(Uygulamada Kapitalizm ve Sosyalizm)
/. Hayri Cem İstanbul Üniversitesi
Ekonomik Sistemler (Uygulamada Kapitalizm ve Sosyalizm) / J.M. Albertini / Çeviren: Prof. Dr. Cafer Unay /Beta Basım Yayım Dağıtım 1983 / 184 sayfa
“Capitalismes et Socialismes l’epreuve” adlı orjinalin-den Türkçeye çevrilen bu yapıt, ilk kez 1970 yılında Editions et Humanisme Leş editions ouvries tarafından Paris’te yayınlanmıştır. Eser daha önce yayınlanan “Milli Ekonominin Çarkları” (Desrouges de economi Nationale) adlı kitabın bir devamı niteliğindedir. Birinci yapıtında, kapitalizm ve sosyalizm sorununu ortaya atmadan gelişmiş bir batı ekonomisinin işleyişini inceleyen yazar, bu yapıtında “çeşitli ekonomik örgütlenmelerin işleyişini” inceleyerek her iki yapıtına bir bütünlük getirmeyi hedeflemiş. Yazar bu çalışmasında, tarihsel süreç içinde kapitalizmin ve sosyalizmin analizini yapmayı kendine görev bilmiş. “Çünkü, kapitalizm ve sosyalizm, insanlığın tarihinden ayrılamaz” diyor, yazar.
Türkçeye çevrilen bu eserinde yazar, Üçüncü Dünya ülkelerinin ekonomik rejimlerine yer vermemiş. Sadece sanayileşmiş ülkelerin ekonomik rejimlerini incelemeye dahil etmiş. Bunun nedeni ise, daha önce yayınladığı “Azgelişmişliğin Mekanizması” adlı eserinde üçüncü Dünya ülkelerinin ekonomik rejimlerinin enine boyuna tartışılmış olmasıdır.
Yazar, sınai kapitalizmin doğuşundan, 1970’lere kadar yaşanan dönemi iktisadi açıdan üç ayrı başlık altında toplamayı uygun görmüş; 1) Liberal kapitalizm dönemi (1750-1914), 2) Sosyalist sistem, 3) Kapitalizmin değişmeleri ve Neo-kapitalizm. Dördüncü başlık ise, “Çağdaş kapitalizm ve sosyalizmin geleceği” ile ilgili öndeyileri içermektedir. Ders kitabı olarak yazılan bu kitap, toplumların evrimini ve dönüşümünü, üretici güçlerin gelişimi ve üretim araçlarına sahip olanlarla olmayanlar arasındaki mücadele olarak ele aldığından, klasik ders kitaplarından bir hayli farklılıklar taşımaktadır. Diğer bir farklılık ise, şimdiye dek alışageldiğimiz tablo ve grafiklerin kitapta yer almayışı. Yazar apayrı bir şekil sistemi geliştirmiş. Çeşitli mekanizmaların işleyişini ve kendi aralarındaki ilişkileri oklarla şematize ettikten sonra, şekli bir bütün olarak hemen altında madde madde açıklıyor. Bu sayede ders kitaplarımızda mevcut olan grafikleri daha anlaşılır bir hale getirmeyi başarmış, örneğin Klasik Makro Modeli bir tek şekil halinde iktisat bilgisi olmayanların da anlayabileceği bir şekle sokabilmiş. Bunun yanında, konu anlatımı yapılırken aniden açıklayıcı metinlere yer veriliyor.
Alışılmışın dışında, bu metinler konu sonlarında değil,doğrudan konusu içinde yer alıyor, örneğin, “Laissez-faire”in güçlenmesi anlatılırken, çalışanların örgütlenmesinin yasaklandığı dönem ele alınıyor ve konu sona ermeden 16 Haziran 1971 tarihli Chapelier Kanunu Metni konunun içine sıkıştırılıyor. Ya da kapitalizmdeki ilk değişmeleranlatılırken, büyük işletmelerin doğuşu ile birlikte Almanya’da Krupp’un büyüme süreci ve Petrol kralı Roc-kefeller’le ilgili bir yazı konu içine serpiştiriliyor. Aynı yöntem daha sonraki bölümlerde de uygulanıyor. Sanırın bu yöntem, okuyucunun bu açıklayıcı metinleri atlamadan okumasını sağlıyor.
Kitabın ikinci bölümünde ise sosyalizmin gelişimi, Sovyetler Birliği’nde (diğer Halk Demokrasilerine çok az değinilerek) ele alınıp inceleniyor. Sosyalist bir bakış açısına sahip olan yazarın eleştirileri, Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerde sosyalist üretim tarzının örgütlenmemiş olması yönünde. Lenin ve N.E.P dönemi iktisadi ve sosyal olaylarını inceleyen yazar, Stalin dönemi Rusya’sını çeşitli yönlerden incelemeye girişiyor. Sovyet planlamasının Stalin tarafından saptırıldığını ileri süren yazar, Stalin’in iktisadi planlama anlayışına karşı çıkan 10 milyon kişinin (kulaglar ve NEP döneminde zengin olan tüccarlar dışında) ya öldürüldüğünü ya da çalışma kamplarında ölüme mahkum edildiğini ileri sürerek Sovyet Planlamasının iktisadi büyüme dışında hiçbir başarı elde edemediğini belirtiyor. Ayrıca Stalin döneminin bir polis rejimi olduğu kanısına sahip. “Sosyalist toplum, Stalin toplumu haline gelmiştir”, diyor yazar Albertini. Sanayileşmeyi bellibaşlı tek hedef olarak gören Stalin ve Kruşçev Rusya’sının sosyalist dönüşümü sağlayamadığını, yani işçi sınıfının yeni bir bürokrat sınıf tarafından sömürüldüğünü ileri süren yazar, aynı durumun “Kızılordunun 1945 zaferinin empoze ettiği Halk Demokrasilerinde de” mevcut olduğuna dikkati çekiyor. Kruşçev’in devrilmesinden sonra Sovyetler Birliği’nde bazı dönüşümlerin gerçekleştiğine dikkati çeken yazar, bu dönüşümlerin de sosyalist dönüşümler olmadığı kanısında. Yazara göre, polis baskısı hafifletilmiş daha bol bir tüketime kavuşulmuş ve yavaş yavaş sanayi toplumu kişiliğine bürünülmüştür. Ama hepsi bu kadardır. Çünkü bunların hiçbiri sosyalist toplumun inşası için yeterli değildir. Sovyetler Birliği’nde teorik olarak üç sınıfın; kolhoz sınıfı, işçi sınıfı ve memur sınıfının varlığına dikkati çeken yazar gerçekte topluma hakim olan bir bürokrasi sınıfının varlığını ilerisürmekte. Ayrıca bir sosyalist devrim olmadan da Sovyetler Birliği’nde sınıfsız topluma geçişin sağlanamayacağı kanısını taşıyor.
Kitabın üçüncü bölümünde farklılaşan kapitalizm ele alınıyor. 1930 Bunalımına kadar yaşanan liberal kapitalizmin yerini müdahaleci kapitalizme bırakışı ve toplumda yaşanan dönüşümlerle birlikte neo-kapitalizmin doğuşu inceleniyor. Neo-kapitalizm ile liberal kapitalizm arasındaki farklılıklar incelendikten sonra, “neo-kapitalizmin her zaman kapitalist bir rejim” olduğu çıkarsaması yapılıyor. Neo-kapitalizmde devletin müdahalesinin yoğunlaşmasına, kârın üretimin tek özendiricisi olmaktan çıkmasına ve pazarın artık kapitalizmin ana düzenleyicisi olmamasına rağmen temel özellikleri bakımından kapitalizm olduğunu tespit ediyor.
Dördüncü bölümde ise sosyalist ve kapitalist ülkelerin özünde birer sanayi toplumları olduğu ve aralarındaki ortak özelliklerin varlığı tespit ediliyor. Bu son bölümde yazar, yeni bir toplum, kendi deyimiyle “İnsanlar Toplumu” önerisi ortaya atıyor. Birçok karamsar diyebileceğimiz görüşlere sahip olan yazar Marx ile kendi arasındaki ayrımçizgisini çizdikten sonra yeni bir toplumun nasıl gerçekleşebileceğine ait öndeyilerde bulunuyor. Yazar yeni bir toplumun kuruluşunda temel öğe olarak insanı alıyor. Sanayi toplumlarının, (sosyalist ülkeler de dahil) insan faktörünü önemsemediğini belirten yazar, sanayi toplumlarından insan toplumlarına yine insanların mücadelesi ilegeçilebileceğini vurguluyor, “însanlık her gün kendiliğinden daha büyük insancıllığa doğru yol almamaktadır. Peşinen hiçbir şey kazanılmaz. Kapitalizmin ya da baskının kendiliğinden çökmesi gerçekleşmeyecektir. Dünyamız insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden birinde dengesini yitirebilir. Uygarlığımızın meyveleri yok olabilir. Sanayi toplumlarının dönüşümü her koşulda savaş ve çatışmaları gerektirmektedir. Bunun anlamı şudur ki, tarihin oluşması için insanlara gereksinme vardır,’ diyor yazar.