ÇETİN BERKMEN

0
103

ÇETİN BERKMEN

 1944 – 1953

 

Çetin Berkmen’in çocukluk yıllarından başlayarak söyleyişimize sıfır noktasını koyalım. Kimdir Çetin Berkmen?

 Ben 12 Mart 1935 yılında, Salı günü saat 10:30’da, İstanbul’da, Eyüp Sultan’da dünyaya gelmişim. Babamın adı Salih, annemin adı Hatice. Dedem ve babaannem 93 Harbin’de, Saraybosna’dan Türkiye’ye gelmişler. Babam, halalarım, amcalarım, hepsi Türkiye’de, İstanbul’da doğmuşlar. Dede tarafım, Boşnak diye nitelendirdiğimiz,daha önce, Osmanlı devrinde, Türkiye’den Avrupa’ya gitmiş Türk kesimindendir.

Yalnız ben hayatımda bir ismi hiç unutmam. Benim mahalle arkadaşlarımdan ilkokulu bitiren erkek çocuklar işe verilmiştir, aileye para getirsin diye. Bizim mahallemizde o zaman üniversiteye giden bir kız vardı, adı Emel. Eşiyle birlikte şu an Türkiye çapında insanlar. Medyada bilinen insanlar, meslekleri, uğraşıları icabı. Beni o aldı ilkokul üçteyken… Ben esasında, dedim ya özellikle fen, matematik derslerinde iyi olduğum için, beni biraz çalıştırdı ve Darüşşafaka’nın imtihanlarına soktu. O zaman Darüşşafaka yine ilkokul dördüncü sınıftan alıyor…

Şimdi Darüşşafaka’ya gelelim. Dediğim gibi, Emel Abla beni biraz çalıştırdı ve biz Darüşşafaka’nın imtihanına girdik, kazandık. 1944 Eylülünde bizim sınıfımız 63 kişi. 58 kişi asıl, 5 kişi de yedek gibiydi. Sonra o beş kişiyi de aldılar. Böylece tahsil hayatı başladı. Darüşşafaka bana ne yaptı ne yapmadı, burada defalarca anlatmayacağım, içimde uhdedir, bir nokta geldiği anda, bundan kesin olarak bahsedeceğim.

*****

Sohbetimizin önemli kısmını Darüşşafaka teşkil edecek zaten…

 Kendimden bahsedeyim. Eylül ayının bir akşamüstü annem beni aldı, okula götürdü ve gitti.Tak diye kapıda bırakırsın gidersin. Çocuğun dönüşü olmasın diye.

İlk gecenizi hatırlıyor musunuz? Aileden ayrı geçmiş ilk gecenizi? Bunu niye soruyorum, ben de yatılı okulda okudum. İlkokulu bitirdikten sonra gittim ama o ilk gece…

Şimdi şöyle, ben… Kendi hatırladığım kadarıyla… Ben adapte oldum.

Evinizin yakın olması belki… Yani her an görebileceğiniz…

Bilemiyorum hangi hislerle ama ben çok çabuk adapte oldum. Benim gibi adapte olanlar da vardır ki hemen kaynaştık. Yemek yerken, oyun oynarken vs. İlk gece ben rahat uyudum. Bir düşüncem falan olmadı, çabuk alıştım.

O 63 kişiden hala hayatınızda devam eden Darüşşafaka kardeşliği var mı?

 Devam eder, nasıl mahalleliyle devam ediyorsam… Darüşşafaka kardeşliği daha farklı. Neden farklı? Herkes bir taraftan kopmuş gelmiş. Ve oradaki her çocuğun müşterek bir eksikliği var: Baba yok.

 

 

Asgari standart oluştu…

 

Bazılarının anneleri de yok. Bazılarının yakın akrabaları da yok. Dolayısıyla orada iç içesiniz. Kardeş gibi yaşıyorsunuz. Her şeyinizi paylaşıyorsunuz. Ve bu kaç sene sürüyor. Ben Darüşşafaka’da dokuz sene okudum. Niye dokuz sene okudum? Tesadüfler, şans de şanssızlık de bilemem, ilk defa liseler on iki oldu, ilk biz okuduk on ikiyi. İlkokul dört beş. Dokuz sene avantadan ekmeği yedik yani. Beslendik, semizlendik yani. Biz son sınıfa geldiğimizde 36 kişiydik ama bunlardan…

 

Elendi mi 63 kişi?

 

Şöyle… O 63 kişiden 24’ümüz son sınıfa geldik. Üst sınıflardan da 12 kişi bize kaldı. Biz girdiğimiz sene sınıfta kalan atılıyordu. 5.sınıfa geçtikten sonra, her dönemde, yani ilkokulda, ortaokulda, lisede bir sene kalma hakkı tanıdılar. Dolayısıyla 5.sınıfta bir arkadaşım sınıfta kaldıysa, o benden sonra geldi. Bir ortaokulda, bir de lisede kaldıysa, benden üç sene sonra mezun oldu ama daha sonra on bire indiği için o bir seneyi kapattı o. Ama 63 ‘ümüz de Darüşşafaka’dan mezun olamadık.

 

İlk hatırladığınız, ilk tanıştığınız arkadaşınız…

 

Herkese bir numara veriyorlar. Bu numaralar giriş sırasına göre değil. Yani bir imtihan yapıp da oradaki başarı sırasına göre vermiyorlar.

 

O yıl mezun olanların numaralarını yeni gelenlere veriyorlar…

 

Aynen öyle. 132 Çetin’im ben. Benden evvelki 132 Amerika’ya giden Darüşşafakalılardan bir tanesi, Ali Ağabey. Numaralar yan yana olduğu için benim ilk günden, hala konuşuyoruz, evvelki gün buradaydı, arkadaşım Özdemir. İlk arkadaşım. Numaralar yan yana. Onun 128.129,130,131 yok.128-132 olduğu için. Senelerce aynı sofrada yemek yedik.

 

Ya altlı üstlü ranzalar…

 

Bizim zamanımızda ranza yoktu. Darüşşafaka’daki eski okulda yattığımız için. Sayımız az, eski okul büyüktür. Eski okula da bakarsanız, laftan lafa geçiyorum, simetriktir. Şimdi diyeceksiniz ki neye göre simetrik? Uzun cepheden baktığınız zaman, iki girişi vardır. Ve orta kesite göre, her taraf simetriktir. Sebebi şu: Darüşşafaka’nın kuruluşunda, 1863’te cemiyetin statüsünde gaye belli. Babası ölmüş, yoksul, o zaman Osmanlı vatandaşı şimdi TC vatandaşı, kız ve erkek çocukları eğitmek. 1863 yılında, kız çocuğunu da eğiteceğim diye düşünmüşler. Dolayısıyla okul simetrik yapılmış. Bölündüğü zaman bir tarafta kızlar, bir tarafta erkekler.

 

Tam demokrasi….

 

Evet. Yarı yarıyadır. Yukarıda yatakhanelerin yarısı. Yemek müşterektir. O zamanın devrinden ayrı sınıflarda okuyabilir veya yer. Okul simetriktir. Müsaittir. Biz girdiğimizde de 250-300 kişi var. 63 kişi olarak bizi çok aldılar. Dörtten aldınız, sekiz kere altmış kişi 480-500 kişi eder. 500 kişi falan yok. Çünkü o zaman herhalde son sınıf 15-20 kişi.

 

Okulun imkanları nasıldı?

 

Hiçbir şey yok…

 

Yani elbise falan vermezlerdi…

 

Verilir, şöyle… Darüşşafaka günün şartlarına göre iki elbise verir. Dahili elbiseleri ve harici elbise, dışarıda giymeye. Dahili elbise siyah, aba kumaştan.

 

Kolay kolay eskimesin diye…

 

Evet,eskimesin diye. Ve dahili elbise bile kopçalı yakaydı. Yakanız açık değil yani. Okulda da. Herhalde kravat, gömlek falan gözükecek, masraftan kaçsın diye veriyorlar, bilemiyorum… Dik yaka olduğu için içine bir şey giymen gerekmiyor. Görüntüsü temiz atletin falan varsa Harici elbiseleri yetiştiremediler. Okula girdikten bir hafta iki hafta sonra, neyse, tam zamanını hatırlamıyorum, hafta sonu biz dahili elbiselerle evimize gittik. Ayakkabınızı tabii vermişlerdir. Yiyecek maalesef kıt, yani şöyle söyleleyim, bir sabah çorba içiyorsunuz, içine erişte doldurulmuş, tok tutsun diye. Bir sabah çay, bir kaç tane zeytin… Biz senelerce peynir yüzü falan görmedik. Darüşşafaka’da yani, göremedik. Sonra ben espri diye de anlatırım, orta ikideydik galiba, orta bir veya ikide, Allah rahmet eylesin, İhsan Rıfat Sabar var, tanınmış doktorlardan, Darüşşafaka mezunudur, o yönetim kurulunda. Geçici olarak bir müdür lazım oldu, o zaman okul müdürünün ille eğitimci olması şart değil. Onu geçici müdür diye vermişler. Tabii sonra müdür buldular ama ben diyorum ki, İhsan Rıfat Sabar talebenin ahlakını bozduğu için bir ay sonra müdürlükten aldılar. Herkes bir heyecanlanıyor, neden ahlakını bozmak? Şöyle, diyorum, geldi doktor baktı böyle olmaz, tereyağ, peynir, reçel falan vermeye başladılar, ahlakımız bozuldu yani.

 

Ama bir yılın ödeneği bir ayda biter…

 

Tabii yeni gelen müdür, değişen bir şey yok… 45’te karne çıktı. Karneyle çeyrek ekmek veriyorlar.

 

******

 

Dedim ya, 44’te girdik. Darüşşafaka’ya, o sıralarda Alman orduları Yunanistan’a girmiş, Trakya’nın dibinde, her an Türkiye’ye de girer girmez endişesi varken, bir karar alındı: Darüşşafaka’yı Konya’ya götürmek. Taşımak değil, tedbir olarak, talebeleri boşaltmak. Çünkü gençler var ve yetişen bir nesil var. Demek ki Türkiye hükümetinin o zaman ki politikası, o genç nesli, yetişmekte olan genç nesli korumak… Belki aynı şey Galatasaray için, diğer liseler için de düşünülmüş olabilir. Ama biz tabii Darüşşafaka’da yaşadığımız için sadece kendimizi biliyoruz. Hazırlıklar başladı.

 

 

Okulda harbin etkisi nasıldı? Harbi konuşur muydunuz?İşte Almanlar şuraya girdi,Ruslar şurasını yıktı, hocalarınızla diyaloglarınızda bu söz konusu olur muydu?

Hocalar pek harbi konuşmazdı. Elindeki çocuğu o harp, darp psikolojisinden dışarıda tutmak gayreti içindeydiler. En azından ben öyle konuşmalar hiç hatırlamıyorum. Hatırlamadığıma göre… Ama büyük sınıflarla belki konuşurlardı. Çünkü biz ilkokul dörtteyiz, 1944 sonunda. 45’te de harp bitiyor. Bizde pek konuşma olmadı. Ama harbin etkilerini daha sonraki senelerde daha çok yaşadık. Karneyle ekmek var…

 

Biz okulda ekmek maçı yapardık. Hiçbir şey yok. Dönüp bakıyorum,şimdi Darüşşafaka’da yok yok. Bizde, o devirde top mop yok yani. Lastik topu alacaksın, zıplayacak falan, nerde!… Çok güzel bez top yapılırdı. Okulda da her sınıfta çok iyi bez top yapan biri vardı. Bu top nasıl yapılır bilir misin?

 

Bilmiyorum, çünkü böyle bir deneyimim olmadı…

 

Öncelikle yapılacak iş bir yastık kılıfı temin etmek. Tabii bu temin etme okulun yastık kılıflarının kaybolmasıyla olur… Birisi onu alıp çok güzel bir –bir buçuk santim şerit gibi keser, sonra bunları uçlarından birbirine diker. Pamukumsu  bir şeyler bulunur ve bu şeritle sımsıkı sarılır. İçeri konan pamuk gibi şey var ya, esas topu o yapar aslında. Yoksa içinde sadece bez olursa gevşer. Güzel de bir dikeceksin onu. Bez topla çamur içinde maç yaparsın.

 

Bizim masalarımız altışar kişilikti. Sofra maçı yapılır. Altı kişiye altı kişi. Beraberlik yok. Sekizde bitiyor. Veya üçte altıda. Maçı kaybedersin, ekmek gider. Ekmek hakkını verirsin, o gün ekmeksizsin. Ha onun da formülü var, diyelim ki ben senin ekmeğini kazanmışım değil mi, ben senin ekmeğini iade ederim. Maçta kardeşlik yok. Geçici kardeşiz, halen kardeşiz. Fakat maçta ekmeği ben kazandım. Sen ya yemeğini verirsin bana veya yemeğinin yarısından bir kısmını verirsin, ben de sana ekmeğini geri veririm.Takas olur.

 

*****

 

Şimdi yine size dönelim, artık ilkokul bitmek üzere…

 

Hayır, ilkokul bitmek üzere değil. Şimdi ben 45 yazındaki en büyük sıkıntımı anlatayım. Ben çok iyi talebeyim, her şey beş ama müzik zayıf.

 

Hay aksi…

 

Birinci karne1,ikinci karne 2, üçüncü karne 3, ben müzikten ikmale kaldım… Hayatında duydun mu sen, müzikten ikmale kalanı?…

 

Şöyle duydum, yatılı okul disiplinidir bu, Darüşşafaka,öğretmen okulları… Ben de öğretmen okulu çıkışlıyım. Bizim en önemli üç dersimiz resim, müzik, beden eğitimiydi. Bu derslerden çaktın mı sınıfta kalırsın.

 

Tamam da sen beni neden bırakıyorsun? İlle benim sesimin düzgün olması gerekmez.

 

Kabiliyet tabii ki…

 

Müzikte bir ses var. Bir de bilgi kısmı var…

 

Nota, solfej…

Bir sürü şeyler var… Ve ben bilgileri yazıyorum, her şeyi biliyorum ama sesim yok. Do re mi fa sol…  Ses uygun çıkmıyor. İstersen kulağın yok de, onu hissedecek… Yani ikmale kaldım. Ve sınıfta kalan atılıyor mu? Bizi aile hasbelkader Darüşşafaka’ya sokmuş, çocuğun hayatını garantiye alacakken ikmale kalmış. Peki ben ne çalışacağım müzik olarak? Zehir gibi geçmiş bir yaz. Ya kalır da okuldan atılırsam diye…

 

Beşinci sınıfı mı bitireceksiniz?

 

Hayır , daha bitirmiyorum.4’ten 5’e geçeceğim…

 

Üç karne dediniz ama…

 

Üç karne var o zaman…

 

İki dönem yok yani…

 

Hayır, üç dönem. Üç tane karne alıyorsunuz. Ve Darüşşafaka’da şöyle birinci karnede dörtten fazla zayıfınız varsa, zayıf sayınızı indirene kadar hafta sonları eve de gidemezsiniz. Okulda kalacaksınız, ders çalışacaksınız.

 

Askeri disiplin yani…

 

Askeri disiplin gibi gözüküyor, çocuğu rahatsız ediyor. Ben şimdi hep o günü ve bugünü düşünmeye çalışıyorum. Bugün çocuğuma böyle bir şey tatbik etmiyorum, o ayrı. Ama o zaman bakıyorum gaye belli, çocuğu kazanmak… Yine de kazanamıyorsa zaten çocuk çekiyor gidiyor. Onun için zorluyor çocuğu. Zamanında dersini çalış, bu hale düşme. Veya düşmüşsen de, en kısa zamanda düzelt, kurtar kendini misali… Ve ben, müzik öğretmenime rahmet okumamışımdır öldüğünden beri. Okulun en sevilen hocalarından biridir, Tahir Sevenay… Neden rahmet okumamışımdır, demek o çocukluktan gelen bir hiddet, bir birikim. İkmale bıraktığı için değil, üstelik ikmal imtihanına gelmedi…

 

Kendisi gelmedi yani…

 

Evet kendisi gelmedi. İlkokul 5. sınıf, sınıf öğretmenleri var, Hüseyin Pehlivan geldi, biz üç kişi kalmışız. Okuyun bakalım İstiklal Marşı’nı… Okuduk. Bir de Darüşşafaka Marşı… Okuduk. Tamam, dedi. Biz sınıfı geçtik, 5.sınıfa başladık. Beni sen ikmale bıraktınsa, bir gayen varsa, gel, iki elin kanda da olsa gel. O gün işin varsa gelme, imtihanı ertesi gün yap, akşamüstü yap, sabah erken yap… Zaten yatılı okuluz, her zaman yapabilirsin. Yani bana göre ters bu olay. Seneler sonra vefat etti, ağzımdan Allah rahmet eylesin kelimesi çıkmadı. Kinciliğim yoktur ama böyle çok taktığım birkaç olay vardır.

 

İçinizde kalmış çocukluğun ezilmişliği, koca bir yazın hiddeti ve korkusu…

 

Sadece onlar olsa iyi, okumaktan, okuldan kopuyorsun…

 

Korkuyu yaşamak…

 

Tabiatıyla. Ben 1.,2.,3. sınıfta, başarılı ilk bir-iki talebeden biriyim. Burada her şeyim beşken, müziği beceriyorum, beceremiyorum, gidiyor…

 

Ve 5. sınıfa başladınız…

 

5.sınıfa başladık. Zaten normal gidiyorsunuz, ondan sonra 6,7,8 diye bir şey yok.

 

Şimdi bir şeyi merak ettim. 4.sınıfta tek öğretmen mi gelirdi size, yoksa branş öğretmenleri mi gelirdi?

 

Hayır, tek öğretmen. Sınıf öğretmeni. Müziğe ayrı öğretmen geliyor yalnız. Bütün okulun müzik öğretmeni. O zaman Darüşşafaka’da lisan Fransızca. İlkokul dört ve beşte de Fransızca öğretmeni geliyor. Fransızca öğreniyorsunuz ama sınıf geçmeye tesir etmiyor. Sizi alıştırıyorlar. Haftada birkaç saat Fransızca çalıştırıyorlar. Sonra benim beşe geçtiğim sene Darüşşafaka felsefe olarak Fransızca yerine İngilizce’ye geçme kararı aldı. İlkokul beşte bu sefer İngilizce okumaya başladık. Ve benden bir sınıf öndekiler orta bire geçtiler, İngilizce’yle başladılar. Onun üstündeki sınıflar Fransızca devam etti ve Fransızca bitirdiler. Kolej anlamında değil, kolej olayını yeri gelince anlatacağım. Beden eğitimi hocası da ayrıydı.

 

Yani kabiliyet dersleri…

 

Resim, müzik, beden eğitimi hocası ayrı , onun dışında aritmetik, sosyal bilgiler hocası o zamanın ilkokullarında olduğu gibi. İki tane sınıf hocası vardı. Bizi 4.sınıftan alıyor, 5’i okutuyor, tekrar 4’e giriyordu. Biz 63 kişi tek sınıfta okuyorduk.

 

******

 

 

Sayın Berkmen, biraz detaylara girelim. Yatılı okulların en önemli  özelliklerinden birisi de ağabeylik. Böyle bir ağabeyiniz var mıydı?

 

Şimdi bizim girdiğimiz senelerde son sınıf talebelerinden biri etütlere girerdi. İstiyorsanız bu arada ben gün içinde neler yaşadığımızı da anlatayım.

 

Buyrun Efendim…

 

Sabah altı buçukta uyandırırlar sizi. Sabah yedide etüde girersin, ders çalışacaksın. Kalktın yıkandın, yıkanmak da banyo falan yok. Şöyle var, Darüşşafaka’da bir hamam var . Bildiğimiz ciddi bir hamam. Okulun bahçesinde bir köşede, külhanı olan, bilmem nesi olan bir hamam var, haftada bir kere sana yıkanma hakkı gelir.

 

Sınıf sırası…

 

Tabii… Sınıf da bir seferde gitmez. Hamamda zaten bir, iki, üç, dört, beş… Evet, beş tane kurna var. Demek ki on kişilik ekipler halinde yıkanabiliyorsun. Şimdi Darüşşafaka, kuruluşundan da gelmiş, hani Tedriseyi İslamiye diye, dini inançlara da müsaade ettiklerinden okulda, namaz kılmak için de yer var.

 

 

Mescit var yani…

 

Mescit gibi yer var, müsaade ederler. Tabii namaz kılabilmek için, dinimiz öyle icap eder, temiz olman lazım. Dolayısıyla sabahleyin altı-altı buçuk gibi bir saatte, etüde girmeden evvel, bazı kesimler gider özel yıkanır. Temizlenir yani. O tabii ki ilkokul üç-dördüncü sınıflara düşmüyor da, daha yukarıki sınıflara… Gitmek mecburiyetinde kalanlara. Yedide etüde girersin. Yatağını açık bırakırsın, senden sonra havalandırırlar. Sekizi çeyrek geçe etütden çıkarsın, tekrar yatakhaneye gidersin, yatağını kendin düzeltirsin.

 

Bir saat on beş dakika sabah etüdü…

 

Evet, bir saat on beş dakika etüt yapıyorsun, sonra yatağını düzeltirsin. Sekiz buçukta kahvaltıya inersin. Dokuzda ders başlar. Ders geç başlıyor ama akşamüstü dörtte bitiyor. İşte üç saat mi dört saat mi ders vardır, 50’şer dakikadan sonra bir öğle yemeği paydosu olur. Yemeğe inersin. Yemekten sonra da dersler olur. Sonra bir serbest zamanın olur, bir buçuk saat kadar… Saat dört buçuk altı arası. Altıda bir-bir buçuk saat tekrar etüde girersin. Yine ders çalışırsın. Ders çalışırsın veya çalışmazsın, gizlice roman okursun, neyse…

 

Sonra çıkarsın,akşam yemeğine girersin yediyle sekiz arası. Yemek yersin, oynarsın, oyalanırsın. Sekizde tekrar etüde girersin dokuza kadar. Dokuzda çıkarsın, dokuz buçukta herkes yatmış olacak.Yarım saat içinde yıkanacaksın, ne yaparsan yapacaksın, yatmış olacaksın. Şimdi bu üç etütte son sınıftan bir ağabey gelir, sınıfta nezaretçi gibi durur. Yani bir yerde, bir sınıfın ağabeyi gibi oluyor. Biraz evvel söylediğin gibi her birinin bir ağabeyi değil. Amerika’daki üniversite talebelerinin hepsinin bir hocası vardır? Hani surveillor’ı gibi, onu yönlendirir vs. Bizde genelde böyledir ama arada, şurada burada mutlaka birileri daha yakınlık kurar. Bir üst sınıf veya bir-iki üst sınıftan. O tip ağabeyler her zaman olmuştur. Daha sonra, biz liseye geçtikten sonra, sınıf ağabeyliğinden vazgeçildi. Dışarıda üniversiteye giden kimseler etütlere girmeye başladılar. Sırası gelmişken söyleyeyim, şu andaki Darüşşafaka’da etüt öğretmenlerini biz belletmen diye kullanıyoruz. Ama bunlar yatakhanede de yatıyorlar.

 

Yani eskiden de o belletmenler Darüşşafaka’da bir yerde uyuyordu ama sadece etütlerde bizimle oluyorlardı.

 

******

 

Harçlık verilir miydi o yıllarda?

 

Verilirdi. Halen de veriliyor. Biz buna “bekar aylığı” derdik. Sanki daha ziyade İstanbul’da evi olmayan çocuklara veriliyordu. Neden? Zaten okul bütün ihtiyaçları karşıladığı için fazla bir paraya ihtiyaç yok. Ama kantin var, yine imkanı olanlar alıyor. Çarşamba ziyaretlerinde birtakım şeyler geliyor. Fakat hafta sonu çocuk dışarı çıktı. Belki bir sinemaya gider, bir yere gider. Ailesinin yanına gitmişse, aile mutlaka bir harçlık veriyordur. Dışarıdan gelen çocuğa,bekar aylığı veriliyor ve ayda bir lira. Benim ortaokulda olduğum seneler 46,47,48 ‘ler…

 

İyi Para…

 

İyi para ama benim haftalık kazançlarım daha büyük, biraz sonra anlatacağım.

 

Ticaret devam ediyor şimdi…

 

Yok ticaret de girecek de, başka türlü,harçlıklardan dolayı olan kazancım… Yani para olayını yine cemiyet bir şekilde çözüyordu. Bunun dışında öğretmenlerimiz de harçlık verirdi. Mesela Rıfkı Bey’imiz vardı, çok imkansız olanlara verirdi. Bazı sınıf  öğretmenlerinden, ilkokulda, verenler vardı ama genelde okul karşılıyor.

 

Şimdi ticaretimin yeniden başlaması var. Ona gelelim. 5. sınıfa geçince, bir alt sınıfımız da var, demek ki bir ağabeylik numarası başlıyor. O zaman dışarıda resmi elbise giyiyoruz, yani asker gibi kopçalı, yakada Darüşşafaka yazılı ve numaram var. Ve kasketlisin. Kendi okulunun mensubuyla selamlaşmak mecburiyetindesin. Bir üst sınıfı gördün de selamı sen önce vermediysen… yandın. Gelince okulda mutlaka dayağı falan yersin.

 

O yıllarda Beşiktaş Spor Kulübü yöneticileri, Darüşşafakalılara bir jest yapardı. Şeref Stadı, şimdiki Çırağan’ın bulunduğu yer, orada bir stadyum vardı, denizin kenarında, Şeref Stadı’na Darüşşafaka elbisesiyle gittiğin zaman bedava girersin maça. Hani bazı sinemalar var, elbisenle gidersen veya Darüşşafakalı olduğunu ispat edersen hafta sonlarında bedava girilebilirdi. Çemberlitaş’taki falan…

 

Beşiktaş’taki Şeref Stadı da Darüşşafaka talebesine böyle bir imkan sağlanmıştı, bedava girilirdi. İşte üç kuruşa atlarsın tramvaya, Bahçekapı’da aktarma yapacaksın Bebek tramvayına. Üç üç altı kuruş olur. Bazı aktarmalı biletler vardır daha ucuz. İki para vermezsin de arada bir para , aktarmalı bilet alırsan daha ucuza seyahat etmiş olursun. O zaman yok, 50’de falan yapıldı herhalde Dolmabahçe Stadı. Şimdi 5.sınıfa geçince, bir  şeyler yapalım, para kazanalım, kazanmayalım. Şimdiye bakıyorum da, Darüşşafaka disiplini çok ağır, olacak iş değil. Cumartesi çıktım, saat bir falan. Seremoni bitti. Marşlar falan. Dağılırken pat birileri gelir, ayakkabıların boyasız, hafta sonu izinsizsin. Veya bir liste çıkar, hafta içinde havlusunu dolabına katlamadan koyanlar Cumartesi çıkmayacaklar. Şunu yapanlar bir hafta, iki hafta izinsiz. Ayakkabı boyacılığından ticaret olabilir diye düşündük, üç arkadaş ayakkabı boyacılığına başladık okulda. Cuma geceleri bize yarım saat daha müsaade ediyorlar. Ona kadar. Geç yatabiliyoruz, sabahleyin de erken kalkabiliyoruz. Ve biz ayakkabı boyuyoruz, fırça falan birtakım şeyler almışız, bunlar ana malzeme, bir de tabii işletme malzemesi var. Nedir? Boya ve cila. Tabii bezler eskiyor, kadifeler falan eskiyor, o işletme malzemesini falan koyduğunda, enteresan bir rakam vereyim, haftada kırk kuruş sarf ediyoruz, iki yüz kuruş topluyoruz. Yüz elli kuruş desek, demek ki haftada ellişer kuruş kar  düşüyor bize. Ayda iki lira. Birde evden gelen para var. Onu da anlatacağım bu arada 5.sınıf benim hayatımda çok farklı değişikliklerin senesidir de. Özel hayatımda, aile hayatımda. Ticari hayatım başladı. 5.sınıfta ayakkabı boyacılığı. Bunu birkaç sene sürdürdük. İyi para kazanıyoruz.

 

******

 

 

Ortaokula başladınız.İki sınıf büyük oldunuz.Artık ağabey oldunuz.Ortaokula başlamanın bir havası var.Derslere giren hocalar değişti.

 

Ben ortaokula başladığım zaman genel havada değişiklik yok. Aynı çerçeve içindesiniz. Ortaokula başladığında en mühim şey, başka. Şu: şimdi okul bahçenin neredeyse göbeğinde ve bahçe dörde parsellenmiş. Birinci  kısım okulun girişinde güzel bir bahçe vardır, oradan geçilerek okulun etrafına girilir. O kısım hiçbir sınıfın oynamasına müsaade edilen bir kısım değil. Onun dışında ayrı bölümler zahiri ama çizgiler belli. Belli kısımlar var, lise talebeleri için. Belli kısım sırf ortaokul, belli kısım da ilkokul talebeleri  için. Şimdi ilkokul yalnız bir kısmı kullanır. Ortaokul talebesi ilkokulun da yerini kullanır zaman zaman. Lise hepsini kullanır. Şimdi demek ki ortaokula geçtin, bahçen büyüdü. Hareket alanın fazlalaştı. Daha ileriki senelerde tabii futbol falan olunca o büyük sahada zaman zaman sınıf maçları için vs, müsaade ediyorlar, orada da oynuyorsun… Onun verdiği bir haz var. Değişik bir şey, birdenbire öğretmen sayısı arttı. Metematik öğretmeni, fizik öğretmeni, kimya öğretmeni, tarih öğretmeni, coğrafya öğretmeni, edebiyat öğretmeni… Ama zaten orada yaşadığın için devamlı biliyorsun kimler olduğunu. Hocaları da görüyorsun. Enteresan bir olay… Ben hayatımda bir kere matematikten 4 almışım. Karneme 4 geldi. Ortaokul ilk karne. İkinci karneler dağıtılıyor. Matematik hocası beni kaldırdı.  “Çetin , ben hocayım, anlamam lazım. Ama ben hocalığıma yakıştıramıyorum. Birinci karne 4, ikinci karne 10. Hakkın 10 ama ben sana 8 veriyorum”.  Ve aynı hoca, orta ikide beni görevlendirdi. Haftada bir veya iki gece, akşam etütlerinde kendi sınıfıma matematik dersi veriyordum. Demek idareyle konuşmuş, kimse istediği dersi çalışmayacak, herkes matematik çalışacak. Ve ben onlara anlatıyorum, problemleri varsa çözüyorum. Ertesi sene matematik hocamız ayrıldı. O hocayla olan değişik bir anekdotumdur. Her hocayla değişik diyolaglarım var.

 

Harp bitti. Siz ortaokula başladınız. Darüşşafaka’daki imkanlarda bir değişiklik oldu mu?

 

Hiç değişiklik olmadı. 50’lere kadar. Hatta zaman zaman daha kötü oldu. Biz çok nohut ezmeleri, fasulye ezmeleri yedik. Bol çorbayla karnımızı doyurduk. Yalnız harp senesinde değil, 46’da ,47’de, 48’de… Biz liseye geçtikten sonra biraz daha şartlar toparlanmaya başladı. Daha önce bahsetmiştim, İhsan Rıfat Sabar ahlakımızı bozdu dedim, peynir falan. Bu bahsettiğim olay 7. sınıftaydı. Daha sonra peynir gibi bir takım şeyler yemeye başladık biz okulda. Bir ara süt tozu yaygındı. Bize de veriyorlardı. Süt içmeye başladık.

 

******

 

 

Peki Türkiye’deki politik ortamın okula yansıması?

 

Bizde hiçbir şey değişmedi. Okulda şöyle bir şey olur. Biliyorsunuz, Darüşşafaka Cemiyeti’nin başkanı başbakandır kanunen. Ve 48 senesinde Recep Peker geldi okulu ziyarete. Var ya bizim statümüzde, kız bölümü de kurulsun düşüncesi. Recep Peker, hükümetten Darüşşafaka’ya 530 bin lira para verdi. Darüşşafaka’nın bahçesinde kız okulu yapılsın diye. Ve orada “L” şeklinde bir okul yapıldı biz okurken. O inşaat uzun sürdü. Biz okuldayken bitmişti, açmadılar. Zamanı gelince o detayı da anlatırım. Bana göre Darüşşafaka’ya katkısı olan başbakanlar iyi başkandır. Olmayanlar iyi değildir, yüzlerine söylediğim cümleler de vardır. Şu anki başkanımın da yüzüne söylemişimdir. Sırası gelince anlatacağım; o halen iyi başkan değildir.

 

En iyi başkan kimdir size göre?

 

Bana göre,1944’ten bu yana en iyi başkan Yıldırım Akbulut’tur. Neden? Süleyman Demirel de iyi başkandır. İkisi arasındaki fark… neden birinci ikinci sıraya koydum? Yıldırım Akbulut, başbakanlığı sırasında bir kanun çıkardı. Ve o kanundan dolayı Darüşşafaka her türlü vergiden muaf oldu. Dolayısıyla, Darüşşafaka kira gelirleriyle geçindiği için, kira gelirlerinin yüzde yirmisini stopaj diye devlete veriyordu. Ve bugün iki trilyonu oluyorsa yüzde yirmisi 400 milyar. Demek ki o 400 milyar bir defaya mahsus verilmiş, bağış diye. Ömür boyu. Bu kanunu çıkardı bakanlar kurulu.

 

*****

 

 

Gelelim yine ortaokul yıllarına…

 

Ortaokul yıllarında lisan başladı. Biz ilkokul 5 ‘teyken, Allah rahmet eylesin, Muhittin Raif bize lisan dersine geliyordu. Orta bir-orta iki öyle devam etti. Tabii çocukluk… Onu değerlendirme,  değerlendirememe… Muhittin Raif… 63 kişilik sınıfa lisan öğretmesi mümkün değil. İngilizce’yi fevkalade iyi bilen, Arapça’dan İngilizce’ye, İngilizce’den Arapça’ya, Arapça’dan Türkçe’ye, kültürlü, kabiliyetli, ama yapısı itibariyle sınıftan seçtiği üç-beş kişi ile ilgileniyor… Yani sınıfta bir lisan seviyesi olmadı. Ben, ilkokul beşte o üç-beş kişinin içindeydim. Orta birden sonra kaçmaya başladım. Neden diyeceksin. Çarşamba günleri İngilizce dersi var. Fakat bizim okulun futbol sahasında okullar arası hentbol vardı. Kaçacaksın, nasıl kaçacaksın? Muhittin Raif sınıfta kaç kişi var, kaç kişi gelmiş farkında değil. Tabii bahar da, havalar güzel. Kalorifere ip bağlarsın, birinci kattan aşağıya sarkıtırsın, pencere açık, oradan tüyersin. Kapıdan çıkamazsın ama pencereden kaçarsın. Maç seyredersin. Dolayısıyla, Muhittin Raif’in o üç kişilik beş kişilik ekibine girmektense sınıftaki ellibeş kişilik ekibe girip oradan götürmek gerek. Çünkü biraz ağlarsan, Muhittin Raif sınıfta bırakmaz seni. Ama bu benim hayatta yaptığım en büyük yanlış. Sonra değerlendiriyorum. Benim hayattaki en büyük eksiğim, lisanımın olmaması. Ben bunun zararını özel hayatımda veya iş hayatımda çok gördüm. Zamanı gelince onlardan da bahsederim.

 

Değişik hocalarım var. Birçok hocalar gönüllü geliyorlar veya az para alıyorlar. Çok iyi hocaya çok iyi para verirsen gelir. Her devirde bu böyle. Darüşşafaka’da iyi hocalar var. Gönülden gelenler var. Bir tarih hocası, Nimat hoca, gelir ağlar, çocuğu kazada ölmüş. Ondan dolayı çocuklara karşı biraz hassastır. Mesela Türkiye çapında bir edebiyat hocası var, Tahir Nejat Gencay… Gelir. Belki de az para alıyor. Tahmin ediyorum, bilemiyorum. Veya kanunen, şeklen alıyor da bağışlıyor.

 

Liseye başladınız. Lise yılları…

 

Çok değişik hocalar var dediğim gibi. Ortaokuldayken ayakkabı boyacılığını değiştirdik, pasta satmaya başladık. Adı pasta ama nasıl pasta?…  Küçükpazar’a gidiyorsun, Mısır Çarşısı’na, bir teneke bisküvi ve lokum alıyorsun. İki bisküvi arasına lokum koyduğun zaman onun adı pasta. Ticaret bu…

 

Katma değeri ürettiniz yani…

 

Değişiklik artık. Ayakkabı boyacılığıyla olmuyor. O küçük çocukların işi. Ortaokuldayken kantin de başladı. Kantinde leblebi, üzüm, çekirdek vs birtakım şeyler satılır. Onları almak için de sen bu sefer kantine karşı ticaret yapıyorsun. Kantinde satılan malı satmayacaksın. Yasak.

 

Kantin tekel yani…

 

Kantin tekel… hem büyük sınıflardan… Her sınıftan oluyor ama parayı büyük sınıflar götürüyor.

 

Kantini okul mu işletiyor?

 

Hayır, talebe işletiyor. Ama her sınıftan da… Kantinin bir yönetimi var gibi. Her sınıftan birer kişi gibi. Yediden, sekizden, orta okuldan da birer kişi alıyorlar ama onlar çömez. Esas parayı götürenler son sınıflar oluyor.

 

Hayatın her alanına öğrenciyi yavaş yavaş sokmak gibi…

 

Tabii bir yere gireceksin. Bizim sınıfın daha sonra başka şansı oldu. Neden başka şansı oldu, biz iki sene son sınıflık yaptık. On iki yıl okuduğumuz için… Biz onuncu sınıftaydık, on birler 1951 yılında mezun oldu. 1952’de mezun yok. Ancak, hastalık nedeniyle kalmış olanlar varsa…

 

*****

 

 

 

(Çetin Berkmen Ağabey’e ait yukarıda yayınlanan anılar, Servet Somuncuoğlu’nun “Adanmış Bi Ömür – Çetin Berkmen” adlı kitabından alınmıştır. Bold karakterde sorulan sorular Servet Somuncuoğlu’na aittir.

 

Çetin Berkmen Ağabey, 1981 yılından 2006 yılına kadar Cemiyetimizin başkanlığını yürütmüştür.

 

Çetin Ağabey ile, Darüşşafakalılar Derneği yönetim kurulu üyesi olduğum dönemde ilk kez tanıştım. Derneği ziyaret ederek, Dernek’ten üç temsilcinin Cemiyet yönetim kuruluna girmesini istemişti. Bu davet üzerine Derneğin üç temsilcisinden biri olarak Cemiyet yönetim kuruluna girmiş olduk. 

 

Kendisi ile pek çok kez Cemiyet yönetim kurullarında çalıştım. Yer aldığım yönetim kurullarında hep kendisine muhalif oldum. Kendisi ile ilgili pek çok anım vardır. Ama ben de en çok iz bırakanı, biz dernek temsilcilerini kast ederek, “Muhalefeti yok etmenin en iyi yolu yönetime almaktır. Ben sizleri boşuna mı yönetime aldım” sözü olmuştur. Çetin Ağabey’in bu sözü, kendisi ile aynı şekilde düşünmeyen Darüşşafakalılara bakış açısını ortaya koymak açısından önemlidir.)

 

 

Bu bölümdeki Çetin Berkmen’e ait anılar,” SOMUNCUOĞLU, S., 2005. Adanmış bir ömür, Çetin Berkmen ’in anıları. Alfa yayınları. İSTANBUL  İSBN: 975-297—615-8. “adlı kitaptan alınmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here