İkiye Bölünmüş Bir Şehir: Budapeşte – Macro

Gönderen hayricem | Diğer Yazılar     Yorumlar
Ağu 96
1

İkiye bölünmüş bir şehir: BUDAPEŞTE

1 Mayıs günü Macar Hava    Yolları    ile Prag’dan Budapeşte’ye hareket ettik. Tur reh­berimiz hareket saatinden 3 saat önce havaalanında olacak şekilde, sabah erkenden otel lobisinde buluşmamızı istedi.

Polis farklı
Prag Havaalanına, uçuş sa­atimizden yaklaşık 3 saat önce geldik, lyı ki de erken gelmişiz. Zira checkin’leri yapan Çek Hava Yollan’nın bilgisayarı arıza yapmış. Uzayan kuyruk­larda, Prag’da sohbeti geliştire­mediğimiz grup arkadaşları­mızla daha iyi kaynaşma firsatı bulduk. Bu kuyrukta (kuy­ruk yanm ay şeklindeydi) çok yeni fikralar öğrendik. Sonuçta topu topu iki saat gecikmeyle uçağımız havalandı ve akşam saat 7 sularında Budapeşte’ye ulaştık. Böylece koca bir günü­müz 45 dakikalık yolculuk için heba olmuş oldu. (Tur ile yol­culuk yapmayı düşünenlere uyarı: Tur ilanlarında belirtilen konaklama gün sayılarına sa­kın aldanmayın. Gidiş ve dö­nüşlerde kafadan birer günü yok sayın. Hele birkaç il görülecekse, her il için bir günü yok sayarak plan yapın.)

Macar Gümrük Polisi, Çek polisi kadar kaba ve hantal de­ğil. Polis ve gümrük kontro­lünden hızlı bir şekilde geçiyo­ruz. Kalacağımız otele doğru tur otobüsü ile yola çıkıyoruz; otelimiz, birçok devlet başka­nını konuk etmiş, Budapeş­te’nin en lüks oteliymiş, birçok diplomat da halen bu oteldeymiş… Grup olarak derhal ha­vaya giriyoruz, ee bize de bu yakışır, diplomattan farkımız ne?..

Otele varınca biraz keyfimiz kaçıyor. Hiç de devlet başkanı ağırlayacak bir otele benzemiyor. “Dış görünüş ve lobiye aldanmayalım, odalar belki lüks­tür” diyoruz. Zaten otel perso­nelinin davranışları da bir ga­rip. Sanki müşteri değil de oteli talan etmeye gelmiş haramilermişiz gibi davranıyorlar bize. Rehberimiz olayın nedenini çö­züyor: Bu otele gelen ilk Türk grup bizlermişiz, personel hiç Türk görmemiş. Kafalarındaki Türk imajı her nasılsa, bir haf­tadır bizim stresimizle yaşıyorlarmış. Grup olarak, kafaların­daki imajı değiştirme kararı alı­yoruz. 150 yıl atalarımızın hi­mayesinde kalmış şu Macarlara, Türk’ün kim olduğunu gös­termeye and içiyoruz.

İyi Oda Bahşişe Tabi
Odalarımıza çıktığımızda ikinci bir şok daha yaşıyoruz: Devlet başkanlarını ağırlayan otelin odalarında havalandırma teşkilatı yok. Odalar son dere­ce küçük, îki kişinin aynı anda ayakta durması bir mucize. Biri bavulları açarken ötekinin ya­tağın üzerine çıkması gereki­yor. Ertesi gün, personel bizi tanıdıkça, otelin havalandırmalı, minibarlı odalan da oldu­ğunu öğreniyoruz. Hatta gru­bun bazı uyanık mensupları­nın ikinci gün odalarını değiş­tirdiklerini öğreniyoruz. Ben de hemen resepsiyona müracaat ediyorum; biz, ikisi çocuk ol­mak üzere dört kişiyiz… Eşim kızımla, ben oğlumla ayrı  oda­larda kalıyoruz, bölünmüş aile­ler gibiyiz. Bize ya birleşik oda ya da yan yana odalar verme­lerini rica ediyorum. Cevap, “otel ful dolu, belki yarın!..” Budapeşte’den ayrılana kadar her gün, aynı cevabı almak pahasına ben başvurularımı sürdürüyorum. Diğer becerikli grup arkadaşlarıma bu işi nasıl hallettiklerini sorduğumda, oda değiştirmenin yolunun, yüklü bir bahşişten geçtiğini öğreni­yorum.

Budapeşte’deki ilk sabahı­mızın programında tam günlük bir şehir turu var; tarihi ve tu­ristik yerleri gezeceğiz. Tur sı­rasında rehberimizin verdikle­rinden ayıkladığım bazı bilgile­ri aktarıyorum:

Macaristan 93 bin kilometrekarelik bir ülke. Komşuları Avusturya, Slovakya, Ukrayna, Romanya, Sırbis­tan, Hırvatistan ve Slovenya. Başşehri Budapeşte. Aslında Budapeşte eskiden Buda ve Peşte olmak üzere iki ayrı şehirmiş. Birleştirmeleri fena da olmamış. Buda, Peşte’ye göre daha eski bir yerleşim merkezi. Birçok tarihi eser bu kesimde, ancak daha fakir bir görünüm arzediyor. Peşte daha zengin, tüm modern binalar şehrin bu bölümünde. Şehrin en prestijli ve lüks yerleşim yerleri Peş­te de. Ayrıca tüm ünlü mağa­zalar da kendilerine uygun mekan olarak Peşte’yi seçmiş. Buda dağlık tepelik, Peşte ise dümdüz bir ova.

Macarlar da korkuyor
Macaristan’ın nüfusunun toplamı 10.5 milyon, yani İs­tanbul’dan az. Dışarda yakla­şık 3 milyon Macar yaşıyor; 2 milyonu Romanya’da, kalan l milyonu da Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Sırbistan, Hırva­tistan ve öteki Avrupa ülkele­rinde yaşıyor. Macar nüfusunan artış hızı, diğer Avrupa ül­kelerinde olduğu gibi, gittikçe düşüyor. Ülkenin en önemli azınlık grubu Çingeneler. Nü­fusun yüzde 7’sini oluşturan Çingeneler, Macarların aksine hızla çoğalıyorlar. Yapılan he­saplara göre 50 yıl içinde Çin­geneler çoğunluğa, Macarlar ise azınlığa geçecekmiş. Bir dokun bin ah işit; Macarların bugün en büyük derdi bu. Tüm yasadışı işleri ellerinde tutan Çingenelerin bir gün nüfus ola­rak çoğalıp ülke yönetimini el­lerine geçirecek olması da Ma­carların kâbusu!..

Bir de yasadışı yollardan gelmiş mülteciler var, genellik­le Asya ve Afrika’dan gelmiş­ler. Özellikle Araplardan çok çekiniyorlar, tüm kirli işlerin içinde Araplar ve Asyalılar var ki, Çingenelere rahmet okutu­yorlar. Şehrin merkezinde ya­nınıza yaklaşan bir Arap ya karaborsa para bozmak istiyor ya da bayan arkadaşa ihtiyacı­nız olup olmadığını soruyor. Yakanızı bunlara kaptırdınız mı yandınız, insanı anında so­yup soğana çeviriyorlar. Bizim gruptan bir arkadaşa Araplar para bozmak istiyorlar, ancak bu arkadaş kendilerine itibar etmiyor ve resmi döviz büro­suna gidiyor.

Bunu anlayan Araplar kendisini takip ediyor ve döviz bürosunun içinde elinden cüzdanını kaptıkları gi­bi sırra kadem basıyorlar. Bu olaydan sonra hepimiz paramı­zı daha iyi muhafaza etmek için kendimize has yöntemler geliştiriyoruz.
Derken bir Hilton
Budapeşte’deki şehir turu­muza Peşte’den başlıyoruz, ilk durağımız Kahramanlar Mey­danı. İnanılmaz büyüklükteki bir meydanın ortasında, iki ta­ne yarım ay şeklinde anıt du­var var; üzerlerinde tarih sıra­sına göre Macar kahramanlarının heykelleri… Bu görkemli anıtın arkasında çok büyük bir park ve bir gölet bulunuyor. Bir de büyük şato var. Şato­nun özelliği, dört ayn mimari tarzda yapılmış olması; bir ya­nı Gotik ise öteki yanı art-nouveau. Tarzlardan biri de Os­manlı. Böylece Macarlar pek hatırlamak istemeseler de bu eserle ölümsüzleştirmişler. Bu parkın içinde bir de sirk var ki bu şehre gelen herkesin gör­mesini tavsiye ederim. Haya­tımda ilk kez çadır olmayan, betonarme bir sirk gördüm. Sirk günde iki kez ikişer saatlik gösteri yapıyor ve iki saatin nasıl geçtiğini anlamıyorsu­nuz.

Turumuzun ikinci durağı Buda tepeleri. Buda tepelerinde önce Kale Bölgesi’ne gidiyo­ruz. Bu bölgenin görülmeye değer yerlerinin başında Krali­yet Sarayı, Matthias Kilisesi ve Balıkçı Hisan geliyor. Kraliyet Sarayı müze olarak kullanıldı­ğından, vakit kaybetmemek için şöyle bir bakıp Matthias Kilisesi’ne doğru yol alıyoruz. Kilise gerçekten müthiş gör­kemli bir yapı. 15. yüzyılda yapılmış. Vitray ve fresklerinde art-nouveau’nun yanı sıra Os­manlı etkilerini hemen fark ediyorsunuz. Balıkçı Hisan ise 1905 yılında şehri tepeden iz­leme platformu olarak yapıl­mış. Ancak mimari olarak neo-Gotik tarz benimsendiğinden Orta Çağ’dan kalma havası ve­riyor. Balıkçı Hisarı adı veril­mesinin sebebi, Orta Çağ’da şehrin kalesinin bu duvarını saldırılara karşı balıkçıların ko­ruyor olması imiş. Bu plat­formdan tüm Budapeşte’yi seyretmeniz mümkün. Matthias Kilisesi ile Balıkçı Hisarı arasındaki tarihi meydana son derece çirkin bir mimari tarzı ile Hilton Oteli inşa edilmiş. Hayatımda gördüğüm Hiltonların en çirkini bu diyebilirim. Sultan Ahmet Meydanı’nı dü­şünün ve tam Sultan Ahmet Camii ile Ayasofya arasındaki meydanda dört katlı ve duvar­ları yeşil camlarla kapatılmış bir cam bina hayal edin. Buna kim izin vermişse herhalde öbür tarafta yatacak yer bula­mayacak. Bu Hilton otelini gördükten sonra, tarihe karşı bu kadar acımasız olan Hilton’u protesto amacıyla, yaşa­mımın sonuna kadar dünyanın hiçbir yerinde Hilton oteline gitmemeye karar verdim.

Gülün adı Gül Baba

Turumuzun son durağı Gül Baba Türbesi. Gül Baba, Bek­taşi tarikatine mensup bir der­viş imiş. Kanuni Sultan Süley­man’ın Macaristan seferine ka­tılmış ve Buda’nın Tuna’yı kuşbakışı gören tepelerinden birini kendine mekan olarak seçmiş. Bahçesinde çeşit çeşit güller yetiştirirmiş; adı oradan geliyor. Türbeye geldiğimizde son derece bakımlı bir görü­nümle karşılaşıyoruz. Türbenin mütevazı bahçesinde yine çeşit çeşit güller sanki Gül Baba ha­len yaşıyor der gibi ziyaretçile­ri karşılıyor. Türbenin bakımı ve yeniden ziyaretçilere açıl­ması için Türk Hükümeti kat­kıda bulunmuş; restorasyonu­nu Türk Hükümeti yaptırmış. Sandukanın örtüsü ve yerdeki halılar da Türkiye’den getiril­miş.

Türbeye girdiğimizde grup arkadaşlarımızın içlerinden dua okuduklarını dudaklannın giz­lenmek istenen kıpırtılarından fark ediyorum. Gül Baba’nın ruhuna bir fatiha okumaya sanki utanıyorlar. Oysa aynı insanlar dinlerine yabancı ol­dukları mabedlerde, kiliselerde iyi birer Hıristiyan gibi dualar edip mumlar yakmışlardı. Ney­se ki durumu fark eden bir başka grup arkadaşımız bizlere dönerek, “Haydi hep beraber Gül Baba’nın ruhuna bir fatiha okuyalım” diyor ve insanlar sı­kılganlıklarını üzerlerinden atıp, ellerini de semaya açarak rahatlamış bir vaziyette fatihalannı okuyorlar. Gül Baba Tür­besi ziyaretimizde belli belirsiz bir hüzün içimi kapladı. Bu saygıdeğer dervişin yaşamını ve yüzyıllar süren yalnızlığını düşündüm. Gül Baba’nın yüz­yıllar süren yalnızlığından son­ra oradan alelacele ayrılmak, uzun yıllar sonra yolda karşılaştıgım bir dostumun sadece merhaba dedikten sonra arka­sını dönüp gitmesinin hüznü­nü yaşattı. Gül Baba’nın ziya­retçileri yalnız bizler değildik. Biz tam türbeye ulaştığımızda, bir başka turist kafilesi de tür­beden aynlmak üzereydi. Bu ziyaretçiler ne Türk ne de müslüman idiler. Ama ziyarete ge­lirken yanlarında, Gül Ba­ba’nın çok sevdiği gül demet­lerini getirmeyi ve sandukanın etrafına yerleştirmeyi ihmal et­memişlerdi. Bizler ise elimizi kolumu sallaya sallaya türbeyi ziyarete gelmiştik. Gül Baba’ya, çok sevdiği güllerden bir tane bile getirmeyi akıl ede­memiş olmaktan dolayı grup olarak çok üzüldük.

Tas Kebabı! Gulaş…

Gül Baba Türbesi bugünkü programımızın son durağı idi. Türbenin bulunduğu tepeden Tuna’ya doğru inerken rehbe­rimiz, 300’er metre arayla iki adet Türk Hamamı olduğunu söyledi. Hamamlar halen kul­lanılıyormuş. Budapeşte’de ko­ca Osmanlı imparatorlu­ğu’ndan kala kala Gül Baba Türbesi ile iki hamam kalmış. Macarlar tarihlerindeki Türk asırlarını hatırlamak bile iste­miyorlar. Rehberimiz utana sı­kıla Türkler hakkında pek fazla bilgisi olmadığını söylüyor. Macar tarih kitaplarında yer al­mayan 150 senelik bir period varmış; Osmanlı’nın hakim ol­duğu dönem. Bu dönem hiç yaşanmamış gibi kabul edili­yor. Bu satırları yazarken ke­sinlikle muhafazakar milliyetçi duygular taşımıyorum. Ancak 24 yaşında genç bir delikanlı iken istanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’in Ayasofya ve Kariye gibi kiliseleri camiye dönüştürürken gösterdiği has­sasiyeti düşününce de ataları­mın hoşgörüsü karşısında gu­rurlanmaktan da kendimi ala­mıyorum.

Macaristan’ın en meşhur yemeği, Gulaş; herkes onu ye­memizi öneriyor. Peşte’de ünlü bir lokantaya gidiyoruz. Lo­kanta çok güzel dekore edil­miş: Masalar, oturma sıralan, vitraylar, tarihi bir kilisede ye­mek yediğiniz izlenimi veriyor. Personel son derece sevecen ve saygılı. Garsona Gulaş’ın nelerden yapıldığını soruyoruz. Dana etinden yapıldığını öğre­nince biraz keyfimiz kaçıyor. Keyfimizin kaçması garsonu da üzüyor ve nedenini soru­yor. Deli Dana hastalığından korktuğumuzu söylüyoruz. Garsonun tavırlarından daha önce bu hastalığı hiç duymadı­ğını anlıyoruz. Neredeyse tüm personel bu hastalığın ne olduğunu birbirlerine soruyor. Aynı şey Prag’da da başımıza gel­mişti. Adamların deli dana di­ye bir derdi yok. Oysa biz Tür­kiye’de her gün tavuk yemek­ten neredeyse gıdaklayarak konuşacağız. Deli dananın he­nüz doğu Avrupa’ya gelmedi­ğine kanaat getirip Gulaşlarımızı ısmarladık. Garson ye­meklerimizi getirdiğinde, her­halde yanlış masanın yemek­leri diyoruz, zira tabaklarda resmen bizim bildiğimiz tas ke­babı var. Garsonla yaptığımız istişare sonucunda tas kebabı­nın gulaş olduğuna ikna olu­yoruz; tek farkı, biraz daha su­lu ve acılı olması.

Bekaretini yitirmiş pazar

Prag’da olduğu gibi Buda­peşte’de de yoğun bir inşaat faaliyeti sürmekte. Zira sosya­list dönemde inşa edilen sosyal konutlar 40-50 metrekare ci­varında. Oysa halk artık daha geniş mekanlarda yaşamak is­tiyor. Ülke Amerikalı ve Avru­palı işadamlarının istilasına uğramış. Sosyalizmin yıkılışın­dan hemen sonra tüm çok u­luslu firmalar bu ülkelere akın etmiş. Son 15 yıldır Türkiye’ye çekine çekine giren çok uluslu firmalar 3-5 yıl içinde bu ülke­leri paylaşmışlar.

McDonald’s’ından Burger King’ine, Cartier’inden Versace’sine, Adidas’ından Lewis’ine ne ararsan Budapeş­te’de var. Ancak fiyatlar Türki­ye’ye göre oldukça pahalı. Ma­caristan ve diğer doğu Avrupa ülkeleri Türk işadamlarını he­nüz keşfedemediği ve artık ba­kir olmayan pazarlar.

İşadamlarımız risk almaktan korktuk­ları sürece bu tür yeni pazarları gelişmiş ülkelere kaptırmaktan kurtulamazlar. Umarım Türki Cumhuriyetler ve Çin pazarı konusunda da aynı korkaklığı yapmıyorlardır. Zira bu tür köklü sistem değişiklikleri dün­yada ancak 200 – 300 yılda bir oluyor. Macaristan’daki ikinci gün programımızda ünlü Estergon Kalesi’ne karayolu ile gidiş ve vapur ile Tuna üzerin­den Budapeşte’ye dönüş var. Program bizi bir hayli heye­canlandırıyor. Sanki atalarımı­zın asırlarca önce fethettiği ka­leyi bir kez de biz fethedeceğiz. Belli ki programı önceden bilen bazı grup mensupları Estergon’un tarihini yola çıkmadan bir hayli incelemiş. İlk bilgileri bu ilgili arkadaşlardan alıyo­ruz. Aslında iyi ki de öğrenip gelmişler. Zira rehberimiz bu konuda pek bir şey bilmiyor, gruptakilerden öğreniyor.

“Kaleye bu noktadan…”

Estergon, Budapeşte’ye 66 km uzaklıkta, 32 bin nüfuslu bir kasaba. Kentin tarihi çok eskilere dayanıyor. 10 ve 12. yüzyıllar arasında Macar dev­letinin merkezi haline geliyor. Estergon, Kanuni Sultan Sü­leyman’ın 1526’da Budin’i fet­hinden sonra, bir süre daha Macarların elinde kalıyor. Sultan Süleyman’a bağlılıklarını bildirdiklerinden, Sultan Süley­man Estergon’la vakit kaybetmeyip Viyana’ya yöneliyor. Ancak bu arada Macar hane­danına göz diken arşidük Ferdinand, Estergon’u ele geçirip Budin üstüne yürüyor. Bunun üzerine Sultan Süleyman Bu­din’i bir kez daha almak ve Es­tergon’u da kendi hakimiyeti­ne katmak için geri dönüyor. Kanlı muharebeler sonunda, 8 Ağustos 1543’de Estergon Ka­lesi Osmanlılarca fethediliyor. Ancak kale, asırlar boyunca devamlı savaşlara neden oldu ve sürekli el değiştirdi.

Estergon Kalesi’nin içine girdiğinizde çok görkemli bir katedral ile karşılaşıyorsunuz. Kale meydanının ortasına, neoklasik tarzda yapılan bu ka­tedral, ilk bakışta 10-12. yüz­yıllarda yapılmış izlenimi veri­yor; oysa yapımına 1822’de başlanmış, 1856’da da bitiril­miş. Franz List de açılışında bir konser vermiş. Katedralin inşa edildiği meydanda, Osman­lı’nın inşa ettiği cami, imaret ve hamamlar varmış. 1663’de Estergon’a gelen Evliya Çelebi, cami, hamam, aşevi, imaretha­ne ve medreselerin varlığından söz ediyor. Biz, Osmanlıyı anımsatacak hiçbir şeye rastla­madık. Yalnız, kalenin müzesi­ni gezerken, gözlerden uzak bir duvar dibinde 4 Osmanlı mezarı tespit ettik. Eskiden ka­lenin içinde bir Türk mezarlığı varmış. Hatta bu mezarlık sos­yalist döneme kadar varlığını korumuş. Ancak sanatsever sosyalistler bu mezarlığı yok ederek üzerine bir açık hava ti­yatrosu inşa etmişler.

Kalenin müzesinin girişinde Türklerin kaleyi fethedişini an­latan iki minyatür bulunuyor. Grup olarak bu minyatürlerin önünde toplanıyoruz. Bu fetih anısı bizi gururlandınyor. Reh­berimize Türklere ait başka eserler bulunup bulunmadığını soruyoruz. Kızcağız, atalarının bu yok edici tavrından son de­rece mahcup. Müze müdürüne soruyor ve kalenin aşağısındaki parkta Türklerin kaleyi fethetmelerinin anısına yapılmış bir anıt olduğunu öğreniyor. Heyecanla bu anıtı görmek üzere, kaleden nehir kıyısına yaklaşık üç kilometre yol yü­rüyoruz. Grubun yarısı pes edi­yor ama diğer yarısı kararlı. Nehir kıyısına vardığımızda anıta benzer bir şeye rastlamı­yoruz. Tam tüm umutlarımızı yitirip geri dönmeye karar ver­diğimizde rehberimiz sevinçle, “Buldum, buldum” diye bağırı­yor. Parkın en ücra köşesinde çalılarla boğuşurken yetişiyo­ruz. Gördüğümüz “anıt” karşı­sında dilimiz tutuluyor. Tam anlamıyla dağ fare doğuruyor. Anıt göreceğiz diye 3 kilometre yol yürüdükten sonra buldu­ğumuz şey, l metreye l metre ebadında, duvara yapıştırılmış bir mermer parçası. Üstünde, “8 Ağustos 1543’de Sultan Süleyman’ın askerleri kaleye bu noktadan girdiler” yazıyor.

Tek yol metro!
Budapeşte’ye dönüşte, ar­tistler köyü olarak bilinen Szentendre’ye uğruyoruz. Ar­tistler köyü denilince, gittiği­miz yerde müzik, resim, hey­kel gibi sanatsal faaliyetlerle karşılaşacağımızı zannediyo­ruz. Oysa köyde turistik eşya satan dükkanlar dışında hiçbir artistik faaliyetle karşılaşmıyo­ruz. Dükkanlarda el işi masa örtüleri, yerel kıyafetler ve por­selen eşyalar satılıyor. Pazarlık etmek serbest. Kapalıçarşı tec­rübesi olanlar alışverişlerinde indirim imkanı bulurken, di­ğerleri bir hayli kazıklanıyor­lar. Kazıklandıklarını Budapeş­te’ye dönüp çarşı pazar gezdi­ğimizde daha iyi anlıyoruz.

Budapeşte’de çok yaygın bir metro sistemi var. İstediği­niz her yere metro ile gidebiliyorsunuz. Taksicilere dünya kadar parayı kaptırmaya hiç gerek yok. Macarların iddiala­rına göre dünyanın en eski metrosu Budapeşte’deki imiş. Sohbetlerde hiç İstanbul metro­sundan söz etmiyoruz. Olsun, nasıl olsa yakında bizimde bir metromuz olmayacak mı?

Yorum gönder

Giriş

Arşivler

Yazı Takvimi

Ağustos 1996
P S Ç P C C P
« Haz   Eyl »
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Kategoriler