bozucu, zihin karıştırıcı bir saçmalık… Galiba gençliğinde, o ilkel sessiz filmlerden birini seyretmiş olacak.

 

Anlattığın Beyaz Rahibe filmi ilgisini çekmek şöyle dursun, babamı büsbütün kızdırdı. Sonra film üstüne verilen ödevi, ne yapsam, ne söylesem, aldığım «Aferin» için ilgilerini çekemiyecektim…

 

O hafta cuma günü okula giderken annem bana,sandığmdan çıkardığı bir ipekli mendil verdi. Açık mor renkli (salkım çiçeği renginde), cep mendili büyüklüğünde kocaman bir mendil… Yanları «sıçan dişi» denilen işlemeyle kıvrılmış. Üstünde daha açık mordan çiçek desenleri var… Bir de güzel kokuyordu ki annemin sandığından çıkardğı ipekli mendil… Bu hediyeye pek sevinmiştim. Bütün insanlar sevinçlerini başkalarıyla bölüşmek isterler, çocuklarda bu istek daha da çok… Okula gidince ipekli mendili arkadaşlarıma gösterdim, Sınıf mümessilimiz olan Fahrettin,

 

– O mendili bana versene… dedi.

 

Mendili isteyecekleri hiç aklıma gelmemişti. «Vermem» demeye de alışamamışım. Üstelik, oldukça tenbel, ama sınıf mümessili olan Fahrettin’den çok korkardım. Çünkü, öğretmenlerden eli sopalı Şakir Bey, Fahrettin’i nedense çok severdi. Şakir Bey Fahrettin’in yaramazlık ediyorlar diye numaralarını bir kâğıda yazıp kendisine verdiği çocukları hiç sorgusuz izinsiz bırakırdı.

 

Fahrettin’e,

 

-Veremem, dedim, bu mendil hediye, annemin hediyesi…

 

– Ama ben senden almasını bilirim… dedi.

 

Hiç sesimi çıkarmadım, çünkü korkuyordum. Bizim sınıfın mümessili Fahrettin’le, bir üst sınıfın mümessili Nezil, yarı öğretmen filân gibiydiler. Hele o Nebil’in kocaman bir başı vardı, başı boyundan daha iriymiş gibi gelirdi bana…

 

Dersimiz «Vücud.ü beşer», yani şimdi Tabiat bilgisi derslerinde okunan insan vücudu… Öğretmenimiz eli sopalı Sakir Bey. Mümessil Fahrettin kapıda, biz sıralarımızda Şakir Bey’i bekliyoruz. Kimsede çıt yok.

 

Fahrettin bana,

 

-Ne konuşuyorsun? dedi.

 

-Konuşmuyorum… dedim.

Gerçekten de konuştuğum yok.

 

– Sen simdi görürsün…

 

Numaramı yazdı kâğıda, Şakir Bey gelince ona verdi.

 

Şakir Bey sordu;;

 

– Nedir bu?

 

– Yaramazlık ediyordu efendim…

Şakir Bey,

 

– Dokzonyedi! dedi.

 

– Efendim…

 

Tirtir titriyorum korkudan.

 

  • Tahtaya gel!

Gittim..

 

– Basar’ı anlat!

 

Basar, Arapça “Uzvu basar”, göz demek… Türkçesini söylemek kaba geliyor olmalı ki, terimlerin hep Arapçalarını öğretirlerdi. (Lisedeyken bile, çok değerli “Tabiiyye” öğretmenimiz “Ciğer” denilmesine kızar, ille de “rie” denilmesini isterdi.) Çok da iyi çalışmışım, çok iyi biliyorum. Başladım  anlatmaya. Sordu söyledim, sordu söyledim… Bütün sorduklarını bildim. Karatahtaya göz’ün kesitini ve tabakalarını da çizdim: tabaka-i karniye, taba-i ki kuzahiye…

 

  • Üzeyn’i anlat! dedi

Üzeyn, kulak demek.

 

  • Efendim, üzeyn, insanin işitme cihazı olan bir organı olup, üzeyn-i haricî, yani sayvan, üzeyn-i mütevassıt ve üzeyn-i dahili olmak üzere üç kısma ayrılır.

Sayvan da…

 

Paydos zili çaldı. Bütün ders anlatmıştım. Bir «Aferin» bile alırım diye umutluydum.

 

Şakir Bey;

 

  • İyi çalışmışsın ama, dedi, önce ahlâk lâzım… Ben dersaneye gelmeden gürültü ettiğin için sana izinsiz veriyorum.

 

Her dersimizin ayrı öğretmeni vardı. Ençok hesap, imlâ, sarf, nahiv, Kur’an, hüsn-ühat (yani kaligrafi, düzgün yazı), ulum-u diniyye ve siyer-i enbiya derslerinden  aferin alırdım. Hele Kâzım Bey’in hesap dersine gelmesini dört gözle bekler, beni derse kaldırsın diye boyuna dua ederdim. Galip amcamın öğrettikleri, bura­da çok işime yarıyordu.

 

İzinsizden kurtulacak aferin’leri toplamıştım. Çarşamba akşamı aferin’leri dağıtacaklar önce, sonra da mümessil izinsizleri okuyacak. Aferin’ler dağıtıldı. Sonra izinsizler okundu. Benim iki izinsizim var. İkincisinden haberim bile yok… Fahrettin adımı yazıp Şakir Bey’e vermiş. Aferin’leri verip izinsizin birinden kurtuldum, ama, ikinci izinsizden kurtulamadım. Perşembe günü evime gidemiyecektim. Annem merak edecekti. Hasta olduğundan okula da gelemezdi. Babam da gelip beni arayamazdı elbet. Babam okula gelirse, ona ne diyecektim, amca mı diyecektim?

 

Anılarımda birçok öğretmenlerden sözediyorum. Niçin kimisine çok iyi diyorum da, kimisi için de işte böyle yazıyorum. Öğretmenlerin pekçoğu, ne yazık ki, elleriyle çocukların geleceklerini biçimlendirdiklerini bilemiyorlar. Bütün yaşamıma yön vermiş öğretmenlerim vardır. Büyük bir saygı duyduğum bu insanları hiç unutmuyorum.

 

Perşembe günü öğle yemeğine gidiyoruz. Her perşembe gibi yine börek vardır yemekte. Yemekten çıktık. Arkadaşlar izinli gidiyor. Fahrettin,

 

– Ben o mendili senden nasıl olsa alacağım… dedi,

 

Sesimi çıkaramadım.

 

O günden sonra birkaç izinsiz daha aldım. Oysa hiç de yaramaz çocuk değildim.

Bir sabah   müzakeresindeyiz.  Müzakerenin ortasında, helaya gitmem gerekti. Fahrettin’den izin istedim. Kaşlarını çatıp,

 

  • Olmaz, dedi, müzakerede çişe gidilmez…

Dönüp oturdum sırama. Ama duramıyorum ki…

Yine gittim Fahrettin’e. Yalvarmaya başladım.

 

– Müzakere’den çıkılmaz, dedi, daha önce aklın nerdeydi?…

 

Yine sırama geçtim. Gözlerimden yaşlar geliyor. Bu, ağlamak değil, zorlanmaktan. Daha da zil çalmasına çok var. Kıvranıp duruyorum.

 

Yine gittim Fahrettin’e, yalvardım. Bukez yüzü yumuşayıp,

 

– Mendili ver, bırakayım… dedi.

 

Mendili nasıl vereyim, sonra anneme ne derim? Döndüm, ama artık sırama kadar gidecek halde bile değildim. Bütün arkadaşlara rezil olacağım.

 

– Pekiy… dedim.

 

Dersane kapısının ağzında, koridorda aldı benden mendili… Ama ben gidemiyorum ki… Hiç olmazsa sınıfta arkadaşlarıma rezil olmadım ya… Helaya nasıl gittim, bir ben bilirim… Bu, açık mor renkli, üstünde daha açık mordan çiçek desenleri olan kocaman ipekli mendil, benim verdiğim ilk rüşvettir.

 

1937 yılında Ankara Harp Okulu’nda ikinci sınıf öğrencisiyim. Fahrettin’i gördüm. Ulus’taki sinemalardan birinde belediyenin bilet denetçisi olmuş. Zaman zaman, onunla birgün karşılaşmayı ve o ipek mendilin yeniden hesaplaşmasını yapmayı çok kurmuştum.

 

Fahrettin’i görünce baktım ki, benden rüşvet aldığı  ipek mendili çoktan unutmuş. Ben de unutuverdim. Liseden sonra üniversiteye gidememiş olduğu için de üzüntü duydum.

 

*****

 

 

 

Ramazan geceleri

DARÜŞŞAFAKA’nın unutulmaz anıları Ramazan  geceleridir. Heyecan, daha   ramazan gelirken başlar.

 

Bahçede herbirimize büyük bir masa   boyutunda yerler vermişlerdi. Bu küçük yerleri kazdık, çapaladık, oralara kırmızı turp, salata filân ektik. Bunlar, yetişecek de ramazanda yiyeceğiz.

 

Ramazanı çok severiz, çünkü oyun çok, ders azdır. Alabildiğine bir hoşgörü vardır. Sonra, yaşamımızda büyük bir değişikliktir ramazan. Sahur saatine kadar yatağa girmek, uyumak yok, boyuna oyun, koridorlar da koşar, fink atarız. Sahuru yiyip yatarız. Öğleden sonrasına kadar uyku.Öğleden sonra iki ders, yine bahçede oyun… Sonra iftar, biraz sonra da teravih namazı… Teravih namazı kılındıktan sonra yatağa girene kadar en   güzel saatlerimizdir. O gecelerden birinde Rauf’la koridorlar da altalta üstüste boğuşmamızı hiç unutamıyorum. Bu türlü bir çocukluğum olmadığı için, ramazan geceleri oyunları bana çok değişik, çok eğlenceli geliyordu. 1927 Ramazan gecesi: neşeli, sevimli çocuk Rauf’la yerlerde boğuşup, koridorlarda koşuşup duruyoruz.

 

1940 Eylûl’ü: Bulgaristan sınırında çadırlardayız. Teğmen Rauf, bir çadırda hasta yatıyor. Ben uzakta, başka bir çadırdayım. Ata biniyorum, arkamda seyisim, Rauf’u ziyarete geliyordum. Kızgın, sinirli bir teğmen olan Rauf, hiç de o ramazan gecelerinin neşeli çocuğu değil; yüzüne dikkatle bakıp gözlerinde eski günlerimizden bir neşe kıvılcımı arıyorum, ama boşuna…

 

1962 Ekimi: Rauf’u Kadıköy’den istanbul’a gelirken vapurda görüyorum. Bir emekli albaydır. Bütün çizgileri aşağı akmış. Daha sinirli, daha kızgın, üstelik karamsar da… O anlatırken bakıyorum yüzüne, gözlerinin içine, ondan çocukluğumuzdan küçücük bir neşe kapısı bile bulamıyorum. Birkaç kez Rauf’a, Darüşşafaka ramazanlarından sözetmek istiyorum, ama onda algılanacak hiç bir duyu işareti yok…

Bizden bir kuşak öncesinin hoyratları neler   yaptılar bize, ne hale getirdiler bizleri… Şimdi biz. sanki bize yapılanların acısını çıkarmak için. bizden sonraki kuşağa aynı şeyleri yapıyor, ateşli bakışlarımızla onların gözlerinden sevinci yakıp yokediyoruz.

 

Bir Rıfat vardı. Galiba numarası 919 du. Çalışkan bir öğrenciydi ama, nedense hesap dersinden pek başarılı değildi. Kazım Bey derse kaldırınca çok zaman karatahtadan yüzü asık, gözleri dumanlı dönerdi.

Yine hesap dersiydi, Kâzım Bey’i bekliyoruz. Sınıf mümessili, öğretmen kürsüsünün altından bir yerden, nasıl oldu bilemiyorum, temizlik mi ne yapılıyordu, bir küçücük çıkın bulup çıkardı. Tülbende sarılı bişey… Tülbend açılınca içinden tuz çıktı, tuzdan başka da bi şeyler var. Arkadaşlar bunun büyü olduğunu, öğretmenin sevgisini kazanmak için yapılmış olduğunu çabucak anladılar. Ama bu büyüyü Rıfat’ın hesap öğretmeni Kâzım Bey için yaptırdığının nasıl anlaşıldığını şimdi bilemiyorum. Galiba Rıfat’ın yüzü kızarmıştı da öyle anlaşılmıştı.

 

1927 yıl’nın birgünü: O iyi çocuk Rıfat’ın, kürsüsünün altına koyduğu büyü çıkısı ortaya çıkmış.

 

1942 yılının birgünü: Kars Müstahkem Mevkiinde, üsteğmen rütbesiyle Birinci Şube Müdür Yardımcısıyım. Manevradayız. Bir yedeksubay, Ordu Komutanının emirsubayı,  Darüşşafaka’yı bitirdikten sonra mühendis olmuş.

 

Bir ramazan akşamı, iftardan önce bahçede oynuyoruz. Arkadaşların çoğu bilya oynuyorlar. Ben da istiyorum bilya oynamayı ama, bitürlü beceremiyorum. Daha küçüklüğümde alışmamışım. Herşeyin bir birikimi olması gerekli. O birikim olmayınca nerde olursa olsun başarı kazanmak olanaksız.

 

“Kaptan” denilen bir bilya oyunu var… Bir karenin dört açısına yerde çukurlar açılıyor, bir de ortaya çukur kazılıyor, iki çocuk, bilyayı, parmaklarıyla, nişanlayıp yuvarlayarak çukurlara sokacaklar. Dört dış çukurdan sonra kim önce orta çukura sokarsa, bilyayı, kaptan oluyor. Beceremediğim için, kimse benimle kaptan oynamazdı. Bir de Kafakarış oyunu vardı. Kaptan’a göredaha kolay bir bilya oyunu. Ama ben onu da beceremezdim. Bilyayı, (ki, mile derdik) bitürlü başparmağımla işaret parmağım arasına yerleştirip ustalıkla fırlatamazdım. Rıfat’la kafakarış oynuyorduk. Rıfat beni üstüste iki üç kez yenmiş, ben de her yenilişimde, oyun gereği, onu sırtımda taşımıştım. Rıfat sonunda benimle mile oynamaktan tadalamadı.

 

Başkalarıyla kaptan oynamaya gitti. Ben elimde renkrenk çizgili bir cicoz (camdan büyükçe bir mile) içeri girdim. Duvarlar çok geniş olduğundan pencerelerin önünde de çok geniş bir düzlük var. Duvarlar, yerden bizim boyumuz yüksekliğinde yeşil yağlıboyalı. Koridorla salon arısına açılmış, bir pencereye gittim, pencerenin yeşil boyalı geniş düzlüğünde elimde cicozu zıplatarak oynamaya basladım. Ne yapayım, benimle kimse oynamazsa, ben de kendikendime oynarım. Cicozu lâstik top yerin koymuştum. Sağ elimin ayasıyla dokununca cicozun zıplaması çok hoşuma gitmişti. Kaça kadar zıplatabileceğiz cicozu? Sayıyorum: Bir, iki, üç, dört…

 

Ben sayarken birisi de başımın üstünde, arkadan mile zıplatıyor. Kimbilir hangi çocuk? Dönüp baksam, oyunum bozulacak. Bakamıyorum.

 

  • Yapma! diye bağırıyorum.

Bir yandan da sayıyorum.

 

– …. altı, yedi, sekiz, yapma, dokuz, on, onbir, yapma be! Oniki onüç… Yapmasana!.

 

Ben elimle cicozu zıplattıkça tepemde birisi başka bir cicoz zıplatıyor.

 

– …. Onsekiz, ondokuz, yapmasana ulan… Yirmi, yirmibir!..

 

Kızgınlıkla «Yapma ulan hayvan!» diye bağırıp… geriye dönünce karşımda eli sopalı Şakir Bey’i gördüm. Benim cicoz zıplatmama uydurmuş, boyuna elindeki sopayı başıma vurup dururmuş da, ben bir arkadaş başımda mile zıplatıyor sanırmışım.

 

Nasıl korktum, nasıl… Bir çocuğu bu denli korkutmak yetmez mi? Hayır, yetmiyor.

 

– Aç elini!

 

Açtım. Kabuğu sıyrılmış taze dalı, kıyasıya vuruyor avucuma, «Ayy!» diye bağırıp iki büklüm olmuyorum başka çocuklar gibi. Belki de böyle yapmamı istiyor. Duruyorum öylecene, sıkıyorum dişimi..,

 

– Aç ötekini,

 

Öbür avucumu açıyorum. İndirdiği bir değnek, başparmağımın avucuma bitiştiği yere gelince, acısı canıma işledi. Durdum öylece. Vurdu, vurdu, çekilip gitti..

 

Sopadan parmaklarım uyuşmuş, iftarda kasığı zorlukla tuttum. Müzakerede de parmaklarım kalemi tutamıyordu.

 

Bir daha hiç mile oynayamadım. Hiç sevmem Şa­kir Bey’i, kendini sevdirmedi ki…

 

*****

 Has bahçe

İŞ… Bizden önceki sınıflar kar yağmasını bekliyorlar. Kar yağınca, Darüşşafaka’nın «iptidaî kısmı» ilkokul ve ortaokul öğrencileriyle, »talî kısım» lise öğrencileri kartopu savaşına girecekler. Bundan önceki yılların kartopu savaşını ballandıra ballandıra anlatıyorlar. “İptidaî” nin “talî” yi yendiği çok olmuş.

 

Kar yağıyor, kartopu savaşı başlıyor. «İptidaî» bö­lümü öğrencilerinin «Talî» bölümüne geçmeleri kesinlikle yasak… Ama kartopu savaşında, saldırılarımız ilerledikçe talî bahçesine de geçiyoruz. Savaş bu, normal zamanın yasaları savaşta geçerli değil.

 

Yürüyün… Sağdan!… Öbür kol soldan saldırsın!… Haydi… Kaçıyorlar!…

 

Kartopu hazırlayıcılarıyla, atıcıları ayrılmış…

 

Talî’dekiler ağabeylerimiz bizim, biz onlara hep ağabey deriz. Ağabeyleri kaçırmak bir hoşumuza gidiyor ki… Biz savaşı çok ciddiye almışız ama, ağabeylerin işin şakasında olduğunu savaş bitince anlıyorum. Kaçıyorlar, kaçıyorlar… Bizim neşelenmemizden ke­yifleniyorlar. Sonra bizi birden püskürtüyorlar. Kaçıyoruz… Kimimizin ayağından abası fırlamış, kimimizin ayakkabısının teki çıkmış… Herşeyi bırakıp, canımızı kurtarıyoruz.

 

Bu saldırılarda, kaçışlarda esir de alınıyor. Bir se­ferinde de beni yakalıyorlar.

 

– Tutun şu bücürü… Yakalayın!.

 

Kaçıyorum ama neye yarar, bir el yakalayıp ensemden beni havaya kaldırıyor. Kartopu savaşını   öyle ciddiye almışım ki, gerçekten esir düşmüşüm de kurtlamıyacakmışım gibi korku içindeyim.

 

Ağabeyler beni elden ele birbirilerine atıyorlar. Ben Darüşşafaka’nın en küçüğü, en kısa boylusuyum. Bir bohça gibi kapışıyorlar beni. Sonunda Enver Ağabey kapıyor, havaya fırlatıp fırlatıp tutuyor. (Bu Enver Ağabey, DP. iktidarında Seka Genel Müdürü, şimdi de izmit Belediye Başkanı olan Enver Atafırat’tır. O, onbirinci sınıftayken ben dördüncü sınıfta olduğuma göre benden aşağı yukarı altı – yedi yaş büyük. Yaşlılıkta altı yaş ayrımı hiç önemli değil, ama o yaşlarda altı yaş ayrım çokmuş gibi gelir insana. Enver Ağabey anılarımda birkaç kez daha geçeceği için üzerinde duruyorum.)

 

Darüleytamlılarda çok marifetler var. Aba yaparlar ayaklarına, çok iyi top oynarlar, çok da çalışkanlar nedense, üstelik birbirlerine çok da tutkunlar.

 

Yemekhaneden ekmek kabuklarını alıp,  koridordaki sobada kızartmak da onların marifeti. Sınıflarda soba yok. Soğuk havalarda koridordaki sobanın çevresinde toplanıyoruz. Darüleytamlılar buna  “…. birşey  kebabı yapmak” diyorlar.

 

Bir gece müsamere var. Fettah Ağabey müsameresinin düzenleyicilerinden, oyana buyana koşup duruyor. (Şimdi tanınmış bir iş adamıdır.) Heyecanla müsamere salonunca gidiyoruz. Son sınıftaki Vasfi Mahir Ağabey kendi yazdığı şiirlerini okuyor. Sonra temsil başlıyor : “Has Bahçe”.  Tiyatroya ilk ilgim, bu piyesle başladı. O denli sevdim ki bu komediyi, ertesi gün hemen piyes yazmaya kalktım.

 

Has Bahçe’nin Reşat Nuri’nin eseri olduğunu yıllar sonra öğrenecektim, daha yıllar sonra da Reşat Nuri ‘nin bu oyunu, Mark Twain’in “Tarım Gazetesi”  adlı  hikayesinden aktardığını görecektim.

 

 

*****

Darüleytamlı Vahit

HER insanın unutamadığı çocukluk arkadaşları vardır. Darüleytam’dan Darüşşafaka’ya    gelenlerden Vahit’le aynı sınıfın ayrı şubelerindeydik. Çok yakın arkadaşlığımız yoktu. Şimdi harika çocuklar varya, Vahit birçoğumuzun gözünde geleceği çok parlak bir harika çocuktu, hiç değilse ben onu öyle sanırdım.

Coğrafya öğretmenimiz Osman Nuri Bey’di. Derslerinde dikkatimiz başka yanlara dağılır, ya dersi artık anlamaz olur, ya da uyuklamaya başlarsak, dikkatimizi derse çekmek için çok ilginç bir yöntemi vardı. Bize öğretmişti :

 

– Bir! deyince hep birden ayağa kalkacağız.

 

– İki! deyince oturacağız.

 

– Üç! deyince, sola, bahçe üstündeki pencerelere başımızı çevireceğiz.

 

– Döört! dedi mi, kahkahalarla güleceğiz.

 

Dersini anlatır, anlatır… Bakar ki, çocukların gözleri kaymış, içleri geçiyor; hele öğle yemeğinden sondaki derslerde… Osman Nuri Bey, cümlesini bile yarıda kesip birden,

 

  • Bir! diye bağırır.

Fırlarız ayağa.

 

– İki!

 

Otururuz. Dağılan dikkatler artık derse toplanmıştır… Osman Nuri Bey, yarıda kestiği yerden cümlesine  başlar.

 

Dikkatimiz böyle kolayca derse yoğunlaşmıyacak denli dağılmışsa o zaman,

 

– Dört! der.

 

Güleriz. Önce bu, buyruk altında yapmacık gülmedir, ama gülüş birbirimize bulaşır, sınıf kahkahalardan yıkılır, gülüşümüz bitişik dersaneden duyulur.

Osman Nuri Bey yeniden başladı mı derse, kimse, de çıt yok, haddimize mi kalmış artık gülmek.

Bazı da, numaraların sırasını değiştirir. Birden,

 

– Üç! deyiverir.

 

Kimimiz ayağa kalkarız, kimimiz güleriz, kimimiz pencereye bakarız.

 

Bir şaşkınlık, bir neşe… Ama öğretmenin istediği olmuştur, dersini sürdürür.

 

Ne iyi öğretmenlerden okumuştuk. Siz onun bu yöntemini ister beğenin, ister beğenmeyin, ama bir öğretmenin çocuklara dersini iyi dinletmek için gösterdiği çabaya saygı duyacaksınız.

 

Osman Nuri Bey bize bir ödev vermişti. Bir sınıfın, iki şube öğrencileri içinde bu ödevi eniyi Vahit’in yaptığını söyledi.

 

– Gelecek dersimde Vahit Efendiyi sizin dersanenize getireceğim, burada ödevini size ders olarak anlatacak…

 

Ertesi coğrafya dersinde Vahit geldi. Koca kafalı. büyük adam suratlı, asık yüzlü bir oğlan… Bir ders  anlattı bize, eh pes… Bana göre Vahit gelecekte kesinlikle büyük bir adam olacaktı, ona hayrandım.

 

Ben Darüşşafaka’dan ayrıldıktan sonra duydum ki Vahit, çalışkanlığını yine sürdürmüş. Ama aşırı davranışları yüzünden, okul yönetmenlerince beğenilmez bir çocuk olmuş. Hemen her ders sıksık ödevler veren bir öğretmen varmış. Vahit, her nasılsa, bu öğretmenin yazılı ödevleri okumadığını sezinlemiş. Bundan sonra ödevlerine, birkaç satır ders yazdıktan sonra, araya gelişigüzel mektuplar, futbol maçı yazıları yazarmış. Bu böylece sürüp gitmiş. Arkadaşları da bunu bilirmiş… Sonra nasıl olmuşsa, arkadaşları mı söylemiş, yoksa öğretmenin ödevleri okuyacağı mı tutmuş Vahit’in bir ödevi okununca, ödev diye yazdığı saçmalar çıkmış ortaya… Aşırı davranışları beğenilmeyen Vahit’i Darüş­şafaka’dan çıkarmışlar.

 

Bunu şunun için yazıyorum okulda da, işte de, bütün yaşamda, en parlak, zekâlı, en atak, en cin gibi olanlar atılıyor, ayıklanıyor geceleğin asıl umutlarına hiç hoşgörü gösterilmiyor; bunun sonunda da seçile seçile en sünepeler, en uyuşuklar, en çekingenler, korkaklar kalıyor geriye ve böyleleri her alanda işbaşlarına geçiyor:  “Terbiye” adına, çocuklara, gençlere bugün de çok yazık ediliyor.

 

Yıllar sonra duydum ki, Vahit Bitpazarında bir dükkanda kırıkdökük, eski eşyalar satarmış. Gittim, buldum onu… Küçücük bir dükkan içinde, tabak çanak, eski saatler, demir parçaları, makine parçalan arasında… Yine öyle kocaman kafalı, yine öyle ciddî. Ama o eski Vahit değildi artık. Yılgın yılgın, küskün küskün bakıyor.

 

Vahit’e’  yapılan budur, Faris’e yapılan budur. Bunları çok gördüm. Böylece biraz da kendimi savunmuş oluyorum; bana da sürekli olarak yapılmış olan budur.  Eğitim diye, iyi adam yetiştirmek diye, çocukların, gençlerin önüne, boylarınca dikenli çalılar koyu­yorlar. Bu dikenli çalılar arasından sıyrıklar, yara bereler içinde geçip, kan içinde kalıp kurtulmak zor, çok zor… Bişeylerin, önemli bişeylerin değişmesi gerekli. İyi adam deyince büyükler, yumuşak başlı, kabuğuna büzülmüş, nemegerekçileri anlıyorlar; böyle insan yetiştiriyorlar. Oysa ilerleme, hep başkaldırmalardan, kabına sığmazlıklardan doğmuştur.

 

*****

 

Aşk maçı

Nedendi  bilmiyorum, okul tatil olmuştu, bir hafta, on günlük bir tatil…

 

Bizim evin yukarısında, daha tepedeki bir evin delikanlı oğlu, boksa çalışırdı. Bahçedeki bir ağaca asılı “puno hingball” yumruklama topunu yumruklayıp duruyordu. Uzaktan onu seyrederdim.

 

O tatilin soğuk bir günü… Tepeye çıktım. Çamlar arasındaki bir düzlükte, baktım bir kalabalık… Boksa çalışan o delikanlı, daha başkaları, ortalarına almışlar, ona boks öğretiyorlar. Şirzat’ın ellerinde boks eldiveni var…

 

Uzaktan onlara bakıyordum, Şirzat beni görmüştü. Aramız da açık, pek öyle konuşmuyoruz. Bir yerde karşılaşsak, birbirimizi görmezden geliyoruz.

 

Büyükler ona öğretiyor :

 

– Bu direk, bu kroşe… Sağ kroşe böyle… Yumuşatacaksın… Parad!. Parad!

 

Şirzat bana birden,

 

– Gelsene, dedi, boks yapalım…

 

Bu, bir meydan okumaydı. Bu meydan okumanın altında açığa vurulmayan bir gizli duygu yatıyordu.

 

  • Bilmiyorum ki, dedim.

Büyükler,

 

– Gel, gel… O da bilmiyor, yeni öğreniyor… dediler.

Şirzat’ın niyeti açık, beni bir güzel dövmek istiyor

 

Gitmesem olmayacak. Korkarak kaçmak, yiğitçe dayak yemekten daha kötü… Sokuldum yanlarına. Bizi ortaya saldılar. Şirzat’ın yaşı benden büyük, boyu da benden uzun. O koca eldivenleri yapıştırıyor yüzümün ortasına. Bir yumruğuyla gözümden şimşek çaktı, ağlamıyorum ama. ağlamadan beter gözlerimden yaşlar geliyor. Delikanlılar Şirzat’ı coşturuyorlar :

 

– Şimdi sol kroşe, indir! Hah, tamam! Direk, direk! Parada geç!

Kızıyorum ama neye yarar…

 

– Ama olmaz böyle, dedi, onun eldiveni yok…

Sol eldiveni Şirzat’tan çıkarıp benim sol elime geçirdiler. Sözde böylece eşitlik olacak. Oysa daha kötü ol­du. Eldivensiz, hiç olmazsa arada bir patlatıyordum, o koca ağır eldivenle, hele sol elle, daha zor vurmak… Ah, bir yapıştırsam, bir yapıştırsam burnunun üstüne… Boyu uzun yoksa.. Horoz gibi sıçrıyorum ama, yumruğumu oturtturamıyorum…

 

Nasılsa iki yumruk indirebildim, biri karnına, biri suratına… Hemen ayırdılar bizi… Doğrusu iyi dayak yemiştim. Bu maçın nedenini, yalnız Şirzat’la ben biliyordum. Eldiveni çıkardılar. Çamlimanına doğru sık çamların arasına yürüdüm.

 

*****

 

Kart

 

GALİP Amcamdan çok şey öğrenmiş olmamın, Darüşşafaka’da cezasını çektim, öğretmenleri­mizden Rıfkı Bey de, Veli Bey de beni çok seviyorlardı. Çünkü sarfnahiv (yani gramer) Türkçe derslerinden çok başarılıydım. Galip Amcamdan biraz Arapça da öğrenmiş olduğum için, Osmanlıcayı, Osmanlıca kelime yapım ve üretimlerini sınıf arkadaşlarıma göre çok daha iyi biliyordum. Rıfkı Bey, örneğin,

 

– “Gitmeli misin?” nedir? diye sorunca ben kolaylıkla,

 

– Gitmek masdarından vücubî sığası, müfret mütekellim, istifham şekli efendim… diyebiliyordum.

 

Derste “mütekeddi” diye az kullanılan bir kelime geçerse örneğin, bunun «mütefa’il» babından geldiğini bildiğim için anlamını çabucak buluyordum.

 

Bu başarıma arkadaşlarım şaşıyorlardı. Yine bir gün Rıfkı Bey’in dersinden sonraydı, çocuklar beni çevirdiler, şimdi ansıyamadığım bir arkadaşım,

 

– Sen bunları nerden biliyorsun, ne zaman öğrendin? Bunlar üçüncü sınıfta öğretilmedi bize.,  dedi

 

Ben de övünmek için bilgiçlik taslayıp daha pek çok şeyler bildiğimi onlara göstermeye kalktım. O arkadaş,

 

– Sen kaç yaşındasın? diye sordu.

 

– Onbir…

 

– Olamaz…

 

– Valla onbir.

 

– Sen kartsın, yaşını göstermiyorsun.

 

Bu “kart” sözü Darüşşafaka’da benim lâkabım oldu. O günden sonra arkadaşlarım numaramı, adımı unuttular, bana «Kart» demeye başladılar. Kart aşağa kart yukarı… Çok canım sıkılıyor, çok kızıyordum! Kızdığımı anlayınca bukez iyice alaya başladılar:

 

– Kaart, Kaaartt!…

Onlara bitürlü kart olmadığımı, gerçekten onbir yaşımda olduğumu, dahası, onbir bile değil, onbuçuk yaşımda olduğumu anlatamıyordum, inandıramıyordum. Gerçekten bir eksikliğimle alay etseler, örneğin “Bodur” yada “Cüce” deseler, kızmıyacağım. Ama “kart”  denilmesi beni çok kızdırıyor, çok içlendiriyordu.

 

Ben kızdıkça, onların daha çok alay edip benimle eğleneceklerini biliyordum, ama elimde değildi; nice al­dırmaz görünsem, yine içerlediğimi anlıyorlardı.

 

O yaşta çocuklar çok zâlim oluyorlar çünkü, adam olmanın, büyümenin staj dönemine giriyorlar. Böyle büyüyüp, yaşama, dış dünyaya katılacaklar.

 

Sığınacağım tek yer: bütün inancımla bağlı olduğum Allah… Gece yatağıma girince dua ederdim: Allahım, arkadaşlarım benimle kart diye alay etmesinler… Ne olur benimle alay ettirme!…

 

Arkasından “Rabbiyessir”, sonra “besmele” sonra da gözlerim kapanıncaya kadar “Kulhuvallah” ler…

 

Allah, ne ister de yaptırmaz. Eğer isterse, arkadaşlarıma alay ettirtmez benimle… Ama Allah da istiyor benimle kart diye alay etmelerini…

 

Bir lâkap takılıp alay edilen çocuklar içinde, daha ileriki sınıflarda, yozlaşanlarını, salaklaşanlarını, hattâ delirip tımarhaneye girenlerini bile gördüm. Bu çocukların delirmelerinin sorumluları, o zâlim yaşlardaki arkadaşlarıydı…

 

Arkadaşlarımın kart diye alay etmemeleri için, derslerde bilgimi göstermiyor, bildiklerimi bile söylemiyordum. Ama bu da,alaydan kurtuluş için bir yol değildi.

 

Şimdi düşünüyorum da, arkadaşlarımın bu alaylarının bana çok yararı olduğunu anlıyorum. Kesinlikle söyliyemem, ama, mizahçı olmamın belki de baş nedeni bu alaylardı. Çünkü alaydan kurtulmanın yollarını aramaya beni zorladılar. Anladım ki savunmak işe yaramıyor, saldırmak gerekli. Yılmamak için, daha önce yıldırmak gerekli. Kendinle alay edilmesini istemiyorsan sen daha önce davranıp başkalarıyla alay edeceksin.

 

Ortaokulda, lisede, sınıf arkadaşlarıma lâkap takan bendim.

 

Savunmanın bir yolu daha var; başkalarına fırsat vermeden kendikendileriyle alay etmek. Bütün mizahçılara bakınız, hiç ayrıcasız hepsi kendi kendileriyle alay etmişlerdir. Bu yüzden kendime lâkabı da yine kendim takmıştım ortaokulda.

 

 

*****

 

Enver Ağabey

DARÜŞŞAFAKA futbol takımıyla Istanbulspor  futbol takımı bizim okul bahçesindeki sahada  maç yapacaklar. Artık ders yılı sonbulmak üzeredir…

 

Biz heyecanlı seyirciler bekleşiyoruz. İki takımın; kaptanları birbirlerine bayrak veriyorlar. Maç başlıyor.

 

Gözüm hep Enver Ağabeyde…  Enver Ağabey çok fiyakacıydı, topu cakalı cakalı sürer… Sanki gol atmaktan çok, işin fiyakasında…

 

Enver Ağabeyi birgün de Heğbeliada iskelesinde görüyorum. Kumral, yakışıklı, uzun boylu delikanlı öyle beğeniyorum ki Enver Ağabeyi…

 

Okulcak Beykoz’a gidiyoruz vapurla. Orda kuzu pilâvı, salata, irmik helvası yiyoruz. Darüşşafaka takımı; Beykoz takımıyla maç yapıyor. Yaşa Enver Ağabey. Ne çalım ne çalım, amma kıvırıyor Enver Ağabey.

 

Yine biz bir yere okulcak gitmiştik, galiba Çırçır’dı: Orda dik, dimdik bir kayalık var.

 

– Çıkabilir misin?

 

– Çıkarım…

 

– Çıkamazsın…

– Çıkarım…

 

Başladım, o dik, o yüksek kayalığa tırmanmaya. Çıktım, çıktım, bir yer geldi ki, tuttuğum yerden çürük kayalar ufalanıp dökülüyor. Bana olduğum yer iki mi­nare boyu yüksekliğinde geliyor. İki üç kez daha elimi atıp yükselebilsem, tepeye çıkıp kurtulacağım. Ama tut­tuğum yerden kayalar parça parça dökülüyor, ayağımı bastığım yerden de kayalar kopuyor. Başımı çevirip baktım, aşağısı bir kuyu sanki… Dipte çocuklar, bon­cuk kadar görünüyor. Büsbütün korku sardı beni. İyice yapıştım olduğum yere, bir kertenkele gibi… Kımıl­damam kopan kaya parçaları altımdan akıp gidecek, düşüp parça parça olacağım. Kımıldamadan duruyorum öylece. Yüreğim küt küt çarpıyor. Ne olacak, ne yapaca­ğım, hiç bilemiyorum, düşünemiyorum da…

 

Tepeden bir ses duydum:

 

– Dur, hiç kımıldama!

 

Başımı bile kaldırıp bakamıyorum.

 

Demek, gerçekten çok tehlikeli durumdaymışım ki, arkadaşlarım telâşlanmışlar, Enver Ağbey de beni kurtarmaya gelmiş.

 

Enver Ağabey, tepeden sıyrılarak aşağı iniyor… Ayaklarını bastığı yerden dökülen kaya, taş parçalan başıma düşüyor. Bir yandan da bana sesleniyor:

 

– Korkma! Sakın kımıldama!…

 

Enver Ağabey, indi yanıma, tuttu belimden beni aldı yukarıya…

 

Yıllar, geçti; hep kafamda o yakışıklı, fiyakacı, beni seven, kurtaran Enver Ağabey var…

 

1958 de Yeni Gazete’de fıkra yazıyorum. O zaman en büyük karaborsa kâğıtta oluyor. Kâğıt karaborsasından milyonlar kazananlar var. İzmit Kâğıt Fabrikasının çıkardığı kâğıt, piyasanın gereksinimine yetmiyor.

 

Birgün Dost Dergisinde İzmit Kâğıt Fabrikasının, bir ilânını gördüm. Tuvalet kâğıdından kabakâğıda ka­dar çıkardığı her türlü kâğıdın fabrika ilânını koymuş, insanlarla alay eder gibi bişey. Ortalıkta kâğıt yok, kâğıt karaborsasından herkes inliyor, fabrika bir dergiye ilân vermiş.

 

Yeni Gazete’deki bir fıkramda bunu ele aldım. Sanat dergisine, ilân vererek onu desteklemek çok iyi, çok olumlu ama, bunu bulunmayan bir matahı ilân ederek, insanla alay eder gibi değil de başka bir biçimde yapmalı, diye yazdım. Dostum Salim Şengil’in yayımladığı Dost Dergisine elbet yardım gerekirdi, ama uygun bir yardım biçimi bulunmalıydı.

 

O zaman, Sanayi Bakanlığı istediği gazeteye is tediği kadar kâğıt veriyor, dilediğinin de kâğıdını kesiyor. Yeni Gazete’nin sahibi Halil Lûtfi Dördüncü telâşa düşmüş.

 

– Aman, sen ne yazmışsın, dedi, gazetenin kâğıdını keserler.  Sen o yazını düzeltecek başka bir yazı yaz…

 

– Yazamam! dedim.

 

– Yaz! dedi.

 

Çok üsteledi. Ben de yazdım: Falan yazıma kızıp gazetemizin kâğıdını kesebilirlermiş; o yazının sorumu gazetenin değil benimdir… gibilerden bir yazı.

Bu kez Halil Lütfi Bey, çıkmadan önce fıkrayı okuyup,

– Ama bu öbüründen beter, vazgeçtim yazma! dedi.

Seka’nın (Yani İzmit Kâğıt Fabrikasının) Genel Müdürü olan Enver Atafırat, benim bildiğim EnverAğabeymiş. Ben bunu bilmiyordum, öğrenince o yazıyı yazdığım için üzüldüm de..

 

1959 da Bakan Samet Ağaoğlu’na giderek, kitaplarım için sekiz ton kâğıt tahsisi çıkartmıştım. Ağaoğlu çok iyi davranmış, hemen işimi yapmıştı. İzmit Fabri­kasına kâğıdı almak için gittiğimde, Enver Ağabey’i bir göreyim, dedim. Yeni Gazete’deki o yazımı çoktan unutmuştum.

 

Benim gözümde Enver Atafırat, beni dik kayadan kurtaran, kucağına alıp hoplatan, hâlâ o yakışıklı, fiyakacı, çalımcı Enver Ağabey…

 

Kendikendime “Giderim yanına” diyorum, “tanıtırım kendimi. Acaba hatırlar mı? Hani beni dik kaya­dan kurtarmıştın Enver Ağabey…” derim. “Hey gidi günler” derim. “Sen amma da fiyakacıydın haa” derim. “Sonra duyduk ki Almanya’ya gidip mühendis olmuşsun” derim. “Burada genel müdür olduğunu hiç bilmi­yordum, yeni öğrendim” derim. Belki de hatırlar beni, kimbilir… Okulun en küçük çocuğu… “Ben şimdi Nusret değilim. Aziz Nesin oldum, adımı da değiştirdim”derim.

 

– Enver Atafırat’ı göreceğim.

 

– Kimsiniz?

 

Kartımı verdim. Kartım gitti içeri. Bir adam gönderdiler, o başka adama, ondan ona…

 

Girdim Enver Atafırat’ın odasına… Gülümsiyerek girdim, en tatlı gülümseyişimle.  Aklımca ona,

 

– Enver Ağabey… diye söze başlıyacağım.

 

Karşımda, iki dirseği masaya dayalı bir Enver Atafırat ki, Allah Allah!… Kelimeler ağzımda donup kaldı, ne diyeceğimi şaşırdım.

İşte ancak o zaman, Yeni Gazete’deki o yazımı bir­den hatırladım. Onun için Enver Bey böyle duruyordu

O zamanlar birazcık kâğıt almak için Enver Atafırat’ın kapısını aşındırıyorlar. Herhalde beni de kâğıt almak için ricaya geldi sanmış olacaktı.

O masada, ben üçdört adım ötede karşısında ayakta duruyorum.

 

– Ne istiyorsunuz? dedi.

 

– Hiçbişey istemiyorum… dedim.

 

Öyle bozuldum ki, oraya girdiğime bin pişman oldum ama, bir yerden geriye de dönülmez… Anlatılmaz bir bozuntu…

 

– Siz beni galiba kağıt için ricaya geldim sandınız

– Evet? dedi.

– Ben sizi Darüşşafaka’dan tanıyorum da…

Konuşmanın bu denli zor bir iş olduğunu hiç bilmiyordum.

– Siz o zaman top oynardınız…

Soğuk soğuk güldü, bir anlamsız sesler çıkardı. Kendikendime “Nene gerekti, senin Enver Ağabey!” diyorum içimden…

Başına baktım, cavlak… Gerdana baktım kat kat..

_          – Siz o zaman çok fiyakalıydınız,saçlarınız da güzeldi…

  • Eh yaşlandık tabiî…
  • Hiç işte, sizi görmeye gelmiştim de. Allasmarladık… Kâğıt için gelmedim yani . Allalasmarladık…

 

Bir çıktım ki… O ağır havayı ansıdıkça, hâlâ aynı bozuntuyu duyarım.

 

*****

 

 

 

 

Enver Atafırat’tan mektup

OKUMAKTA olduğunuz bu yazılar Akşam Ga­zetesinde yayınlanırken, kendisiyle ilgili bölümlere değin bir mektup aldım. Mektubu okuyunca çok üzüldüm. Onun için yazdıklarım doğruydu ama, yine de bir acılı pişmanlık duydum. Gazetede çıkan bu bölümü kitabıma almasam, bence, olmazdı. Enver Atafırafa «Enver Ağabey» diye başlıyan bir mektup yaza­rak, mektubunu kitabıma almam için iznini rica ettim. Başka bir dramı dile getiren o mektubu sunuyorum.

                                                

 

                                                                                           İzmit 6 Ocak 1965

 

 

Kardeşim Nusret;

Sana böyle hitap ettiğim için şaşırma. Darüşşafaka’nın yusyuvarlak, fakat acar küçük Nusret’ini bana yine sen hatırlattın. Şimdi seni çok daha iyi tanıyorum. Belki içinden «Aziz Nesin’den daha mı iyi» diyeceksin. Evet, itiraf edeyim ki, senin kim olduğunu, Akşam Ga­zetesindeki yazılarını okuyuncaya kadar bilmiyordum. Aziz Nesin, iyi bir yazar, muhakkak ki kısır Türk yazı âleminde bir şahsiyet, hatta bir yıldız. Samimî soylu, yorum, inan bana. . Ama ne yaparsın ki, Küçük Nus­ret bir kardeş; onu Aziz Nesin’e tercih ediyorum tabiî.

 

Ben Darüşşafaka’dan mezun olduktan sonra Mülkiye’ye girmiştim, iki yıl sonra da Avrupa’ya gittim, uzun yıllar uzaklarda olmam sizlerle irtibatımın kesil­mesine sebep oldu. Ben döndükten ve tekrar Darüşşafaka ile ilgilenmeye başladığım zaman hepiniz darma­dağın olmuştunuz. Ben de yavaş yavaş insanlar seline karışarak kaderin bana çizdiği yolda yürümeye çabalıyordum.

 

Hayatımın hiç bir safhasında Darüşşafaka ve Darüşşafakalılarla irtibatımı kesmedim. 1931 – 1935 yıllarında Darüşşafakalılar Cemiyeti Umumî Kâtibi idim. Uzun yıllar Cemiyeti  Tedrisiyeyi İslâmiye’yi idare eden köhne zihniyet ile mücadele ettim. Bugünkü çorbada belki benim de bir tutam tuzum vardır. Sümerbank Beykoz Deri ve Kundura Sanayii Müessesesi Mü­dürü iken, hâlâ hâtıralarını hürmetle andığım eski ve merhum hocalarım Hamdi ve Rıfkı beylerin tavsiyeleri ile bir çok genç Darüşşafakalıya iş sağladım. SEKA Umum Müdürü olarak çalıştığım altı yıl içinde de aynı şeyi yapmakta devam ettim.

 

Fakat, üzülerek itiraf edeyim ki, bunların bazılarından zarar gördüm, hele sefaletin eşiğinden kurtardığım birisi bana hayatımın en büyük ıztırabını çektirdi. İşte beni İzmit’te ziyarete geldiğin zaman bu canavar dişlerini göstermeye başlamıştı. Pek iyi hatırlıyamıyorum o günü, ancak hiç de beklediğin gibi olmadığını yazılarında anlıyorum. Sıkıntılı bir günüm olmalı. Zaten, hayatımın en verimli devresi olarak kabul ettiğim, SEKA’daki altı senem, verim bakımından ne kadar feyizli olmuş ise huzur bakımından da o derece kısır olmuştur. Sebeplerini tahmin edersin. Yazılarında anlatmağa çalıştığın Enver Ağabey, bütün ömrünce, seni kayalardan kurtarmak için koşan Enver Ağabey olarak kalmıştır. Fiyaka, caka bir yana, kendi­ni düşünmeyen, başkalarının yardımına koşan şövalye ruhlu adam. Kimseye boyun eğmemek, haksızlık yap mamak çabası içinde olan bir adam. Böyle bir adamın bu memlekette huzur bulacağına inanıyor musun? Hiç sanmam.

 

27 Mayıs’tan sonra işimden uzaklaştırılmışlığım,bir ay sonra tevkif edilerek önce Davutpaşa’ya, sonra Balmumcu’ya götürülmüşlüğüm, daha sonra İzmit Hapishanesine atılarak İzmit sokaklarında elleri kelepçeli gezdirilmişliğim, çeşitli sebeplerle aleyhime 24 ceza,12 hukuk davası açılmasına hep böyle bir adam olmama sebeptir. Bana bu ızdırapları çektirenlerin başında da, yukarıda belirttiğim gibi, bir Darüşşafakalı vardı. Belkide tanırsın, tanımasan da olur.

 

Bütün bunları sana yine yazdım, emin ol ki, ben de pek bilemiyorum, içimden geldi. Senin üzerinde yaptığım son tesir beni üzmüş olmalı. Senden özür dilerim. Her şeye rağmen benliğimde hiçbirşey değişmiş değil. Ben hala yazının baş tarafından anlattığın Enver Ağabeyinim.

 

Birgün yolun düşer de İzmit’e uğrarsan pek memnun olacağım.

 

Sana hayatta huzur ve saadet dilerim. Hoşçakal gözlerinden öperim.

 

Ağabeyin

Enver Atafırat

 

*****

 

 

Kart, beşinci sınıfta

OKULLAR açılmıştı. Ayaklarımı sürüyerek, zorlanarak okula gittim, sanki ayaklarım geri geri gidiyordu. Bu isteksizliğimin nedeni, geçen yıl olduğu gibi yine arkadaşlarımın benimle, Kart diye alay edecekleri sanısıydı. Nitekim yine başladı alayları. Alaylardan korunmak için, derslerde bildiğimi ve bilgimi göstermemeye, dışa vurmamaya çalışıyordum.

 

Kart beşinci sınıftaydı. Ama geçen yıllarki gibi göze çarpacak bir başarısı, üstünlüğü yoktu. Hesa hendese, hüsnühat, ulumudiniye, sarf ve nahiv, kıraet, imlâ, kaligrafi (Fransızca güzel yazmaya kaligrafi Türkçe güzel yazmaya da kaligrafi denirdi ayrı ayrı derslerdi.) derslerinden en iyi öğrenci bendim; bu derslerden başarı kazanmak için de ayrıca özel bir çaba göstermiyordum.

 

Alaylardan kurtulmak için, çekingen, kapanık içine dönük bir çocuk olmaya başlıyordum.

 

Beni üzen başka bişey de, yüzümde, dudaklarımda boyuna yaraların çıkmasıydı. Bu yaralar bir başladı mı, ordan oraya sıçrar, büyürdü. Bunlara «uçuk» deniliyordu.

 

Kasımpaşa’daki evimizde üç-dört yaşımdayken de bu uçuklar bende çok çıkardı, dudaklarım, ağzım sık sık uçuklardı. O zaman bunun ilâcı, kalaycı çamuruydu. Dudaklarım uçuklayınca annem,

 

– Hadi, kalaycıya git de, kalaycı çamuru sür! derdi.

 

O zamanlar, İstanbul’un hemen her sokağında bir kalaycı dükkânı bulunurdu. Uzunyol’daki bir kalaycıya gider,

 

– Amca bana biraz çamur verir misin? derdim. Eski pantalonunun paçalarını baldırlarının üstüne dek sıvamış, çıplak ayaklarıyla bakır kaplan bir çukurdaki çamurda ovalayıp duran koca burunlu Karadenizli, eğilip çukurdan aldığı bir avuç çamuru bana verirdi. Kimbilir ondan günde kaç çocuk benim gibi çamur istiyordu..

 

Elimdeki kap içinde çamuru anneme getirirdim. Annem çamuru, yüzümdeki yaralar üstüne sıvardı. Bu külrenkli çirkin sıvı yüzümde kurur, yaralar da kabuklanır  kurur dökülürdü.

 

Darüsşafaka’dayken yüzümdeki uçuklar azıp çoğalınca, okulun hastanesine giderdim. Ya doktor Ahmet Salim Bey, ya da hastabakıcı yaraların üstüne sarı bir merhem sürerdi. Yağlı, sulu bir sıvı olan bu merhem daha çok sinirimi bozardı. Sarı merhem yaraların üstünden çeneme doğru akıyormuş gibi gelirdi. Yemekte, derste, her yerde bu yaralardan tedirgindim. Tedirginliğimin başlıca nedeni, bize derslerde yaraların pislikten, yıkanmamaktan ileri geldiğini söylemeleriydi.Oysa ben hiç de pis değildim. Temizlikten de öte, titiz bir çocuktum. Yaralar yüzünden büsbütün titiz oluyordum.

 

Bu yaraların pislikten, yıkanmamaktan değil, vitaminsizlikten, iyi besin alamamaktan ileri geldiğim öğrenmem için aradan çok yıllar geçecekti. O zaman bütün dünya «Vitamin» denilen şeyi daha bilmiyordu, adı bile yoktu ortada.

 

Haftada birgün okul hamamına gider, kendikendimizi  yıkardık. Ben iyice yıkanırdım. Her sabah, her akşam sabunla ellerimi yüzümü yıkarım. Beş vakit namaz için abdest alırken yıkanırım, yine de yüzümde yaralar eksik olmaz.

 

Özetleyin, beşinci sınıf benim için hiç de iyi başlamamıştı.

 

*****

Göz Hafızası

 

SINIFTAYIZ. Fransızca kitaplarımız    dağıtıldı. (O zaman Darüşşafaka’nın besinci sınıfında Fransızca okutuluyordu.) Hepimizin önünde, yepyeni Fransızca kitabı. Yeni kitapları severdim. Hemen açar, koklardım. Yeni kitabın kendine özgü, kâğıt – mürekkep karışımı bir kokusu vardır. Sayfalan açıp çevirdikçe yayılan bu kokuyu çok severim. Kitabın resimlerine bakıyorum,

 

– Aaaa!…

 

Fransızca kitabımızdaki resimlerden birisi, kıraet (okuma) kitabımızda da var; hem de tıpkısı.

 

– Bakın çocuklar, bu resim, bizim kıraet kitabında da var. ..

 

– Yok…

 

–  Var…

 

– Yok…

 

– Var…

 

Sınıfın bütün çocukları, yok, diyorlar.

 

– Sen rüya görüyorsun…

 

– Hattâ, sağ yandaki sayfalardan birinde, kitabın ortalarına doğru…

 

– Var mısın bahse?

 

– Varım…

 

– Nesine?

 

– Nesine isterseniz.

 

Unuttum, neyindeydi. Kendimize göre çok büyük bişeyine bahse girdik. Bir kıraet kitabı getirdiler. Bütün sayfaları çevirdik. Olması gereken yerde, o dediğim resim yok.

 

– Resim burdaydı işte…

 

Bozuuuum… Kaybettin bahsi…

 

Açıp açıp bakıyorum yeniden… Olanaksız, burada o resim vardı, tam burada İşte… Nasılsa aklıma sayfa numaralarına bakmak geldi. Sayfalara bakınca,

 

– Koparmışsınız aradan o sayfayı! diye bağırdım.

 

Bahse girdikten sonra, kıraet kitabını açıp   bakmışlar. Tam dediğim yerde resmi görünce, biz tartışıp dururken öbürleri, hiç belli olmayacak gibi sayfayı dibinden koparmışlar.

Arkadaşlarım bu dikkatime çok şaşmışlardı. Göz hafızam kuvvetliydi de kulak hafızam hemen hemen hiç yoktu. Oniki yıl asker ocağında kaldım da boruları bile öğrenemedim. Karavana borusundan başkasını bilmem…

 

Şimdi o göz hafızası da kalmadı; ne göz  ne  kulak  ne burun hafızası…

 

 

*****

 

Bulamada fareler

Bir hafta sonra okula gittim. Rıfkı Bey’e verdiğim, sözde annemin yazıp imzaladığı    kâğıtta “rahatsızlığına binaen” Mehmet Nusret Efendi okula gönderilmemişti.

 

“Dahilî” lerimi giyinmek için yatakhaneye gittim, yatağımın başucundaki dolabımı açtım. Üç fare birden fırladı dolaptan. Dolabıma fareler dadanmıştı, bulamaya, bulama sürülmüş ekmek dilimlerine geliyordu fareler.

 

Okulla, arkadaşlarımla aram gittikçe uzaklaşıyordu. Dersleri izliyemez olmuştum, çünkü zincirin kopan bağlarını ekliyemiyordum. İpin ucunu koparmıştım.

 

Oysa ben okuldan kaçmak da istemiyordumki… Nasıl oluyordu? Önce birgün, iki gün, üç gün… Derken bir hafta, on gün gitmiyordum okula.

 

Okuldan izinli çıkarken kesinlikle zamanında dönmeye niyetliydim. Ama okula dönerken, sanki bacakla­rım geri geri gidiyordu.

 

En çok Hozer’in derslerini izliyemiyordum.

*****

Hozer ve ötekiler

 

 

GERÇEK adı neydi, bilmiyordum. Ona bütün çocuklar Hozer derdik. Kırları az, sakallı bir öğretmendi. Ancak kırk yaşında olmalıydı. Ama bize çok yaşlı görünürdü, belki sakalından… Bize Tabiat Bilgisi (o zamanki deyimle Tabiat Tedkiki) dersine gelirdi.

 

Galiba hafif çopurcaydı. Yüzü anlamsızdı, yani duyguları  yüzünden belli olmazdı. Öğrencileri sever miydi, sevmez miydi, anlaşılmazdı. Yüzünün güldüğünü, ya da kızdığını hiç ansımıyorum. Yine de sevimli gelirdi bize, ama korkardık da…

 

Hozer, o yaşında Üniversite (Darülfünun) öğrencisiydi. Ulusal Bayramlardan birinde geçit töreninde Hozer”i Darülfünun öğrencilerinin başında görmüştüm. O zaman Darülfûnunlular özel bir kasket “serpuş denilirdi.” giyerlerdi. Bu kasketin kurdelâsının rengine göre, fakülte anlaşılırdı.

 

Sakallı Hozer’in başında Darülfünun serpuşu vardı. Oysa okulda bu kasketi giymezdi. Sakallı Hozer’i ba­şında o kasketle görünce pek acaip gelmişti bana, çok gülmüştüm. En önde oydu. Elinde de bayrak vardı.

 

Biz onu, bilime susamış okumaya, öğrenmeye doymayan bir bilgin olarak görürdük. Bize göre Hozer’in yeri profesörlüktü. Ama neden ilkokul sınıflarına ders okutuyor, o yaşta üniversite öğrenciliği yapıyordu?

 

Fatih Camisi avlusu arkasındaki Malta çarşısında hanlar vardır. Hozer bekârdı, hiç evlenmemişti. Bu hanlardan birinin bir odasında yaşıyordu. Onu han odasında ziyaret edenler vardı.

 

Hayalimde, bu han odasındaki Hozer’i görürdüm sanki… Tavanı, döşemesi, duvarları kalın, kesme taş­tan bir küçük oda. Odanın içi tıklım tıklım kitaplarla dolu. Bu kitaplar darmadağın ve karmakarışık olmalıdır. Hozer’e böylesi daha yakışır, uygun düşer. Hozer bu darmadağın, tıklım tıklım kitaplar içinde yitmiş, kitaplara kaynamış gibidir. Bu han odasının kapısından gi­rince, alaca loşlukta kitaplarla Hozer birbirlerinden ayırdedilemez. Belki  kitaplara gömülü bedeni görünmez de denizdeki bir insan başı gibi, kitap denizi arasından çıkan Hozer’in kafası görünür. Tavanın ortayeri mum ya da gazlâmbası isinden kararmıştır. Odanın içinde kitaplarla Hozer’den boş kalan yerler varsa, oralarını da örümcek ağları sarıp kaplamıştır. Hozer’in elinde bir derin felsefe kitabı, önünde bir kalın din ki tabı, yanında bir büyük fizik kitabı, altında bir tarih kitabı vardır; coğrafya, kimya, edebiyat kitapları karma, karışık oraya buraya savrulmuştur. Bu han odasına girilince, gözlüğüyle kitaba eğilmis Hozer bunu duymaz bile. Yüksek sesle seslenmeli de kitaptan uyandırmalı onu. Gözlük camlarının üstünden bakar insana…

 

Belki Hozer ve onun han odası hiç de böyle değildi, ama ben işte böyle tasarlardım. Bu tasarım, dış gerçekten çok daha gerçekti benim için. Çünkü yıllarca böyle bir odaya sahip olma isteği içimde yanıp tutuşmuştur. Ah, kitaplarla dolu bir odam olsaydı, ben kitaplarımın içinde, hiç bir dış tedirginlik olmadan durmadan okusaydım. Bu istek öylesine derindi ki bende, büyük evlerin geniş ve temiz helalarına girince “Ah” derdim, “hiç olmazsa bu hela kadar bir kendi odam olsa da, tavanına dek kitaplarla dolsa, hiç içinden çıkmadan okusam!…” Bu istek, kırk yaşıma dek içimde alevlendi durdu.

 

Hozer, tabanı kalın köseleli, ya da kavuçuklu kaba ayakkabı giyerdi. Giysisi ve ayakkabısını hiç değiştirmezdi. Bana bin yıldır hep şu giysiyi, bu ayakkabıyı giyiyormuş gibi gelirdi.

 

Bir hafta mı, on gün mü ne okula gelmemiştim yine. Bu arada Hozer, bizim sınıfı sınavdan geçirmiş. Bir dersinden sonra öğretmenler odasına çağırıp özel olarak benim sınavımı yaptı. Elinde not defterini tutuyordu.

 

– Suyun terkibi nedir?

 

Bilmiyordum. O derste bulunmamıştım çünkü. (Şimdi ilkokul beşinci sınıfında su’yun terkibi okunuyor mu?)

 

– Suyun kaçta kaçı müvellidülma (idrojen) ne kadarı da müvellidülhumuza (oksijen)?…

 

Bilmiyordum. Hiçbir şey bilmiyordum. Not defterine bir nokta kondurduğunu, elinin hareketinden sezdim; bir nokta, yani o zaman kullandığı, arap harfleriyle bir sıfır…

 

– Git!… dedi.

 

Bu başarısızlığım bana çok ağır geldi, o denli ağır geldi ki, o günkü durumum hâlâ rüyalarıma girer. Rüyamda Hozer’in karşısındayım. Sorar :

 

– Müvellidülma?
– !…

 

– Müvellidülhumuza?
– !…

 

Manevelayı (kaldıraç), rakkası (sarkaç) sorar, hiçbirini bilemem. Bunalımlar içinde uyanırım. Bu rüyayı hangi yaşta görmüşsem, otuz, kırk, elli, işte o yaşta bir çocuk oluveririm gece yarısı…

 

Hozer’den başka unutamadığım öğretmenlerim, ulum-u diniyye (Din Bilgisi), Fransıca hocalarımızdı. Fransızca hocası, yaşlı bir adamdı. O da bir Darüşşafakalıymış. Burdaki öğretmenliği için ayrıca aylık almaz, parasız öğretmenlik yaparmış. Bu adamın hep suratı asık, kaşları çatıktı. .

 

Ben de büyüyünce, her ne olacaksam olacağım, ama yine de Darüşşafaka’da parasız öğretmenlik yapa­caktım; böyle geçirirdim içimden.

 

Dişçi Kemal, daha o yıl yeni öğretmen olmuştu okula. Önce terbiye-i bedeniye (beden eğitimi) öğretmeniydi, sonra tabiat bilgisi öğretmeni olmuştu.

 

Boksör Zeynel Bey’in ancak birkaç dersinde bulunabilmiştim okulun jimnastikhanesinde… Öğretmenlerimiz içlerinde hiç unutamadığım biri de Şükrü Bey’di. Onu daha geniş anlatacağım.

 

 

*****

 

 

 

 

Berber Yunuz Efendi

ARADABİR okula gittiğim için, saçlarımı zamanında kestiremiyordum. Darüşşafaka’nın berberi Yunus Efendi, beni saçım uzunken nerde görse, hemen bir alçak sandalye üzerine oturtur, oracıkta saçlarımı keserdi. Çok zaman, altkatta beni yakalayıp saçlarımı kesmiştir. Biraz hoyratça tıraş ederdi. Belki de tıraş makinesi körlenmişti, saçlarım makineden çekilirdi. Bu berber Yunus Efendi, bana bir öğretmenmiş gibi gelirdi. Sonra o adam her işi yapardı. Su deposunu, muslukları onarır, duvarları sıvar, badana yapar, boyar, hiç boş durmadan her işi görür, vakit bulunca da öğrencilerin saçlarını tıraş eder. Hiç unutamıyorum o Yunus Efendi’yi.

 

*****

Torbalı Depremi

BENiM Darüşşafaka’dan temelli kaçıp bir daha gitmeyişim, Torbalı depreminden hemen sonra olmuştur. Daha önce, bu olayla çok ilintili olan öğretmenimiz Şükrü Bey’i anlatayım.

 

Öğretmenimiz Şükrü Bey sınıfımıza     gelmeden daha onu görmeden önce, ona değin haberler gelmişti kulağımıza. O da Darüşşafaka’nın yetiştirdiklerindenmiş. Çok değerli, çok büyük bir adammış. Posta Telgraf Genel Müdürü ya da müdürüymüş… Yetiştiği Darüşşafaka’yı çok sevdiği için, burda para almadan öğretmenlik yapıyormuş. Çok, çok güzel ders anlatırmış, her dersinde çocukları duygulandırır, ağlatırmış. Bunları, bizden büyük sınıf öğrencilerinden duyuyorduk.

 

Şükrü Bey ilk derse geldi. Ben onu Ziya Gökalp’e çok benzetirdim. Tıpkı, okuma kitabımızdaki Ziya Gökalp’in resmine benziyordu. Alnı açık, başı cavlaktı. Şakaklarındaki saçlarını uzatmıştı, özenle başının üstüne doğru taramış, cavlaklığını böylece örtmüştü. Bembeyaz kolalı gömlek yakasına, gizli ipek boyunbağının kocaman düğümü oturmuştu. Şayak koyu renk ceketi, ince beyaz çizgili, siyah pantalonu vardı. Ayakkapları rugandı. Yani her haliyle büyük bir adam, resmî bir adam…

 

Şükrü Bey ilk dersinde bize Darüşşafaka sevgisini anlatmıştı. Bütün Darüşşafakalılar kardeşti. Okulun tarihçesini anlatıyordu, nasıl bir çırak yetiştirme okuluyken sonradan gelişip lise olduğunu. Kurucularını anlattı.

 

Bu arada zenginlerin Darüşşafaka’ya yardımlarını anlattı. Bu anlattıklarından biri, yıllar yılı kafamda yerleşip gelişti, beni çok tedirgin etti. Anlattığı şuydu, iyiliksever bir zengin varmış. Her hafta Darüşşafaka’ ya birkaç küfe elma, ya da porakal getirmiş. Bunları yemekte çocuklara dağıtacaklar. Ama o dağılmasını istemezmiş. Getirttiği yemişleri bahçede bir bez üstüne yaydırır, çocuklara kapıştırırmış. O da karşılarına ge­çer, büyük bir beğeni duyarak, elma kapışmak için alt alta üstüste yuvarlanan çocukları seyredermiş, gülermiş. Niçin böyle yaparmış? Çünkü o iyiliksever, babasız  çocukların babasıymış gibisine onları severmiş de, çocuklarının bu elma kapışmaları çok hoşuna gidermiş.

 

Şükrü Bey’in pek değer vererek anlattığı bu olay beni çok üzmüştü, çok… Bu nasıl bir saçma iş? Yoksul çocukların elma kapışmalarını seyretmekten beğeni duyan bir adam… O yaşımda bu anlatılan iyilikseverden iğrenmiştim. Bana göre bu adam, sözde iyilik yapan, ama gerçekte kötü bir adamdı. Belki de kendimi düşünerek bu yargıya varmıştım. Çünkü öyle durumlarda ben hiç elma alamazdım, çünkü kapışmaya giremez, biyanda o kapışıcılara seyirci kalakalırdım. (Hâlâ kokteyllerde, ziyafetlerde insanların yiyeceklere, içecelere üşüşüp saldırmalarını, o koskoca heriflerin, dıştan bakınca adama benzer yaratıkların tıkına tıkına atış­tırmalarını, büyük bir şaşkınlıkla uzaktan seyrederim.)

 

Şükrü Bey her dersten çıktıktan sonra, başka sınıftan çocuklar,

 

– Nasıl, bu ders sizi ağlattı mı? diye sorarlardı.

 

Şükrü Bey, öylesine duygusal ve etkin konuşuyor du ki, çok zaman sözlerinin etkisiyle coşkuya kapılıp ağlıyorduk. Ağır ağır, tek tek konuşurken ağzının içine baktırırdı.

 

Bir gece yatakhanedeyiz. Daha yeni yataklara girmişiz, birtakımı da daha ayakta. Birden her yan sal­landı, sarsıldı, zangırzangır: deprem… Korkuyla, çığlık çığlığa kaçışıyoruz.

 

Basamakları ikişer – üçer atlıyarak, üçüncü kattaki yatakhaneden bahçeye indik… Çoğumuz donla, yalınayak… Toplandık bahçede, baş­larımız yukarda, içinden kaçıp çıktığımız binaya bakı­yoruz. Her kafadan bir ses çıkıyor. Bu, benim yaşadığım ilk depremdir.

 

Bir zaman sonra bizi yine yatakhanelere çıkardılar. Yatıp uyuduk.

 

Biz, duvarlar sallanıp yatakhaneden kaçışırken, Torbalı’da, Menemen’de evler yıkılmakta, insanlar ölmekteymiş. Birkaç gün gazeteler bu faciayla dolup taşmış, depreme uğrayanlara yardım çalışmaları başlamıştı.

 

Depremden ya iki ya üç gün sonraydı, Şükrü Bey derse geldi. Bize o deprem faciasında aç-açık kalanları öyle bir dramatik dille anlattı ki, çoğumuz ağlamaya başladık. Sonunda da deprem düşkünlerine hepimizin gücümüzce yardım etmemiz gerektiğini söyledi.

 

– Herkes kaç para verebilecekse, adını yazdırsın !

– Kalk Fikret Efendi, yaz tahtaya arkadaşlarının adlarını!

Çok sinirli bir çocuk olan Fikret kalktı tahtaya. Fikret’in yazısı çok güzeldi. Çocuklar seslenmeye başladılar :

 

– Ben yirmibeş kuruş vereceğim efendim…

 

– Ben elli kuruş…

– Ben de elli kuruş…

 

Para vereceklerin adları, önce tebeşirle karatahtaya, sonra da ordan deftere yazıldı. Hepimiz izinden dönünce sözverdiğimiz paraları vereceğiz. Sonra da gazeteler yazacak: Darüşşafaka. mektebi beşinci sınıf talebelerinin Torbalı zelzele felâketzedelerine yardımı…

 

Ben o hafta izinli çıktıktan sonra, bir daha Darüşşafaka’ya dönmedim. Param yoktu. Coşkuya kapılıp, ben de şunca veririm dediğim parayı veremiyecektim. Ama gerçekte Darüşşafaka’ya bir daha dönemeyişimin tek nedeni bu değildi. Daha önceki birikimleri de buna eklemek gerekir: «Kart!» diye arkadaşlarımın benimle alay etmeleri, annemin hastanede olmasıyla onun üzerimdeki sessiz ve sevimli baskısının kalkmış olması, dersleri sürekli izliyemediğim için başarısızlıklarımın verdiği utanma duygusu, gittikçe daha çok okuldan kaçmaya alışmış olmam, bütün bunların hepsinden daha önemlisi de, herkesin içinde babam olduğunu saklamak zorunda kalışım ve bunun verdiği suçluluk duygusu altında ezilmem…

 

Böylece Darüşşafaka yaşamımdan silinmiş olu­yordu. Doğrusu, bu benim için çok büyük bir eksikliktir. Darüşşafaka’yı bitirmeyi çok isterdim. Belki o za­man çok sevdiğim bilim alanında çalışma olanağı bu­labilecektim.

 

Darüşşafakalıların, bir yıllık toplantısında, bu du­ruma kısaca değinip,

 

– Ben yarım Darüşşafakalı sayılırm… dediğim zaman, Dafüşşafaka Cemiyeti üyeleri,

 

– Hayır, yarım değil, sen tam Darüşşafakalısın! diye bir okul rozeti armağan ederek gönlümü aldılar, sağolsunlar. Gerçekten Darüşşafaka’ya çok bağlıyımdır.

 

Şükrü Bey, kafamda çok saygın bir anı olarak ya­şamaktadır; içli, çok duygulu bir adamdı, konuşurken hem ağlar, hem ağlatırdı. Düşünürüm : Ben hâlâ çok gözüyaşlıyımdır. Gazetelerdeki acıklı olaylar bile beni ağlatır. Belki de bu duygululuk, Şükrü Bey gibi öğretmenler elinde yetişmemizdendir.

 

 

Bu bölümde ki Aziz Nesin’e ait anılar, “Nesin, A., 1977, Böyle Gelmiş Böyle Gitmez, Yol, Cilt 1, Tekin Yayınevi. İstanbul, 5. Baskı” adlı kitaptan alınmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here