HALİL İMRE

0
124

 

 

 

HALİL İMRE

1917-1926

 

 

 

 

Beni yatılı mektep paklardı.Evden bir boğazın eksilmesini de ne de olsa bir şeydi.

Haminnem, Türbe civarında,galiba şimdi Hürriyet Gazetesinin bulunduğu yerde, BEZMİ ALEM diye bir mektebe yazdırmaya beni götürdü: “İstanbul’da yerimiz yok, İzmir’e gönderelim” dediler.

 

Akşam amucama da anlattı.Sonunda kararı yine kendisi verdi: ( Ben Halil’imi uzaklara bırakamam, o bana İsmail’imin kokusu ) dedi. Bırakmadı.

 

Darüşşafaka’ya vermeyi sağlık vermişler.Bu defa hatırlı bir ARACI –iltimascı demiyorum – vardı. Dr. Mustafa Münif Paşa…

 

1333-1917 yılı Mayısında, Ramazan Bayramından sonra Darüşşafakaya girdim.

 

*****

 

Darüşşafaka 

 

            “Fâtih’le Yavuz’un türbeleri arasında yarım asırlık bir hayatı irfan taşıyan Darüşşafaka…”

İstiklâl Savaşından sonra, Maarif Vekili Hamdullah Suphi, Darüşşafaka’yı ziyarete geldiği gün, mektebin kon­ferans salonunda, hocamız ve müdürümüz ALİ KÂMİ AKYÜZ konuşmasına böyle başlamıştı.

Ali Kami Akyüz’ün ağabeyi ismail Safa da;

“Darüşşafaka lâyıkı her türlü senanın;

Öksüzlük içinde çekilen rencü inanın

*****************************

Gelsem ne zaman yolda onunla mütenazır

Her revzeni çeşmi şefakattir bana nazır.” demişti.

 

Vasfi Mahir Kocatürk de:

            “Mektep diye, mektep diye, meyus   mütehassir geziyordum,

Darüşşafaka tam o zaman karşıma çıktı…

………………………..kolları şefkatle açıktı…”

 

Ahmet Rasim de Darüşşafaka’ya girişini anlatır ve hâlâ, yıl dönümlerinde, mektep müsamerelerinde bu giriş hikâyesi canlandırılır,…

Artık ben DARÜŞŞFAKALI idim.

Bilmediğim tehlikelerden, o günlerin sokaklarının ka­za belâlarından kurtulmuştum.

Kader çizgim aydınlığa dönüşmüştü.

 

*****

 

Darüşşafaka, ağır yontma taşlarıyla, yekpare gibi du­ruşu ile, kendi yapısına göre küçük küçük pencereleriyle koca bir yapıdır.

Yüksek duvarla çevrili bahçesine, ağır süslü iki kanadlı bir demir kapıdan girilir. Kapı bildim bileli yeşil bo­yalıdır.

Dar, yuvarlak bir çiçek tarhını dolanarak inen yokuş yol sonunda mermer merdivenler, gelenleri, beyaz eldivenli teşrifatçılar gibi bekleyip karşılar.

Bizim gibi, kara ahşap evlerin, dar, gıcırtılı merdiven­lerinden gelen çocuklar, bu taş beyazlıklar   üzerinde, kü­çük adımlarıyla her basamağı iki tabanı ile çıkarken, so­kağı, tozu, çamuru, kiri, geride bıraktığını duyar öğrenir. Her basamakta çocuk ruhu, bir mi’râc irtifaına, yıkana yı­kana yükselir.

Büyük, yüksek bir kapıdan, mermer sütunlu, mermer döşemeli divanhaneye giriyoruz.

Sonraları mektebe alışınca, mektep evimiz olunca, bu sütunları üç çocuk ancak kucaklayabildiğimizi ölçmüştük. Tavan yüksek, hiç görmediğim kadar yüksek. Başımı en­seme yıkarak bakabiliyorum. Zaten ben de on yaşındayım.

Duvarlar boyadan parlıyor. Kaygan kaygan… Parma­ğımı sürüyorum, sonra avuçlarımı gezdiriyorum, sonra okşuyorum…

Bizi sınıflarımıza götürüyorlar…

İkişer kişilik sıralar, birbirinin   omuzundan   bakıyor. Duvar boyunca bir kara tahta. Sıra kapağını açıp kapıyorum. Burasının benim oluşu hoşuma gidiyor. Sıramın san­dık kapağı gibi kalkıp açılan kapağının içi bana iyice de­rin görünüyor. Buraya okuyacağımız kitapları koyacak isek, bu kitaplar pek çok olmalı diye korkuyorum.

Hava kararınca, duvarda bir düğmeyi çevirerek, ta­vandan sarkan, tersine dönmüş, kenarı kıvrımlı tabaklar gibi şeylere asılı yuvarlak şişeler yanıyor.

O zamanlar istanbul’un birçok semtlerinde elektrik yoktu. Surda burda gördüklerimizle de ilgilenmemiştik.

Yemekhanede, yatakhanede yerlerimiz belli oldu.

Karyolam, yatağım, battaniye, komodinim vardı…

Her şey, her şey vardı.

Ama yine de bu çocukların birşeyleri eksikti…

*****

 

Geceler  – Yazılı Resim –

Yarı ışıklı yatakhanede mubassırın ayak sesleri de du­yulmaz olur…

Soğuk yataklarda, battaniyelere dolanmış, dertop ol­muş küçücük yığınlar… Körpe nefeslerinin sıcaklığında uyumaya çalışırlar…

Bazan, uykudan evvel gelen rüyalarla koca koğuşun dört bucağı dolar… Mahallenin çocukları yatağımın etra­fında toplaşır. Gülüşürler, çağırırlar… Yeşil, ham erik ağaçlarına, bostanlara, incir ağaçlarına doğru çekerler…

Çamaşır iplerine asılı beyaz baş örtüler uzanır, salla­nır, uçar… Yüzüme değdikçe aralığından haminnemin gü­len yüzü eğilir, nefesini, dudaklarını yüzümde duyarım.

Tutmak için uzanırım. Kollarım koğuşun serinliğinde üşür uyanırım.

Kimseler yok…

Sıra sıra yataklar…

Dertop olmuş küçük yığınlar…

Bazan, uykudan evvel gelen rüyalarla koca koğuşun dört bucağı dolar…

Masal şehzadeleri, masal cinleri, perileri koğuşun, ka­ranlık, yıldızsız göğe açılan pencerelerinden içeri atlar. Gü­ler, haykırışa kahkahalarla güler… Tavana, duvarlara ya­pışır, uzalır, kısalır… Bir masal hamamının kubbe delikle­rinden (… Çıkayım mı…….) diye sesler gelir.

Birden ince çıplak kollarım battaniyeyi yırtarcasına fırlatır, göğsüm içinden yumruklanır…

Göğsümde, yüreğimde, boğazımda bir şeyler kaynaşır. Sonra bunlar gözlerimde toplanır, bir yaş sağnağı olur.

O zaman, neye, kime, niçin ağladığımı bilmeden KOR­KULAR, YALNIZLIKLAR içinde ağlardım.

Göz yaşları, sıcak yanaklarda çabuk kurur…

Kayseri, 1962 Korku – Yalnızlık.

*****

 

Günlerce, mektebe yeni gelen çocuklarla bahçede, sı­nıfta, yatakhanede söyleştik, gülüştük, ağlaştık. Kiminin yalnız babası yoktu. Annelerinden ayrılışa alışamıyorlardı. Benim her ikisi de yoktu. Ama her ikisinin yerini alan haminnem vardı. Onu çok seviyordum. O bana ben ona lâ­zımdım bu dünyada.

O’na çok alışmıştım. Gece uyanır O’nu yanıbaşımda görünce daha rahat uykulara dalardım. O’nun nefes darlı­ğı hırıltıları bile bana ninni gelirdi. O’nun kırık dökük ma­sallarına alışmıştım. (Ben ölürsem sana kimse sahip çık­maz… Üç kere öksüz kalırsın…) diye beni zorla ağlatır.

Kendi de ağlar. Sonra yine gözlerimizi kurulayıp gülüşür­dük.

O benim hayatımın yarısı idi.

Bir ay kadar sonra, belki daha fazla, bir Perşembe günü, herkesin annesi, yakınları arasında haminnem de be­ni görmeye geldi.

Darüşşafaka’da, giyilmiş, temizlenmiş eski elbiseler­den uyanını giydirmişlerdi.

Daha uzaktan haminnem beni ben onu gördüm. Ço­cuklar, hastalar, ihtiyarlar çabuk ağlarlar. Haminnem de beyaz, tarikat başörtüsünün uçlarını dudakları ile ısırarak ağlamasını saklıyordu. Gözlerindeki yaşlar, biraz sonra sarmaşınca, sevincin sıcaklığında kurudu.

Öğleden sonra idi.

O zamanlar Fatih’le Çarşamba arasında, Darüşşafaka yolu üzerinde, bir sıra leblebiciler vardı. Bana da leblebi getirmişti. Ama evde, nohudu kendi tuzlayıp kavurmuştu. Ağzı iple büzgülü bir torba içinde uzattı. (Hadi ye) dedi. Ona da veriyordum. Fakat, kahır, daha o yaşta haminnem­de diş bırakmamıştı.

Bahçenin bir kenarında, otlar üstünde saatlarce otur­duk. Ne bileyim neler sordu, neler anlattı, neler anlattım. O gün de sanki inadına o kadar çabuk akşam oldu ki…

Ayrılık çıngıraklarını hademeler çalarak dolanmaya başladılar.

Haminnem yine gidecekti. Yine, bileğimden kalın, ye­şil boyalı ağır demir kapı aramızda kapanacaktı…

AH… gitmese idi… benimle beraber kalsa idi, mek­tep o zaman ne kadar tatlı olacaktı. Hiçbir kederim olma­dan derslerime çalışırdım… Ama bırakmıyorlar işte… Bı­rakmıyorlar. ..

O da ayrılıp gidemiyordu.

Tekrar öptü, sevdi… Başörtüsünün uçlarını ısırdı. Bir zaman kapının demirlerinden ayrılamadı.

Sonra koşarak, belki kaçarak, bahçenin yokuşundan indim. Arkama baktım. Beyaz başörtüsü kapının demirle­rinde idi hâlâ…

Bir kerre daha aşağıya koştum.

Bir şey ve kimse görünmeyene kadar.

 

*****

Kurban bayramı gelmişti.

Darüşşafakaya gireli iki ay olmuştu. Dışarıya hiç çı­karılmamıştık. Alışmamız için bu gerekiyordu. Artık mek­tepli olarak, dışarıya, (izinli) çıkacaktık. Yeni çamaşır, ye­ni elbise giydirdiler. Pek beğendiğim kolları yeşil şeritli haricî —dışarda giyilen— elbise yetişmemiş içeride giydi­ğimiz elbise diktirilmişti. Bağlı, maskaratsız, konçlu fotin­ler verildi. Fatih’den kalıpçı gelip feslerimizi kalıpladı. Püsküllerini yaygın ya da toplu, istediğimiz biçimde dikti.

Artık unutulmaya yüz tuttuğu için şu (fes kalıbı) ndan biraz söz edeceğim.

Fes kalıpları sarı pirinçten, biri fes biçimindeki KÜT­LE, diğeri onun üzerine boylu boyunca geçirilen kapakdı. İç parça kesik koni yahud silindire yakın biçimde bir kül­çe. Tepesi sivrice, başa geçen ağzı yayvan olanlar vardı. Sultan Aziz’in resimlerinde olduğu gibi görünüşte biçimde olduğu için AZÎZlYE kalıp denirdi.

Fes önce bu külçe kalıbın üzerine geçirilir, kalıpçı ya­nındaki bardakdan —diyelim— ağzına aldığı suyu, usta­lıkla bir pülverizatör gibi kalıplanacak fesin üstüne püskürtür, bu yerleştirme işi sırasında, fesin üstüne geçirile­cek parça, mangalda veya gaz ocağında kızdırılırdı. Üst parça kızıp fes külçe kısma yerleştirilirken, ibik denilen püskül bağlama yeri doğrultulur ve yine alışkanlık, bece­riklilik ve nişancılıkla bu ibiği, üste geçen kalıp kısmının yassı tepe ortasındaki delikten dışarı çıkarılırdı. Kalıbın ocaktaki kızgınlığı da pratik bir usul ile ölçülürdü, ölçü şuydu: Ateş üzerindeki kalıbın üzerine hafifçe tükürülür… Tükürüğün pirinç kalıp üzerindeki zıplayışlarından kızıp kızmadığı, tavı anlaşılırdı.

Üst kalıp alttaki fes üzerine iyice geçirildikten sonra, kalıpçı, üst kalıbın iki yanındaki kollara iyice abanırdı. Bu iş son zamanlarda hem kızdırma hem bastırma, gelişme gösterdi. Sabit gaz ocaklarda kızdırılır, döner burgulu preslerde sıkıştırılır oldu.

Bu sıkıştırma tavını, kalıbın kızgınlığına göre kalıpçı tâyin eder. Sonra kalıp kaldırılır. Fesin, üst kalıp parçası­na yapışık çekilmemesi de ustanın dikkat edeceği iştir.

Fes alt parçadan biraz soğutularak, biraz avuç içinde oynatarak çıkarılır. Fes tüte tüte, buharlar arasında artık kalıplanmıştır. Kalıpçı fes üzerinde biraz fırça ile oynar, süpürür, sonra püskülü dikilmek üzere çırağa verilir. Çün­kü kalıpçı ustasının püskül dikmeye vakti yoktur.

Püskül dikmenin de bir kıvraklığı vardır. Püskül, ipin­den bir çuvaldız veya irice bir iğne ile ibikten geçirilir. Ve fesin içinde bir fes eskisi parça veya bir beze, hattâ kibrit çöpüne bağlanır. Üstte, dışda kalan ibik fesin tepesine ya­tırılarak iliştirilir, ondan sonra püsküle giyenin isteğine göre biçim verilir. Bu da genellikle iki biçimdir. Ya püskül telleri bir demet halinde toplu dikilir. Ya da püskül telleri fesle üst kenarına bir iki santim yayılarak ve araları tek­rar toplanmasın diye dikişlenerek takılır. Sonraları içi hasırlı fesler çıktı, îyi bakılır, dikkat   edilir, hasır   çiğnenip kırılmazsa kalıba ihtiyaç azalır.

Fes, rengi ve giyimi, püskül yeri bir mizaç gösterisi sayılır. Fes yan giyilebilir, püskül o tarafta, yürüyüşle ahenkli sallandırılabilir.

Amcam bana fesi yan giymeye ve yandan püskül sal­lamaya hiç izin vermedi. Hattâ, yola beraber çıktığımız­da, fesimin her iki kaşımdan iki parmak üstte olmasını parmağıyla ölçerdi. Bu, ciddiyyet, efendilik ölçüsü sayılırdı.

Her ne ise bu fes kalıbı işi bana eğlenceli geldiği için galiba lâfı biraz, uzattım. O zamanlarda kalıplı fes, boyalı ayakkabı gibi giyimin önemli parçası idi.

Hülâsa elbisemiz yeni, fotinimiz yeni, fesimiz kalıplı idi.

Müdürümüz, Fuad Şemsi Beydi. Biz yenileri divanha­nede topladılar. Müdür, çocuğa söylenecek dille bizi bize anlattı. Mektepli olmanın içte, dışta vazifesini, tutumunu, dikkatini o gün öğrendim. Birçok güzel şeyler söyledi. Be­nim oluşuma sızan bu öğütleri burada tekrarlamaya kalk­sam bile artık bu benim bugünkü, kendi çocuk ve torunla­rıma öğütlerim olur.

Bu güzel sözlerin sonu da güzel geldi. Müdür Fuad Şemsi Bey, yanında duran muhasebe memurunun elinde tuttuğu paketten yepyeni gıcır gıcır beş kuruşlukları da­ğıttırdı. Beş kuruş o zaman bir çocuk için büyük harçlık idi.

İyi giyim, iyi sözler öğütler, cebimde harçlığım ve iki aydır özlenen ev,…

Ya sokak?, özlemim arasında o var mı idi?..

Sıra sıra, dizi dizi, bahçenin çiçekli tarhları arasından yokuşcuğu çıktık. Kalın yeşil boyalı kapıya yakışan işçilikle süslü kapının ardına kadar açık iki kanadı arasından dı­şarı çıktık.

Dönememenin korkusu ile, hiç dönmemek arzusunun boğuşması içinde evimin yolunu tuttum.

Mahalleye yaklaştıkça herkes bana bakıyor sandım. Kafes arkasından gelen bir ses benden konuşuyor gibi geldi.

Taş muharebesi meydanlarımız, zafer, bozgun, sokak­ları, köşe başlarını, selli yağmurlarda yalın ayak sulara doğru koştuğum, inişli sokakları tanıyarak geçtim. Mahal­lemize, sokağımıza geldim, iki ay evvel bıraktığım çocuklar yine sokakta idi. Onlara doğru koştum. Bakıştık, itiştik, gülüştük…

Ayrılıp eve girdim. Haminnem kucakladı. Soydu, eli­mi yüzümü sildi. Yeni diktiği entarimi giydirdi. —O zaman pijama bilinmiyordu— Sokağa çıkmadım. Evin cumbasına haminnem bir minder koydu içinde oturdum.

Ve sokağı, içinden değil, dışından seyrettim.

Bu da bir ayrılıştı…

*****

 

Darüşşafaka, on yaşımdan, on sekiz yaşıma kadar ba­rındığım ocak. Çocukluk ve ilk gençlik çağları.

Rahmetli arkadaşım Vasfi Mahir, Darüşşafaka man­zumesinde ;

Nem varsa senin, her ne kazandımsa senindir,

Bazen diyorum kendime ruhile safanın

(ben sayei sakfında yetiştim bu binanın…)” diyor.

Darüşşafakalılar için, İsmail Safa’nın manzumesi, mis­tik bir ilâhî gibidir. Her Darüşşafakalı, o manzumede ve daha sonraları Vasfi Mahir’in manzumesinde, kendini du­yar. Dinler, okur. Okurken de artık o, ne ismail Safa’nın, ne Vasfi Mahir’indir. Kendinindir.

Darüşşafakayı anlamak için ona muhtaç olmak gerek­tir. Yıllarını, ömrünü ona katmak, onunla beraber yaşa­mak gerektir.

On yaşına kadar, ne okuduğunu, ne öğrendiğini bil­meyen, sınıf geçmek nasip olmayan, ben, Darüşşafaka’nın ilk yılında (Levha’i iftihar)’a dört kişiyle beraber yazıl­dım.

Bu Hoca Süleyman Efendinin okunmuş üzümlerinden daha sihirli bir şeydi. Bir halk adamı olan hocanın elinden, o gelmişti, o da onu yapmıştı. Allah razı olsun.

*****

 

Büyük Yangın

Darüşşafaka’da bir kış geçti.

1334 – 1918 Nisan gecelerinden birinde gök kızıllıkları içinde uyandık. Büyük istanbul yangını başlamıştı. Mekte­bin dört yanından kızıl ışıklar yatakhaneye dolmuştu. Sabah yakındı. Hepimiz kalkıp giyindik. Sınıflarımıza, bahçe­ye koşuştuk.

Gün ışıdığında, yangın, gökyüzünde bir sel gibi akı­yordu. Civar sokaklar insanları çocuklarıyle beraber mek­tebin bahçesine kaçırabildikleri eşyalarını yığıyorlar, kaçı­şıyorlar, bağrışıyorlardı.

Saatler ilerledikçe, ateş    yanıbaşımıza   kadar   geldi. Bahçeye yer yer yanık kalas, tahta parçaları düşmeye, ve bahçedeki komşu eşyalarını tutuşturmaya   başladı.   Yan taraflardan, mektebin damına, çatısına alevli tahta parça­ları uçup konuyordu.

Görebildiğimiz kadar, Cibali etekle­rinden Fatih Camii duvarlarına kadar, bir alev çanağı idi. Yanan (EV) ler değil (ŞEHiR) di. Toprak ve gök yüzü beraber yanıyordu.

Büyük sınıfların, yetişkin   çocukları,   ağabeylerimiz, mektebin damında, paçaları sıvalı, ellerinde, kovalar, te­nekeler, testiler, ibrikler, çatının şurasına burasına uçup düşen kıvılcımları, ateş, alev olmadan söndürüyorlardı.

Biz küçükler, bahçede oradan oraya koşuşarak sanki bir ateş bayramı seyrediyorduk. Mektebin bahçesi, kurta­rılan eşyalar, başka yere taşıyanlar, çocuklar, kadınlar, eş­yalarının üstüne oturup bekçilik eden ihtiyarlarla, bir ana-baba günü idi.

Yangın ertesi gece de, bizim uzağımızda devam etti. Mektep, içi isli bir ocak gibi kokuyordu. Hiç uyumadık. Dışarda, bağrışmalar, ağlaşmalar kesilmedi.

Ateş mektepden iyice uzaklaştı. Etrafımızda kara ka­ra yanık ev artıkları tütüyor, karıştırdıkça bir ocak gibi tekrar bir alev dili uzanıyor ve sönüyordu…

Ertesi gün bizi evlerimize gitmeye bıraktılar.

Çıktım. Artık sokaklar eski sokaklar değildi. Bütün, Fatih, Kıztaşı, Sarıgüzel, büyük bir ateş yığını halinde idi.

Canını kurtaranlar sırtlarında, kucaklarında sandıkları bohçaları ile mal yongalarının derdinde idiler.

Nereye gidiyordum?.. Kimi nerede bulacaktım?.. Ya­rı sönmüş ateşleri eşeleyen, kimi çapulcu, kimi kendinden bir şeyler arayan ve iki gündür ağlamaktan, ateş ve du­mandan gözleri kan çanağına dönmüş insanlar arasından mektebe döndüm.

Bu yangın İstanbul’u eski İstanbul olmaktan çıkaran büyük âfet idi.

Bütün istanbul gibi Darüşşafaka da günlerce kendine gelemedi.

Fakat o yangın günü, gök yüzünün bile tozunun, pul pul, kızıl kızıl yandığı, havada ateş parçalarının yaprak yaprak uçuştuğu o gün, Darüşşafaka’nın, on beşini aşkın çocuklarının hortumlarla, kovalarla, testilerle, ibriklerle, paçaları sıvalı, yalın ayak, başıkabak, yanaklarında, alın­larında ateş kızıllığı, ve kuru kirli terle, kiremitler üzerin­de koşuştuğunu, çırpındığını gördükçe, (Evimizi… Evimi­zi ağabeylerimiz koruyor…) diye bakıyordum.

Evimizi Allah ve çocukları korudu.

O yangın günlerinden sonra, Darüşşafaka sanki yeni­den ve daha çok benim, bizim, hepimizin oldu.

*****

 

“Yukarıdaki anılar, Halil İmre Ağabey’in “Bir Ömür, Üç Kitap” adlı eserinden alınmıştır.

 

            Halil İmre Ağabey’in dedeleri ’93 Harbi’nde Kafkasya’dan kaçıp, Bandırma’ya yerleşmişler. Annesi, henüz 15 günlükken ölmüş. Haminnesi tarafından büyütülmüş. Balkan Harbi yılarında İstanbul’a göçmüşler. Babası Balkan Harbinde, Edirne’nin müdaafasında şehit olmuş.

 

            1917 yılında Darüşşafaka’ya girmeye hak kazanmış. Darüşşafaka’dan 1926 yılında mezun olmuş. Daha sonra tahsilini Ankara’da, Mülkiye Mektebinde sürdürmüş.

 

            Mektebi bitirip, askerliğini yaptıktan sonra Ziraat Bankası’na memur olarak girmiş. 1945 yılında Samsun Ziraat bankası müdürlüğüne terfi etmiş. 1946 yılında C.H.P.’ye üye olmuş. 1948 yılında Eskişehir Ziraat Bankası müdürlüğüne atanmış.  1950 yılında, çok yakın arkadaşı olan Hasan Polatkan’ın ısrarı doğrultusunda Demokrat parti’ye geçmiş.

 

            1950 yılında, Demokrat Parti Milletvekili olmuş. Hayatının bundan sonrası politika içinde haksızlıklara karşı verdiği mücadele ile geçmiş. 1960 ihtilalinden sonra tutuklanmış.  Tam 10 yıl tutuklu kalmış.

 

            Halil İmre Ağabeyimizin yaşamı gerçekten çok renkli, heyecanlı, mütevazı ve mücadelelerle dolu. “Bir ömür, Üç Kitap” adlı eseri okumanızı tavsiye ederim.”

 

Bu bölümdeki Halil İmre’ye ait anılar, “İmre, H.,1976, Bir Ömür Üç Kitap. Ay Yıldız Matbaası. Ankara.” Adlı kitaptan alınmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here